Çocukların okudukları şey karşısında yaşayacaklarını sandığımız travma, esas biz yetişkinlerin sorular karşısında sessiz kalarak yarattığı travmadır. Sessiz kalıp konuları söz edilemez kılarak çocukların büyümesine yardımcı olmayız.
Çocuk edebiyatındaki en hassas konulardan biri, çocuğun kitaba ulaşmasında kilit rol oynayan yetişkinin edebiyata ve çocuğa olan yaklaşımı. Yetişkinin edebiyatla ve çocukla kurduğu (ya da kuramadığı) ilişki, çocuğun kitaplarla elde edeceği ilk edebi deneyimi doğrudan etkiliyor. Edebiyatın hayata dair sunduğu zenginlik, özellikle çocuklukta, büyük ölçüde bu ilişkinin niteliğine paralel bir biçimde erişilir ve duyumsanabilir hale geliyor.
Dünyaca ünlü Çıtır Çıtır Felsefe serisinin yazarı Brigitte Labbé, Ege Çağdaş Eğitim Vakfı’nın (EÇEV) bu yıl 12-13 Ocak tarihlerinde düzenlediği 5. İzmir Çocuk ve Gençlik Edebiyatı Günleri’nin konuk konuşmacılarından biriydi. Labbé ile yetişkinlerin çocuk edebiyatına bakışı ve çocukların sorularına yaklaşımı üzerine sohbet ettik.
Mehmet Erkurt: Konu çocuk kitapları olduğunda, o çocuğun sorumluluğunu taşıyan yetişkinler kitaplardaki belli unsurlara kaygıyla yaklaşıyor. Ölüm gibi, cinsellik gibi konuşmakta zorlandıkları konulara örneğin. Ya da kültürün, inançların, öğretilenlerin, değerlerin dışında kalan davranışlara, ifadelere. Bu kaygı hakkında ne düşünüyorsunuz?
Brigitte Labbé: Belki de öncelikle şu soruyu sormak gerek: Kitaplar toplumumuzun, alışkanlıklarımızın, inançlarımızın, fikirlerimizin, görüşlerimizin birer aynası mı olmalı? Bence tam tersi, kitap kendimizi, düşüncemizi, aklımızı farklı kültürlere, farklı inançlara, farklı düşünme ve davranış biçimlerine açmak için harikulade bir vesile. Söz ettiğiniz kaygıyı başkasında aramak gerekiyor. Alışkanlıklarının dışına çıkma kaygısı, başka inançlarla yüzleşme, başkalarına yönelme, onlara açılma kaygısı... Üzerine konuştuğumuz kaygı buysa, yetişkine ait bir kaygı bu ve yetişkinin yapması gereken kaygısıyla bizzat yüzleşmek. Bunu çocuk edebiyatına yansıtmak değil. Ben de bir anne olarak, çocuklarımın, illa onlar için değilse de benim için şoke edici olabilecek unsurlar içermesi olası kitaplarla çevrili olduğunu düşününce, yetişkinlerin yaşadığı duyguyu ve bu kitapların çocukları üzerindeki olası etkileri hakkında kendilerine sorular sormalarını gayet iyi anlıyorum. Sanırım burada çok basit bir cevabım var: Biz yetişkinler, ancak çocuğu böyle bir durumda o kitapla yapayalnız, bizzat “şoke edici” bulduğumuz şeyle bir başına bırakırsak o korktuğumuz, son derece olumsuz etkiye yol açarız. Ama bunun yerine çocuğa okuma serüveninde eşlik eder, kitabı onunla birlikte okur, onu şoke eden ya da ettiğini düşündüğümüz şey üzerine onunla konuşur, bunu yaparken de kendi sorunlarımızı bu sürece taşımadan, gerçekten çocuğun okuduğu şey karşısında dengesinin bozulup bozulmadığına emin olursak kitap bir aracıya dönüşür, çünkü ne yazık ki biz yetişkinlerin, çocuğun böyle bir sorunu olup olmadığını bilmeden kendi sorunlarımızı ona yansıtmak gibi bir eğilimi var. Söz konusu unsur ya da konu üzerine konuşmak iletişim kurmak ve yorum yapmak için bir fırsat sunar. Çocuk ile yetişkin arasında endişe uyandıran etki ya da travmalardan uzak, içten, hakiki ve derinlemesine bir iletişimin hüküm sürdüğü, harikulade bir sohbet ortamı sağlar.

