Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

15 Temmuz 2020

Öykü

Bona Fide

Deniz Mahabad

Paylaş

2

0


                                                                                                    Söz ve anlam en çok kendine…

                                                                                   Annem alın çizgileriyle mektuplar bıraktı.

                                                                                                             Akşam sofrasındakilere…

                                                                                                               Deniz Mahabad

Kuyu kazsam, siyah, daha çok siyah… Uyanıyorum. Gördüğüm bütün rüyaların sonu bu.  Şimdi ölüversem, hayatımda kesinlik ilk defa anlamlı oluverir. Anlam, yaşlanıp sabır köprülerini geçtim sanarak bitmiyor. Yutkunarak iniyorum kuyunun dibine, dağılan sözcükleri toplayamayacağım kadar kör. Musluktan tıpır tıpır damlayan su... Tıp, tıp, tıp… Ter içindeyim. Döşemelerde ıslaklık, iştah kapatan hastalık... Boşunaymış da iyileşmeyi ümit ederek kentleri, kasabaları, köyleri gezen işçiler misali geceyi gündüze izah etme çabam... Kurtuluşa cüret eden her insan gibi umudun sancısı tutuyor beni. Usanmak yok. Zamandan mekânın halkası içinde, nereye olduğu belirsiz bir şeyler yaşıyorum. İki arada bir derede, ömrü uzadıkça yarası büyüyen hayvanlar gibi debelenip duruyorum.

Herkes böyle mi? Dilin hafızası yok. Aklın kıymıkları var. İnsan bedeninin ziguratları. Yırtıcı kuşların her gagası kafatasıma balyoz gibi düşüyor.  Neden bu ısrar? Çünkü ilk kez iç kanama yaşamıyor dünya. Bitmeyen sayıklamalarım bundan. Ey içsel patikalarında zehir saklayanlar, ayrılık istiyorum bu topraklardan. Hem sonra, "Her şey direnmekle başlıyor". Peki, neyle bitiyor? Her şeyin bitmesine alışığım. Yol nerede? Yaşama benzeyen bahçede ışığın izlediği kundaktan öteye geçmiyor konuşmanın yaşı. Sessiz sedasız oyuğun içinden çıkarken, ellerimde kalan iyimserliği çizdi kanlı ağızlarıyla avcılar. Geçmişin sürgün ettiği yerdeyim. Tıkındığım o kadar yanlışın bedelini ruhumla ödeyeceğim! Unutulmak, unutulmak, unutulmak…

 Kitaplığımın karşısında durarak mırıldanıyorum. Yeterince düşünmeden, dökük dişlerimin arasına sıkışmış, arıtılmayı bekleyen sözcüklerin yere düşüşünü izliyorum. Eprimiş duvarlar, gürültülü motoruyla buzdolabı, pas tutmuş ikili ocak ve üzerinde tutacağı yanmış çaydanlık, yanıkları ve yamalarıyla halı… Düşler ormanına dönüyor tablolar, gözlerimi kapattığım an! Duvar dibindeki çöpler arasında sinek ve hamam böceği ölüleri, sanki her köşeye zehir dökmüşüm… Güneş yükseliyor, penceredeki siluetler kayboluyor, evin karşısındaki ağaçtan kuşlar havalanıyor. Ritim bozulmuyor. Birileri sağlam kurmuş saati.

Cadde de bir telaş, bir telaş, ciddiyet ve resmiyet… Beynimdeki karmaşanın içinde olanları hatırlamakta zorlanmıyorum. Gözlerinde belirginleşen öfke hatları... Yüzüne kocaman bir kalabalık iniyor. Bildiğim adresler bir üçgenmiş gibi köşelerinden dönüyorum. Yalnızlık içimi yerinden ediyor. Oysa kederlendikçe çay bardağında çiçek dikmeyi deniyorum… Ne zaman hayal kurmaya başlasam bir yerlerde kayboluyorum. “Ateş olmayan yerden duman çıkmazmış” diyor aklımdaki ses, burnumdan, bir tünelden çıkan trenin dumanı gibi dans ederek yukarı kıvrılıyor is.

