Medya ve bağlantılı yayın dünyası, Normal İnsanlar ve Intermezzo’nun yazarı Sally Rooney’i “kendi kuşağının sesi” olarak nitelemeye devam ediyor. Ve o, bu payeye layık görülen bir dizi yazardan sadece sonuncusu.
1991 yılıydı, X Kuşağı’nı yayımlayan Douglas Coupland bu romanla kendi kuşağının (sözde) sesi oldu. Biraz daha geriye gittiğimizde J.D. Salinger ve Çavdar Tarlasında Çocuklar (1951) ile karşılaşıyoruz. Salinger, yazmış olduğu bu ilk ve tek romanla kendi kuşağının sesini yakalamış, o zamandan beri de hoşnutsuz genç kuşaklarda yankı uyandırmaya devam etmiş gibi görünüyordu.
Bu fenomenin ardında yatan şey “kuşak fikri” ve bu fikir medya tarafından üretilen kolaycı sloganlarda, hızla yayılan klişelerde, nihayetinde de toplumda yarattığı lüzumsuz bölünmelerle hemen hemen her yerde kendini gösteriyor. Oysa fikrin temeli oldukça eskiye, İkinci Dünya Savaşı’nın öncesine kadar uzanıyor.
19. yüzyıl aydınlanmanın getirdiği radikal değişimlerin ve devrimlerin çağıydı. Geçmişin olumsuz etkilerinden sıyrılmak isteyen toplum, geleneği bütünüyle reddedip edemeyeceğini merak etti ve bu da genç kuşağın ustalık-çıraklık ilişkisine dayanan geleneksel öğrenme modeline isyan etmesine neden oldu.
Yeni kuşak, sanat dünyasına hâkim olan bu sıkı biçimde organize paternalist modeli izlemektense çeşitli topluluklar (kardeşlik ve birlikler) kurmayı yeğ tuttu ve böylece sanatta yeni bir dönem başladı. Örneğin Kraliyet Akademisi’ne yanıt olarak kurulan Pre-Raphaelite Kardeşliği, tıpkı kendisinden yirmi beş yıl sonraki empresyonistler gibi Viktoryen dönemin radikalleri arasındaydı. Bu kardeşlikler birbirlerine sıkı sıkıya bağlı olmalarının yanı sıra, kendilerinden önceki kuşağa karşı güçlü bir kimlik duygusu oluşturdular.
Fakat bu figürler, modern anlamıyla “kendi kuşağının sesi olan” günümüz yazarlarından ve sanatçılarından farklıydı çünkü isyanlarının yalnızca geçmişe değil, aynı zamanda kendi akranlarına karşı da olduğunu düşünüyorlardı. Dönüp o zamanlara baktığımızda kendi kuşağının ikonu gibi görünen bu figürlerin – bütün elitliklerine rağmen – toplum tarafından reddedildiğini görebiliriz. Onlar gerçek birer bohemdi. Üstelik dürüsttüler, kendi tuhaflıklarını normalleştirmeye çalışmadılar. Sıra dışı olduklarının bilincindeydiler ve asla herkes adına konuştuklarını iddia etmediler.
Öyleyse bu kuşak fikri nereden çıktı? Bu paradoks belki de tarihteki en çetrefilli meselelerden biri: kendi zamanının ötesinde olduğunu düşündüğümüz ve büyüsüne kapıldığımız çoğu isim aslında kendi zamanını temsil etmez.
Kuşak fikrinin kökenleri
Birinci Dünya Savaşı’nın yol açtığı çalkantı ve travmalar, kendi varlığının bilincinde olan bir grup kimliğinin oluşmasına neden oldu. Gençliğinde savaşa tanık olan yazarlar, takip eden birkaç on yıl boyunca kendi kuşaklarını amansız bir biçimde yok eden savaşı anlattılar.
Erich Maria Remarque’ın yazmış olduğu Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok (1928), R.C. Sherriff’in Journey’s End’i (1928) ve Vera Brittain’in Testament of Youth’u (1933) bu örneklerden yalnızca birkaçı.
Söz konusu anlatıların hemen hemen hepsi ortak bir öfkeden bahsediyordu. Kendisini “eşeklerin idare ettiği aslanlar” olarak gören bu yeni nesil, cephelerde büyük kayıp veren kendi akranlarıyla onların ölümüne kayıtsız kalan ordu komutanları, yani eski kuşak arasında kapatılması mümkün olmayan bir uçurumun açıldığını ima ediyordu. Fakat bir de savaşın bitimine müteakip reşit olan ancak bu gibi konulara kafa yormak istemeyen daha genç bir nesil vardı ve benzer bir bölünme orada da kendini göstermişti. Savaş süresince orduda hemşirelik yapan Brittain, yazmış olduğu otobiyografik metninde, kendilerinden hemen sonra gelen bu genç neslin savaşın yarattığı kederli atmosferi nasıl demode bulduğunu oldukça dokunaklı bir biçimde anlatıyordu.
Birinci Dünya Savaşı yazarları bilinçli bir şekilde “kayıp kuşağın” sesi olarak yazdılar. Fakat bu yakıştırma, bütün yakıştırmalar gibi çok daha karmaşık bir gerçeği gizlemeye hizmet etti.
Birinci Dünya Savaşı’na katılan askerlerin büyük bir kısmı – Wilfred Owen, Robert Graves, Remarque ve Sherriff’in aksine – ilk gençlik çağında değildi çünkü o zamanlar askerlik yaşındaki üst sınır epey değişkenlik gösteriyordu. Bu sınır İngiltere’de 41, Rusya’da 43, Fransa’da 48 ve Avusturya-Macaristan’da 50 yaştı. Sonuç itibariyle üç ya da dört milyon kadın savaşta kocasını kaybederken babasız kalan çocukların sayısı altı ile yedi milyon arasındaydı. Dolayısıyla Birinci Dünya Savaşı’na bizzat katılan ve cephelerde ölenler yalnızca gençler değil, tek bir kuşaktan çok daha fazlasıydı.
Bu karmaşa hem aile içi ilişkilere (ebeveynler ve çocuklar) hem de toplumdaki çağdaşlar arasındaki ilişkilere atıfta bulunarak kuşak kavramıyla ilgili aldatıcı bir şeyin varlığını ortaya koyuyor. Kimi zaman bu iki boyut (eski ve yeni kuşak) birbiriyle tamamen örtüşür ama tıpkı savaşa katılan askerle örneğinde olduğu gibi kimi zaman da örtüşmez.
Kuşak meselesi niçin önem arz eder?
Önem arz eder çünkü kuşak tartışmaları çoğu zaman genellemelere kayma eğilimindedir ve bu eğilim, toplumda bölünmeye yol açacak biçimde kullanılabilmektedir.
Nitekim “bir kuşağın sesi” gibi yakıştırmalar her zaman başka insanların ne düşündüğü ve ne hissettiği hakkında spekülasyon yapmaya dayanır ki, bu da belli bir kuşağın yaşantısını homojenleştirme ve tek tipleştirme riski doğurur.
Sonuç itibariyle bütün bir Y kuşağı Sally Rooney gibi değil ya da onun gibi düşünmüyor. Zira Rooney de, katılmış olduğu bir söyleşide şunu söylüyor: “Kendimden başka hiç kimse adına konuşmak gibi bir düşüncem asla olmadı.”
Çeviren: Fulya Kılınçarslan
Helen Kingstone Senior Lecturer in English Literature, Royal Holloway University of London






