Bir Ressam, Bir Heykeltıraş ve Dâhi

Bir Ressam, Bir Heykeltıraş ve Dâhi


Twitter'da Paylaş
0

Taşlara canlılık veren adam, onları sese de kavuşturabilir miydi? Denemeye değerdi. Bunu, Papa II. Julius’un ölümü üzerine anıt mezar yapması için görevlendirildiğinde sınadı.
Sennur Karanlık
Pietro: Ne var, niçin bakıyorsun? Çocuk: Hiççç! Pietro: Ne demek hiç, neden öyle sırıtıyorsun? Çocuk: Çizimin… Pietro: Ne varmış çizimimde? Çocuk: Genelde tek çizgi kullanmışsın. Bence yanlış… Pietro: Sen de benim gibisin, alt tarafı bir öğrencisin, sen nereden bileceksin ki yanlış çizdiğimi? … Aslında Pietro yanılıyordu arkadaşı hakkında. Çünkü arkadaşı resim eğitimi alan bir öğrenciden daha öteydi. Sadece dünya onu henüz keşfetmemişti. Dehasını ve yaratıcılığını yıllar içinde sergileyecek ve dünya ona büyük bir saygı duyacak, üniversitelerde tezlere, romanlarda maceralara konu olacaktı. Bu kirli ve bakımsız çocuk, şimdilik Ghirlandaio’nun işliğinde çalışan bir grup gençten biri. 1480’li yıllarda Floransa bir şantiyeyi andırıyordu, şehrin üstüne bir toz bulutu çökmüştü çünkü her köşede yeniden yapılanma gerçekleşiyordu. Bu yüzden işliklerde öğrencilere çok ihtiyaç vardı. Babası da onu 1 Nisan 1488’de eğitim alması için Ghirlandaio’ya göndermişti. Gerçi kendisi için ressam ile boyacı, heykeltıraş ile fırıncı arasında fark yoktu ya, bu söz dinlemez çocuğu da bu ilgisi yüzünden çok dövmüştü, belki oğlu zoru görür vazgeçerdi kim bilir? En iyisi mi yaşayarak görmesiydi. Oysa bu çelimsiz çocuğun vazgeçmeye pek niyeti yoktu, işlikteki öğrencilerin içinde en yeteneklisi olarak kendisini görüyordu ve evet, hiç mütevazı değildi. Alaycıydı, bu alaycılığı zaman zaman başına dertler açıyordu hatta Pietro, yukarıdaki diyalogdan sonra –sırf bu huyu yüzünden– onun burnunda hafif bir düzeltme(!) yapmaya hazırdı. Çocuk kararlıydı, o yüzden kendisine gösterilen bir eserin kopyasını yaparken saatlerini harcıyor, bir balığın gözünü mü çizecek, balık pazarına gidip balıkların gözlerine bakıyordu. Resimde ustasını bile hayran bırakacak kadar yetenekliydi ama o, sanatın başka bir dalına çoktan göz dikmişti: heykel. Ghirlandaio’yu bırakma zamanı gelmişti demek ki… Bertoldo’nun heykel yapmak isteyen gençler için kurduğu atölyenin müdavimi olmaya karar verdi. Atölyede harap durumdaki bir Faunus’un (Eski Roma’da Eski Yunan tanrısı Pan’la özdeşleştirilen kır tanrısı) yüzünü kopyalarken önemli bir buluşma gerçekleşti. Faunus’u görünce Lorenzo de Medici bu gence hayran oldu. Mediciler, Floransa’nın saygın ailelerinden biriydi ve sanata da çok önem veriyorlardı. [caption id="attachment_61307" align="aligncenter" width="800"] Bi taştan şahesere dönüşen Davud.