Baygınlık geçiriyorum da gerisingeri çekyata yaslanıp tavana bakıp kalıyorum. Uzun bacakları, kocaman poposuyla bir örümcek ağ örüyor kornişlere. Hemen ötesinde birkaç ağ daha. Cadde halkının vasiyetini örüyorlarmış da kimsenin direnmeye kalbi yok… Bin bir nedenle yaşamak, bildiğim her şey nasıl da bir hayat biçimi… Dışımı, içimi yoksamak, hiçbir şeye yaramayan yanlarım hiçlenmeye meyilli. Dalgın ve çaresiz baktığım pencereden nasırlı elleriyle pantolonlarımı yamalayan annemi görüyorum. Babamı, erkenden dişleri çürüyüp de konuşmayı bırakan babamı hatırlıyorum.

Düşler ormanında kayboluyor hatırladıklarım. İflah olmam. İflah olur mu insan hiç! Yüzümdeki çukurlar derinleşiyor, kabuk tutmaya başlıyor alışkanlıklarım. Evden çıkışlarım, eve dönüşlerim... Her şeyin yarım yamalak kaldığı bu büyük boşluğun içine düştüğümden beri yaşam sımsıkı hissettiriyor kendini. Pencereye süzülüyorum, gömülüp rüzgârın uğultusuna kulak kabartıyorum. Bulutlardan sızan ışıklar caddeye iyimserlik katıyor. Bardaktaki çiçek parlıyor. Yirmi yıl sonra aynı yerde oturup dışarıyı seyrediyor gibi davranıyorum tam o sırada unutkanlığın da kanı akıyor aklımdan.

Herkesin bir kutusu var! Onca şey nasıl da sığıyor! Hayatlarında hep olacakmış gibi yaşamlarına giren çoğu kişiyi kırmadan edemiyorlar. Tanık kesiliyorum hafızama: “Onu titreyerek gördüğüm akşamın sabahı sessizce çıkmıştım evden. İşime gittiğimin farkında bile değildim. Sadece yürüyordum. Hiç kimseyi anlamak zorunda olmayan çocuklar gibi hissediyordum. Boğazımdaki yumruyu yutmakta zorlanıyordum.” Günlerdir odadaymışım. Bardaktaki çiçekle konuşuyorum, kendime inanmaya başlıyorum. Sağlam bir oyunculuk yaptığımın farkında bile değilim. Oda da ki sis denediğim kaçıncı sigaranın ucunda… Taşkınlıktan sonrası mıdır? Mümkün değil, bu sessizlik geceye hiç benzemiyor. Elimde çerçevenin kenarından kopardığım ahşap parçasıyla, hareketsiz hamamböceklerinden bir tanesini dürtüyorum. Evdeki bütün eksikliklerin beni dürtmesinden farksız değil. Dönüp de bulamadığım kalbim oluyor. Dönüp de bulduğum terk edilmek oluyor.

Her ayrılık neden bu kadar ağrılı? Sadece bu şehirde yaşayanlar mı böyle? Sanki birilerinin beni anlaması için daha çok kötü görünmem gerekiyormuş gibi her yeni gün bir öncekinden kötü. Delilik kapsısını çalmışım da haberim yok. Öylece durup bakıyorum kaldırıma. Elindeki poşetleri kemerine bağlamaya çalışıyor yarı çıplak yaşlı adam, arada dönüp insanlara bağırıyor. İzleyip kaçanlar oluyor. Az sonra çatlayan sabır yaşlıyı eziyor. Yarı çıplak yaşlının başına toplanıyorlar. Tanık çok. Susan da… İçten içe yananlar telin ediyor. Siren sesleri bitiyor. Dürüst ve iyimser olanlar artık gömütsü halden farksız değil. Biraz önce hiçbir şey olmadı gibi. Yaşlanan, içine saklandığım, hafızamın albümünü kapatıyorum.  Çoğaldıkça yazgısı değişmeyen cadde halkının ezeni hep çıkagelmiştir. Her sabah “Bona Fide” narasının ağzı yok artık.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Dostoyevski İki Yüzlü Sözde Aktivizmi ..J. M. Charlton
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Ayzer Bilgiç

20 Şubat 2026

Bir Ölümsüzlük Meselesi

Yazarların özel hayatlarıyla pek ilgilenmem. Onları yazdıklarıyla tanımak, bilmek, yazım tekniklerini anlamaya çalışmak daha fazla ilgimi çekiyor.Georgi Gospodinov’u başucu yazarım ilan ettim. Şu aralar onun yazdıkları bana çok iyi geliyor. İlk olarak yaklaşık üç yıl önce Zama..

Devamı..

Minimal Takı Sevenlere Özel Hediye Fik..

Oggito

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024