Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

17 Mart 2015

Boğaziçi Üniversitesi Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Araştırma Merkezi Açılış Konuşması | Orhan Pamuk

Orhan Pamuk

Paylaş

46

0


Nâzım Hikmet’in en belirleyici özelliği, göz kamaştırıcı parlak şiir yeteneği ve sesidir. Siyasi düşmanlarının bile kabul ettiği bu yetenek, kimi müzik dehalarında olduğu gibi, şairimiz daha çocuk yaşındayken çıkmıştı ortaya. Sayın rektör, değerli profesörler, öğretim üyeleri, öğrenciler, konuklar. Boğaziçi Üniversitesi’nde Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Araştırma Merkezi’nin açılması çok sevindirici bir haber. Şimdi Boğaziçi Üniversitesi’nin bir Atatürk Enstitüsü olduğu gibi bir de Nâzım Hikmet Merkezi var. Kemal Atatürk nasıl yirminci yüzyıl Türkiye tarihinin en önde gelen ismiyse, Nâzım Hikmet de yirminci yüzyıl Türk edebiyatının en parlak adıdır. Nâzım Hikmet bu özelliğini hem yer yer güzelliğiyle hayretler uyandıran şiirleri, hem davalar, hapisler, sürgünler, mücadeleler, yasaklamalar, özlemler ve aşklarla geçen dopdolu hayatı ve hem de siyasi düşünceleri ve yazılarıyla hak etti. Nâzım Hikmet’in en belirleyici özelliği, göz kamaştırıcı parlak şiir yeteneği ve sesidir. Siyasi düşmanlarının bile kabul ettiği bu yetenek, kimi müzik dehalarında olduğu gibi, şairimiz daha çocuk yaşındayken çıkmıştı ortaya. Türk milliyetçiliğinin kuramcısı ve kendisi de şair olan Ziya Gökalp, 1923’te Türkçülüğün Esasları’na aldığı bir yazıda şair “Hikmet Nâzım”ı “yeni Türkçeyi güzelleştirenler” arasında sayarken göz önünde tuttuğu hece ölçülü bazı şiirleri Nâzım Hikmet daha yirmi yaşına gelmeden yazmıştı. Okumayı, kitapları seven genç şairimiz aynı yıllarda komünist düşüncelerle karşılaştı ve büyük bir idealizm ve maceraperestlik ruhuyla, Rus devrimini izlemeye ve yaşamaya Moskova’ya gitti. Nâzım Hikmet, hepimizin çok iyi bildiği, merdiven basamakları gibi dizilen, serbest ölçülü ve bol ünlemli şiirlerini Sovyetler Birliği’nde Mayakovski’nin etkisiyle keşfetti. Yakın dostu gazeteci Vâlâ Nureddin, Bu Dünyadan Nazım Geçti adlı hatıra kitabında bu yılları çok güzel anlatır. Nâzım Hikmet’in şiirinde Mayakovski etkisi her zaman tartışmalı olmuştur. Edebiyatı seven, bilen, edebiyat tarihinin kıvrımlı yollarında gezinmekten mutlu olanlar için etki güzel, olumlu bir şeydir: Olağanüstü yetenekli genç şairimiz, bütün şairlere, yazarlara olduğu gibi ilk başta bir başka şairden etkilenerek bulmuştur sesini. Nâzım Hikmet’i anlamak, onu tabular ve yasaklarla korunan bir başka “put” haline getirmek değil, onun olağanüstü büyük yeteneğini nasıl olağanüstü bir büyük edebiyat haline getirdiğini adım adım görmektir. 1970’lerde sol fikirlere ilgi duyan ve edebiyatsever Türk erkeklerinin çoğu gibi on sekiz yaşındayken ben de Nâzım Hikmet’ten etkilenerek şiirler yazmaya çalıştım. Benimkiler tabii çok kötüydü. Ama kuşağımdan pek çok genç solcu gibi, onun gibi olmak heyecanı vardı bende. Ben lise iki öğrencisiyken 1968’de Nâzım Hikmet’in Kemal Tahir’e Mapushaneden Mektuplar’ı yayımlandı. Çok dikkatle okuduğum bu kitap, bana hayatta yolumu ararken yardımcı olmuştur. Kuşağımdan pek çok kişi gibi ben de Nâzım Hikmet gibi, düşüncelerle, edebiyatla, ülkemin ve dünyanın dertleriyle ilgileneceğim bir hayat yaşamak istiyordum. Nâzım Hikmet’in hapishaneden Orhan Kemal’e yazdığı mektupları da aynı heyecanla okudum. O zamanlar ülkesini ve edebiyatı seven bütün yetenekli insanların hapse düşmesi kaçınılmaz bir şeymiş gibi gelirdi bana. Bu mektuplaşmalar beni yalnız Nâzım Hikmet’in hayatına ve şiirlerine değil, Kemal Tahir’in, Orhan Kemal’in romanlarına, toplumsal ve eleştirel bütün Türk edebiyatına da açmıştır. Boğaziçi Üniversitesi’nin Atatürk Enstitüsü nasıl yalnızca Kemal Atatürk’ün hayatıyla değil, bütün bir modernleşme