[/caption] İşte, Lorenzo de Medici hayranlık duyduğu bu genci himayesine alacak, ona âdeta babalık edecek; o da bu ilgiye karşılık Merdivendeki Madonna kabartmasıyla hem Medici’yi onurlandıracak hem de ilk önemli eserini dünyanın huzuruna çıkaracaktı. Dünya onu tanımaya ve kucaklamaya hazır mıydı bilinmez fakat Michelangelo Buonarrroti, dehasını gözler önüne sermeye çoktan hazırdı. Artık onun için dur durak yoktu. On beş yaşında Kentaurların Savaşı’na başlamıştı. Yirmi dört yaşında San Pietro Kilisesi’ne yerleşecek olan Pieta’yı bitirmişti, yirmi altı yaşında ise Davud heykelini yapmaya karar vermişti. Davud… Bir taştan, şahesere dönüşen ve bugün binlerce turistin akınına uğrayan devasa görsellik… Hesaplamış mıydı acaba eserinin kendisinden daha ünlü olacağını? Nasıl betimlenir ki bu heykel? Sözü burada Tarihçi Giorgio Vasari’ye bırakalım: “Bu eser, bütün çağdaş ve klasik heykellerin ününü aldı, bu eseri gören kişi bizim dönemimizde veya başka dönemlerde herhangi bir sanatçı tarafından yapılmış başka bir heykeli görmese de olur.” Nokta! Hikâyesi mi? Yıl 1501’di. Michelangelo, Lorenzo’nun sıcak yuvasını terk edeli çok olmuş, Venedik’e, Bologna’ya gitmiş, sonra da Roma’ya yerleşmiş ama babasının davetiyle Floransa’ya dönmüştü. Cebinde bir sözleşme vardı: 500 duka karşılığında üç yıl içinde Siena Katedrali için on beş havari heykeli yapacaktı. Çalışmaya başlamıştı başlamasına da, biçim vermesi gereken kat kat giysiler içindeki havariler, onun gibi çıplak beden yapmak isteyen bir sanatçıya uygun değil miydi yoksa? Canı sıkılıyordu ve gözü Santa Maria Del Fiore Kilisesi’nin arkasında terk edilmiş halde bulunan mermer kütleden başkasını görmüyordu. Ancak mermerin bir talibi daha vardı: Leonardo da Vinci. Üstelik Leonardo kendisinden çok daha ünlüydü. Yine de bir dostunun vasıtasıyla dev bir heykel yapmak istediğini anlatınca mermerin sahibini ikna etmeyi başardı. 16 Ağustos sabahı mermer kendisine teslim edildi, sanatçı on beş havariyi unutmuştu artık. Opera del Duomo’ya çektirdiği kazıklı çitler ardında gece gündüz, gün ışığında, mum ışığında sadece Davud üzerinde çalışarak iki yıl geçirdi. Otuz kişilik bir meclis -içlerinde Leonardo da vardı, Botticelli de– heykeli inceledi ve nereye yerleştirileceğine karar verdi. Michelangelo kıskanılan bir sanatçıydı artık. Ama bu Michelangelo için yeterli değildi çünkü Davud onunla konuşmamıştı… Oysa o taşlarla konuşmaya niyetliydi. Taşlara canlılık veren adam, onları sese de kavuşturabilir miydi? Denemeye değerdi. Bunu, Papa II. Julius’un ölümü üzerine anıt mezar yapması için görevlendirildiğinde sınadı. Michelangelo, Papa'nın anıt mezarını iki bölüm olarak tasarlamıştı. Üst kısmında Hz. Meryem, Hz. İsa ve Papa'nın heykelleri bulunuyordu. Alt kısmın ortasında ise bir elinde on emir taşıyan Hz. Musa. Musa öfkeyle bakıyordu dünyaya, başındaki boynuzla heybetli görünüyordu. (Neden mi boynuz? Bu boynuzlar Rönesans döneminde yapılan çeviri hatasından kaynaklanıyordu. İbranice de “keren” kelimesinin iki anlamı vardı: ışık yansıması ve boynuz. Tevrat’ı bu dönemde Latinceye tercüme eden, “Hz. Musa’nın başındaki ışık” yerine, “Hz. Musa’nın başındaki boynuz” diye çevirmişti.) Anıt mezarı tamamladığında bakışlarını Musa’ya çevirdi ve , “Konuş,” dedi sonra bir iki adım geriye gitti, elindeki çekici fırlatarak, “Kalk gidelim,” diye seslendi. Davud gibi Musa da ses vermemişti kendisine. Oysa onlar konuşmasa da görünüşleriyle çok şey anlatacaklardı