ME: Diyelim ki yetişkinin korktuğu durum yaşandı ve çocuk kitaptaki bir unsura takıldı, ondan rahatsız oldu. Ailede, evinde, kültüründe ayıp ya da aykırı karşılanan bir şey gördü ve şaşkınlık içinde, güvendiği yetişkine koşup sordu. Burada o yetişkin ne yapmalıyım diye düşünüyor...
BL: Diyelim annesiniz, babasınız, öğretmensiniz ya da çocuğa refakat eden bir yetişkinsiniz. Çocuk bir kitabı okurken ya da kitabı bitirdikten sonra gelip size okuduğu şey karşısında çok şaşırdığını, kafasının karıştığını, rahatsız olduğunu söyledi. Bundan keyif duyalım, çünkü bu olağanüstü bir şey! Her şeyden önce kitap üzerine düşeni yapmış, çocukta bir düşünce, bir duygu, bir fikir uyandırmış demektir. Böyle bir anda yapılması gereken çocuğa eşlik etmek, ona sorular sormak. Onu kitapta neyin etkilediğini ya da kitapta hoşlanmadığı şeyin ne olduğunu anlamak... Bu, harikulade bir tartışmanın, sorulacak yepyeni soruların, çocuk ile yetişkin arasında derin bir sohbetin başlangıcı olabilir. Size bir örnek vereyim: Victor Hugo kızının ölümünün ardından “Yarın Erkenden” (“Demain dès l’aube”) adlı, sonsuz bir hüzünle dolu o ünlü şiiri kaleme almıştır. Ben de bu şiiri okumuş bir çocukla tanıştım. Akla hemen bu şiirdeki hüznün onun yaşına fazla geleceğini, bu şiiri okumaması gerektiğini, bunun çok yanlış bir şey olduğunu söylemek gelebilirdi. Zira çocuk bu şiiri okuduktan sonra uzun uzun ağlamıştı. Ama bunun yerine, şiirde onu bu denli altüst eden şeyin ne olduğunu tartıştık onunla. Bir noktada ortaya ne çıktı biliyor musunuz? Çocuğun babasını ne kadar özlediği. Sürekli seyahat eden, neredeyse eve hiç uğramayan bir babası olduğunu ve babasının yokluğunu hiçbir zaman ifade etmediğini bu şiir sayesinde öğrendik. Edebiyat –ki bu bir kitap da olabilirdi– çocuğun kendi duygularına girebilmesini sağlamıştı. Tutup, “Bu korkunç bir şey, bir çocuk böyle şeyler okumamalı, baksanıza, ağlamasına neden oluyor” da diyebilirdik. Oysa kendimize söylememiz gereken bunun tam tersi: Şiir onu duygulandırdı ve çocuk kendisi hakkında önemli bir şeyler söyleyebildi. Bu harikulade bir şey... Başka bir örneğe geçelim. Çocuğun okuduğu bir kitapta iki erkeğin ya da iki kadının el ele tutuştuğunu ve sevgili olduklarını fark ettiğimizi düşünelim. Herhalde Türkiye’de bütün yetişkinlerin şoke edici bulacağı bir örnek durum bu. Diyelim ki kitapta böyle bir sahne var ve siz hazırladığınız yemek için havuçları, patatesleri doğrarken çocuğunuz gelip size, “Anne, baba, kitapta ne var baksanıza, iğrenç bir şey bu!” deyiverdi. Ne yapacağız böyle bir durumda? Kitabı mı yakacağız? Ateşimiz yok diyebilmek için evimizdeki dereceyi mi kıracağız... Ya da çocuğumuzla bunu konuşacak mıyız? Ona farklı cinsel yönelimlerden mi söz edeceğiz? Bazı ülkelerde bunun tamamıyla kabul gördüğünden, hatta erkeklerin erkeklerle, kadınların kadınlarla evlenebildiğinden; bazı ülkelerde bunun hiçbir şekilde kabul görmediğinden, hatta hapisle cezalandırıldığından; bazı ülkelerde izin verilip verilmediğini bilmediğimizden, bazı ülkelerde eşcinsellerin kendilerini sakladığından bahsetmek gibi. Çocuklarla birlikte dünyaya açılarak... Elbette bir yetişkin olarak bu konudaki kendi düşüncelerimizden de söz edebiliriz. Değerlerimizden, görüşlerimizden, inançlarımızdan... Böylece çocuğu her şeyin yok sayıldığı bir alana hapsetmektense fikirlerin dolaştığını, geliştiğini ve her yerde aynı olmadığını göstererek kocaman bir dünyaya açarız.
ME: Ama yetişkinler bu ve benzeri konulardan ve onların doğuracağı sorulardan çekiniyor. Çünkü onlara da farklı ya da aykırı gelen konularda her zaman ne cevap vereceklerini bilmiyorlar. Cevap verememek de onları korkutuyor...
BL: Çocukların bazı soruları karşısında ebeveynlerin niçin şaşkına döndüğünü ve nasıl cevap vereceklerini bilemez hale geldiğini anlamak hiç de zor değil. Zaten sorun da burada: Cevap vermemiz gerektiğini kim söylüyor?.. Evet, bazen verecek cevabımız yoktur. Böyle durumlarda önemli olan, çocuklarla birlikte sorular sormak. Çocuğa, “Peki ya sen ne düşünüyorsun?” sorusunu yöneltmek. Mesela çocuğun büyükbabasının vefat ettiğini düşünelim, ondan “Büyükbabam nerede?” diye bir soru gelebilir. Nerede?.. Çetrefil bir soru. Ölüme dair sorulara cevap vermek, belirli inançlarımız, bütün cevapları barındıran bir dinimiz olsa bile zor. Hiçbir zaman kolay diyaloglar değil bunlar. O halde neden çocuğa, “Peki ya sen ne düşünüyorsun?” diye sormayalım? “Sen nerede olmasını isterdin? Hâlâ onunla konuşabileceğini düşünüyor musun? O seni hâlâ duyuyor mu?..” Çocuğa bunun konuşulabilir bir konu olduğunu hissettirecek sorular sormaktan söz ediyoruz. Çünkü çocukların okudukları şey karşısında yaşayacaklarını sandığımız travma, esas biz yetişkinlerin sorular karşısında sessiz kalarak yarattığı travmadır. Sessiz kalıp konuları söz edilemez kılarak çocukların büyümesine yardımcı olmayız. Aksine onları kendi korkularımızla kuşatarak, stres ve kaygılar içinde, çarpık bir şekilde büyümelerine yol açarız.
ME: Bu zor anlara bir deva olarak da Türkiye’de dönem dönem kitapların uzmanlar tarafından denetlenmesine ilişkin öneriler öne sürülür. Sizin bu konudaki görüşünüz nedir?