tarihimizle meşgulse, Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Araştırma Merkezi’nin de yirminci yüzyıl Türk edebiyatıyla bütünüyle ilgilenmesi kaçınılmazdır. Nâzım Hikmet bir ressamdı. Abidin Dino’dan Avni Arbaş’a pek çok ressam dostu vardı ve hapishanede adi mahkûmlar arasında köylü ressam Balaban’ı keşfetmişti. Annesi de ressam olan Nâzım Hikmet’in resme bakışıyla ilgilenmek ya da mesela Ferhad ile Şirin adlı oyununda resmi ve nakşı nasıl kullandığını araştırmak bizi yirminci yüzyılda Türkiye’de resim yapmanın bütün sorunlarına açabilir. Kendisiyle aynı yılda Rusya’da bulunan Muhsin Ertuğrul ile daha sonra İstanbul Şehir Tiyatroları’nda Nâzım Hikmet’in yaptığı işbirliği tiyatro tarihine; Muhsin Ertuğrul aracılığıyla tanıdığı İhsan İpekçi’nin sahibi olduğu Nişantaşı’ndaki İpek Film Stüdyoları’ndaki çalışmaları ve senaryoları da Türk sinema tarihine iyi bir giriş olabilir. Nisantaşı dediğim için aklıma geldi: 1925 doğumlu babam Gündüz Pamuk çocukluğunda Nâzım Hikmet’i Nişantaşı sokaklarında gördüğünü hep söylerdi bana. Onun adını, sözü edilmesi yasak bir efsane gibi babamdan işitmek; şiirlerini okuma, hayatının ayrıntılarını öğrenme isteği uyandırırdı bende. O zamanlar Nâzım Hikmet’in şiirlerini okumak, hayatıyla ilgilenmek, kendi başına bir törendi: Bu, vatan, millet, halk, ülke için yapılan ciddi bir sol faaliyetmiş gibi yaşanırdı. 1940’larda, 50’lerde, 1963’teki ölümüne kadar kitapçılarda bulunmayan kitaplarının hayranları tarafından defterlere elle yazılarak çoğaltılması, bu defterlerin elden ele kutsal, gizli bir hazine gibi dolaşması, şiirlerinin ezberlenmesi şairimize bir efsanenin halesini de veriyordu. Olağanüstü güzellikleri ve hayattan, âlemden doğrudan ve şaşırtıcı bir sahicilikle söz açmaları, yani güzellikleri yanında, Nâzım Hikmet şiirinin ve aslında Nâzım Hikmet’le ilgili bütün edebiyatın bu simgesel ve tören benzeri yanının en iyi antropolojinin yardımıyla anlaşılabileceğine inanıyorum. Kitap yasaklamayı, yazarları cezalandırmayı alışkanlık edinmiş bir devlet tarafından yönetilen bir ülkede en saydam, en anlaşılabilir edebi metinler bile gizli, Batınî anlamları olan ve ancak otoritelerin anlayıp söz sahibi olabileceği kutsal şeylere dönüşür. Üniversitenin görevi kutsalı daha da kutsal kılmak değil, daha anlaşılabilir, daha paylaşılabilir ve daha insani bir şey olarak bize öğretmek ve araştırmaktır. Kemal Atatürk’ün ülkemizde de en çok sevilen, okunan en iyi biyografilerini İngilizler yazdı. (Bu kitapların hoşa gitmeyen yanları Türkçeye çevrilirken çıkartılıyordu.) Nâzım Hikmet hakkında da en parlak yaşamöyküsü kitapları Türkiye dışından geldi. Atatürk biyografileri için “Atatürk’ü Koruma Kanunu”nu suçlayabiliriz. Ama Nâzım Hikmet’in gençliğinde şiirlerini yayımlayan yakını, arkadaşı, destekçisi Zekeriya Sertel’in hatıra kitaplarına Türk solunun gösterdiği sert tepki umut kırıcıdır. Nâzım Hikmet’e kayıtsız şartsız bir hayranlık duyan Aziz Nesin, yıllarca iğneyle kuyu kazar gibi sabırla ayrıntı topladıktan sonra yazmaya başladığı ve 1970’lerin sol bir gazetesinde yayımladığı Nâzım Hikmet biyografisini ne yazık ki tepkiler yüzünden yarıda bıraktı. Nesin’in o günlerde gazeteden her gün takip ettiğim bu çok insani biyografisine tepkiler, Sertel’de olduğu gibi, siyasi bile değildi. “Nâzım yıkanmayı sevmiyormuş”, “Açlık grevine sevgilisini etkilemek için de yatmış olabilir” gibi fazlasıyla insani ayrıntıların çokluğu idi tepki çeken. Bizler kahramanlarımızı anlamak değil, yalnızca onlara hayran olmak isteriz. Çoğumuzun farkında olmadan istediği şey biyografi –yani yaşamöyküsü– değil hagiografi, yani menakıbnamedir. Bu yüzden de kısa sürede kahramanlarımız hakkında tabular, yasaklar, yaklaşılmaz bölgeler ve yalnızca kendimizin yaklaşabileceği konular icat ederiz. Nâzım Hikmet’in hayatı