O gün bohem, bembeyaz bir kar yağışı etkisi altına almıştı şehri. Şehir merkezindeki evinde göz kapakları bir renk cümbüşüne tanıklık ediyordu. Bir resmi duyuyordu, sesleri görüyordu…. Ya da bu bir zandı, bilemiyordu. Bir çırpıda çıkamayacak kadar karışıktı duyguları. Lakin kapıldığı boşluğun cazibesi yeni duyduğu bir tat değildi. Sanki yüzyılın eseri gibi hep oradaydı. Metal tadıyla. İğrenç, can sıkan, mıhlanmış bir tat…
Birkaç ay önce vuku bulan havadan hatıralar tekmeliyordu ruhunu, nicedir. Şahlanan bir dalganın kanı dolanıyordu bedeninde. Çünkü... O gece, işte o gece... Ne zaman zihin kapısını çalsa, boğazında batma, gözlerinde sulanma… Ağız kenarında ukde oluyordu.
Uçuk mavi renkli bir pazartesi gecesiydi. Sisli, sessiz caddede yalnızca ikisi sürte sürte postallarını, geziniyorlardı. Sesler ve korkular azalmıştı. Kıyafetlerinin açıklıklarından sokak lambaları sızıyordu içeriye. Sadece yürüdükçe uzayan gölgeleri vardı. Bir göğse koymuştu ufak kafasını, kadın. Başında karlar uçuşuyordu, naifçe. Dünyanın en güvenli yeri, diyordu. Öyle sanıyordu. Sanki bir parçası karların içine düşse o güvenin dünyayı kavuracak ateş topuna dönüşecekti. Kor olup yakacaktı evreni. Kül edecekti ikisini, sokağı, lambaları, evleri. Biliyordu.
Adımları kesildi sonra, sustu postallarının hışırtısı. Çoktan varmışlardı oraya. Kıpırtısız duruyorlardı, giriş kapısında. Kımıldasalar azgın depremler, çığlıksız kasırgalar çıkacaktı. Biliyorlardı. Can yakan ayazın kucağında, yapmacık umursamazlıklarını yüzlerinden siliverdiler. Katranla sıvanmış bir ruhiyata büründüler. Olması gereken yaşanacaktı. Fırtına kopacaktı, alabora olacaktı gönülleri, her ikisi de biliyorlardı. Ertelemek, boğulacağın suya girip boşa kulaç atmaktı.
Birden adam eğildi, kadının ellerinden usul usul öptü. Yüzünün sıcak kokusunu çekti de çekti içine… Saçlarına doluşan karları dudaklarına mühürledi. Sonra el ele verip ikisi boş gözlerle dikildiler, soğuk bir hiddetin ortasında.
O gece iki kişilik bilet kesmişlerdi. Yola revan olan yalnızca biriydi. Dönüp fısıltıyla söylenen bir cümle “gel benimle” oldu. İçinde fırtınalar kopuyordu, keskin düşüşler yaşıyordu. Ama ne söylemesi gerektiğini hiç bilemiyordu. Tek bildiği içi eziliyordu. Kelimeler içinde kekeliyordu, sese dönüşemiyordu.
Ve şimdi o geceyi anımsarken o ukde yine ağzında kıvranıyordu. Nasıl bir yazgı, diye isyan ediyordu, içten içe. Sonra oturduğu yerden kalkıp amaçsızca kalakaldı bir süre. Bir hayli çökmüş, zayıflamıştı. Omuzlarından inen saçları yine darmadağınıktı. Gözlerini halkalar bürümüştü. Dudağının kenarındaki izmariti kenara bıraktı. Ayakları sanki taşlaşmıştı. Yine de ağır hareketlerle, ilerleyip banyoya varabildi. İçinde yası tutulmamış acısıyla suya uzattı elini. Vücudundaki kirler gibi ruhundaki kirlerden arındırsın istedi, su. Giderden akıp gitsin, çözümlenmemiş dertleri. Olmadı. İnce boynunu ovuşturup gerindi, midesinde şiddetli bir ağrı hissediyordu. Kusacak gibi oldu, kusamadı, da. Suyun çatlaklarından ruhuna sıvışan katiller, kansız öldürdü onu.
Bohem bir kar, cerahatli bir yara misali ığıl ığıl yağdı, banyosuna.
Olduğu yere çöküp kaldı.