BL: Sorunuz karşısında durakaldım, çünkü ifade ettiğiniz şey aklıma hemen sansürü getirdi. Böyle bir uygulama, çok tehlikeli sansürlere kapıyı açmak demek. Oldu olacak, kitapları seçip eleme işini hukukçulara bırakalım. Hatta seçtiğimiz bir grup öğretmen, çocuk ve gençlik edebiyatında neyin iyi neyin kötü olduğuna bizzat karar versin, nasıl?.. Ayrıca uzmanlar derken neyin uzmanlığından söz ediyoruz? Psikoloji ve psikanaliz dediğimizde bir bilimden söz etmiyoruz. Psikoloji ve psikanaliz kongrelerine giderseniz, görüşlerin birbiriyle çatıştığı devasa tartışmalarla karşılaşırsınız. Orada da pek çok mesele üzerine, Freud’un, Lacan’ın ya da Jung’un kuramları konusunda bir söz birliğine varıldığı söylenemez. Bence burada önerilen şey, yani metinler hakkında hüküm vermesi için komiteler kurma fikri son derece tehlikeli. Çocuk ve gençlik edebiyatı, hoşumuza gitsin ya da gitmesin, sanatsal bir alan. Bir sonraki adımda, buradaki hükümleri, pekâlâ resim alanına da yayabiliriz. Bir grup uzman dünya genelinde çocukların Picasso sergisine gitmelerini yasaklamayı savunabilir mesela. Dolayısıyla bu tip girişimler bana çok problemli geliyor. Her şeyden önce sanatçılar işlerini yapmaları için rahat bırakılmalı. Ardından, metinleri okumak ve yayımlayıp yayımlamama kararı vermek konusunda en doğru kişiler olarak gördüğüm editörler, çocuklar için uygun buldukları metni seçip, düzeltip yayına hazırlamalı. Sonra da sıra, çocuklarının okuma serüvenine eşlik edecek olan ebeveynlere gelmeli. En önemli kısım da bu. Nasıl ekran karşısında çocukla birlikte film izliyor, sorularına eşlik ediyorsak, aynı eşliği okuma serüveninde de sürdürmeliyiz.
ME: Yetişkinlerin hayatı yoğun. Çocuklarının okuyacağı kitaplar konusunda birilerinden öneri almaya ihtiyaçları var. Fuarlara giden, telefon ya da e-posta yoluyla yayınevlerine ulaşıp öneri isteyen yetişkin çok az. Öneri mercii olma görevini çok büyük ölçüde öğretmenler üstlenmiş durumda. Fransa’da bu aracılık nasıl gerçekleşiyor?
BL: Fransa’da çok güçlü bir kitapçılar ağı var. Çocuk edebiyatı konusunda da danışmanlık rolünü büyük ölçüde onlar üstleniyor. Kitapçılar, genellikle sattıkları kitabın ne olduğunu iyi bilen uzmanlardan oluşuyor. Ebeveynler kitapçılara gittiğinde, yalnızca çocuğun yaşına göre değil, gündemlerinde olan bir soruna yönelik de kitap sorabiliyor. Kendisine, “Çocuğumun büyükbabası çok hasta, bu sürece destek olacak bir kitabınız var mı?” ya da “Köpeğimizi yakın zamanda kaybettik, bunu konuşmamıza yardımcı olacak bir kitabınız var mı?” gibi sorular sorulmuş pek çok kitapçı tanıyorum. Kitapçılar ağına ek olarak bir de belediye kütüphaneleri ağı var. Bu kütüphaneler ait oldukları belediye tarafından finanse ediliyor. Her belediye kütüphanesinde, çocuk ve gençlik edebiyatı alanında uzman kütüphanecilerin çalıştığı bir çocuk ve gençlik bölümü var. Bu kütüphanelere üye olup istediğiniz her kitabı ödünç alabiliyorsunuz. Kütüphaneciler kitapları iyi tanıdıkları için okurlara yararlı önerilerde bulunuyor. Tabii ki okullar da var, bu okullardaki bilgi belge merkezlerinde çocuk ve gençlik edebiyatını iyi bilen sorumlular çalışıyor. Öğretmenler de okunacak kitapları belirliyor, ancak onlar belli bilgileri aktarmak ya da söz konusu eser üzerine çalışmak amacıyla daha çok resmi programda yer alan kitapları seçiyor. Dolayısıyla onların alanı biraz daha farklı, öğretmenlerin seçtikleri kitaplar öğrenciler için eğitim aracı görevi görüyor