ve eseri de şimdiden bu türden tabular ve yasaklarla doludur. Yaşarken olumlu yaklaştığı Stalin’i öldükten sonra yermesi böyle bir yasak konudur. Bu konuda yayınlar yapan değerli yazar Nedim Gürsel hak etmediği saldırılara uğramıştır. Açıklaması zor olan bir diğer tabu konu, Atatürk döneminde hakkında sürekli davalar açılmasına, sürekli hapse girip çıkmasına, sürgün hayatı sürmesine ve saklanmak zorunda kalmasına rağmen Nâzım Hikmet’in Atatürk’ü sevmesi, ama 1950’de hapisten çıkar çıkmaz Kuvâyi Milliye Destanı’nı yarıda bırakması konusudur. Bu konuda genç araştırmacı Erkan Irmak’ın yazdığı Kayıp Destan’ın İzinde adlı kitap çok zengin Nâzım Hikmet araştırmaları geleneğimizin en parlak ve en son örneklerinden biridir. Bu konuşmayı hazırlamak için eski kitapları karıştırırken hepimizin acı acı gülümseyeceği pek çok tuhaf şeyi de hatırladım. Bunlardan biri, 1966 yılında, yani Nâzım Hikmet’in ölümünden üç yıl sonra Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde birkaç öğrenci tarafından bir Nâzım Hikmet Köşesi’nin kurulmuş olmasına duyulan tepkidir. Konu kısa sürede Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne yansımış, o sırada milletvekili olan Selçuklu tarihçisi Prof. Osman Turan mecliste yaptığı konuşmada, “Böylelerinin üniversitemizde yeri yoktur!” diyerek hislerini ifade etmiştir. Nâzım Hikmet araştırmacılarının ilgilenebileceği bir başka konu, aşırı baskılar yüzünden yazarımızın kullanmak zorunda kaldığı takma adlardır. Bir diğeri ise ona edilen kötü lafların ve küfürlerin zamanla geçirdiği değişim olabilir. En kötü dil, ölümünden sonra kitapları Türkiye’de tekrar yayımlanmaya başlayınca kullanılmıştır. 1967 yılında Orhan Seyfi Orhon Son Havadis gazetesinde şöyle yazmıştı: “Ne milli, ne dini duyguların hiçbirini vicdanında taşımayan, Türkiye’den kaçıp Sovyetler Birliği’nde yaşayan biri vatan şairi olur mu? Hürriyet rejimlerinde bu tür şairlere vatan şairi denmez, vatan haini denir.” Kötümser olmayalım; Sabahattin Ali’den Cemil Meriç’e, Melih Cevdet Anday’dan Oktay Rifat’a Türk edebiyat tarihinin değerli pek çok yazarı az ya da çok Nâzım’ı savunmuştur. Ben bu konuşmayı hazırlarken Orhan Veli’nin söylediği bir söze takıldım en çok: “Bugün Avrupa’da tanınan bir tek şairimiz var: Nâzım Hikmet... O da, bize rağmen tanınıyor. Biz ‘Aman kimse duymasın!’ diyoruz. Ama faydası yok: Duymuşlar.” Nâzım Hikmet’in en sevildiği ülkelerden biri İtalya’dır. Bugün orada bir kavga ve dava yazarı olmaktan çok, siyaseten girdiği hapiste romantik aşk şiirleri yazan büyük bir şair olarak sevilir. Karısı Piraye’ye yazdığı bu şiirlerden bazılarını Nâzım Hikmet araştırmacılarının en saygın ismi, üvey oğlu Memet Fuat, 1965 yılında Saat 21-22 Şiirleri adıyla yayımladığı kırk sayfalık bir küçük kitaba koymuştu:

Ne güzel şey hatırlamak seni: ölüm ve zafer haberleri içinden hapiste ve yaşım kırkı geçmiş iken... (...) Ne güzel şey hatırlamak seni, yazmak sana dair, hapiste sırtüstü yatıp seni düşünmek: filanca gün, falanca yerde söylediğin söz, kendisi değil edasındaki dünya.

Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Araştırma Merkezi hepimize kutlu olsun ve çok başarılı olsun.
YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Kültür Sanat

Öne Çıkanlar

Emrah Polat: “Hayatta olduğu gibi roma..Oggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

E. O. Ekşioğlu

17 Ağustos 2025

“İkinci El Atomlarınız Değerinde Alını..

Dört milyar yıllık biyolojik yaşam göz önüne alındığında, vücudunuzda sadece benden ve Dünya'daki diğer herkesten değil, aynı zamanda milyonlarca yıl önce yaşamış dinozorlardan bile miras kalan atomlar var. Evet, yanlış duymadınız; yaşamınız boyunca kullandığ..

Devamı..

Studio Ghibli’nin Animasyonlarını Niçi..

Zoe Crombie

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024