dünyaya. Michelangelo, heykellerini uzun uğraşlar sonucu tamamlamıştı, onlardan bir ses beklemişti ama acaba en zahmetli eserleri Davud’la Musa mıydı? Peki, ya Sistine Şapeli? Heykelleriyle efsaneydi Michelangelo… Üstelik ortalık sanatçı kaynıyordu ve hepsi kendini usta görüyordu. İşte onlardan biri olan ve Michelangelo efsanesini yıkmak isteyen mimar Bramante, Vatikan’daki Sistine Şapeli’nin tavanını boyayabilecek tek ustanın Michelangelo olduğu konusunda Papa’yı ikna etmişti. Plan basitti: Onu hem Papa’nın hem sanat dünyasının gözünde küçük düşürmek çünkü ona göre resim sanatında pek de başarılı değildi Michelangelo! Ama Bramante galiba “deha” sözcüğünün tanımını bilmiyordu! [caption id="attachment_61308" align="aligncenter" width="800"] Sistine Şapeli[/caption] Michelangelo, Papa’nın isteğine karşı gelmedi; koca bir tavanı resmetmek ekip işiydi ve o da bir ekip kurdu, freskte ustalaşmış yirmi sanatçıyla 20 duka karşılığında anlaştı. Birkaç freski çizdirdi, Floransa’dan Roma’ya gelen sanatçılara. Ancak bir sabah gün doğarken sinirle duvardaki fresklere baktı, sanatçıların bu eserlerini kazıdı, boyaları devirdi, kapıyı iki gün boyunca çalan sanatçı dostlarına açmadı ve bugün milyonlarca insanın başları dönerek gezdiği şapelin tavanına “dört yılda”, tek başına –yanlış okumadınız– evet, tek başına, bir destan kazıdı: Tavanda dokuz pano. Işığı karanlıktan ayıran Güneş ve Ay, hayvanları bitkileri yaratan elini uzatarak Âdem’e can veren Tanrı, Havva’nın doğuşu, insan suretine bürünmüş yılanın ayartması, işlediği suçun bilinci içinde olan Havva, Cennet’ten kovuluş, Nuh’un fedakârlığı, Tufan, Nuh’un sarhoşluğu. Bir de mihrabın üzerindeki duvara mahşer gününü ekleyince... Sanki her bir fırça darbesi bir dâhinin destanı gibi… Dinsel bir destanın fırçadaki aksi… İnsan elinin fırçaya kattığı sihir… Sihrin duvarlara verdiği hayat… Rengi; öyküyle, insanla, insanlık tarihiyle buluşması, kaynaşması… Mavinin büyüsü… Gümüş rengin kudreti… Kasların gücü ama aslında Yaratıcı karşısındaki acizliği… Yüzlerdeki şaşkınlık, dehşet, umut, umutsuzluk, korku, çaresizlik kısaca insana ait duygu seli… Kaderine karşı gelemeyen insanoğlunun boyun eğişi… Bir insanın, bir sanatçının emeğinden çok daha fazlası… Sadece Vatikan’ın, sadece Hristiyanlığın değil, sanatın epopesi… Kısaca Michelangelo’nun dehası… Bugün turistlerin uğrak yeri olan, Dan Brown’un romanında macera mekânına dönüşen Sistine Şapeli bize, “Çoğumuz için en büyük tehlike, hedefi yukarı çekip ulaşamamakta değil, çok aşağılarda tutup ulaşmakta” diyen ve dört yıl boyunca iskele üzerinde yatıp kalkan, yiyip içen, otuz yedi yaşında kamburlaşmış Michelangelo’nun aslında hedefe kilitlenme, inanç, sabır konularında verdiği görsel bir ders. Michelangelo gibi tarihe ismini yazdıranlar farklı araçlarla, farklı yöntemlerle bize ve geleceğe şu mesajı ne güzel veriyor, değil mi? “Asla pes etme.” Yararlanılan Kaynak: Bruno Nardini, Michaelangelo, Bir Dahinin Yaşam Öyküsü, Çeviren: Kemal Atakay, Can Yayınları, Temmuz 2011

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR