Fransızlar Proust’u Nasıl Yeniden Okuyor?
24 Aralık 2018 Edebiyat

Fransızlar Proust’u Nasıl Yeniden Okuyor?


Twitter'da Paylaş
0

Üç tip insan var ve hepsi yeniden Proust okuyor.

İtalya’da Dante, İspanya’da Cervantes, İngiltere’de Shakespeare, Almanya’da Goethe – her biri neredeyse oybirliğiyle ülkesinin en büyük yazarı kabul edilir. Peki ya Fransa? Cevap çok net değil.

Bir yazarı tekrar okuma alışkanlığı ve deneyimi üzerine yaptığım anketi yanıtlayan onlarca yazar, editör, çevirmen, akademisyen ve kitapçının dörtte birine yakını tercihini Proust’ten yana kullandı. Son kitabım “Relire” sebebiyle yaptığım bu araştırma bir yana, görünen o ki, Proust okumak Fransızlar için bir tür bağımlılık.

Xavier de La Porte, 2014 yılı boyunca “Des idées sous les platanes” isimli haftalık söyleşi programına çağırdığı konuklara hangi metni tekrar tekrar okudukları sorusunu yöneltti. Beşte biri soruyu “Proust” olarak cevapladı. Antropolojist ve dil bilimci Claire Herrenschmidt Yakalanan Zaman’ın ismini verirken yazar Bernard Carvalho ve grafik tasarımcısı Robert Massin, Kayıp Zamanın İzinde’nin tümü dediler. Carvalho asla bitiremediğini itiraf ederken Massin en az yedi kez okuduğunu iddia etti.

marcel proust

Eğer söyleşiyi yapan, sorunun üzerinde ısrarla dursaydı şüphesiz Kayıp Zamanın İzinde’nin, tutkuları, tavırları ve tuhaflıkları başka hiçbir çalışmanın yapmadığı gibi harekete geçirdiğini fark edecekti. Alexandre Dumas’yı, Jules Verne’i okuduğumuz gibi, Balzac’ı, Stendhal’ı okuduğumuz gibi ya da Claude Simon’u, Robbe-Grillet’yi okuduğumuz gibi okuruz. Alışkanlıklarımız ve bizi harekete geçiren şeyler elbette her zaman aynı değildir ancak genel olarak aynı mental yazılımı kullanıyormuşuz gibi hissederiz. Ama söz konusu olan Proust ise başka bir dil kullanılıyormuş ve başka bir macera başlıyormuş gibi sabit sürücüyü değiştirmek zorunda kalırız.

Proust’s Lesbianism’in yazarı Elisabeth Ladenson’a en çok hangi kitabı yeniden okuduğu sorulduğunda, sakin bir biçimde hatta daha çok André Gide üslubunda, “Ne yazık ki, Kayıp Zamanın İzinde,” diyerek cevap verdi ve devam etti:

Kayıp Zamanın İzinde, yeniden okumaya elverişli olduğu kadar yeniden okumaya çağırır da. Bu durumun sebebi olarak sadece kitabın ouroborik yapısını göstermek yeterli olmaz. Anlatının sona varıldığında dairesel bir bükülme vasıtasıyla tekrar anlatılması, metnin belli başlı ön kabulü olan yazarın tıkanma halinin üstesinden gelinmesini sağlar.

marcel proust

Elbette bundan başka sebepler de mevcut ve tek tek sıralamaya çalışacağım:

1 Kitabın bir bütün olarak hacmi. Normal, –yani başka başka uğraşları olduğu için roman okurken odaklanamayan– bir insan için böylesine hacimli bir kitabı okumak güç; dolayısıyla başvurulan yöntem kısım kısım yeniden okuma olacaktır.

2 Kitabın bir bütün olarak karmaşıklığı. Her şeyi yakalayamadığınız hissine kapılıyorsunuz ve haliyle tekrar okumanız gerekiyor.

3 Yeniden okuma, bir tema olarak romanın içinde görünür vaziyette duruyor. Anlatıcı sürekli kendi deneyimine ilişkin özgün algılarını sorguladığından yeniden okuma mevzusu okuru teşvik edebilecek ısrarlı bir temaya dönüşüyor.

4 Roman sonsuza kadar tekrar tekrar okunabilir çünkü ilk seferde fark edilemeyecek kadar fazla tema içeriyor. Barthes’ın zarifçe ifade ettiği gibi, asla aynı paragrafı atlamayız, ve özellikle doğrudur ki, hiçbir zaman aynı paragrafı okumayız. […]

Beş Yazar tarafından tasarlanmayan ancak ön okuma etkisine sebep olan bir diğer unsursa roman için oluşturulan dizinler, özetler ve içerisinde atıfların yer aldığı bağlamlı dizinler. Tümünü metinler arası birer araç olarak niteleyebilir ve okuyuculara, yeniden okuyanlara ve özellikle ön okuma yapanlara yol gösterdiklerini söyleyebiliriz. Tamamı okunmaksızın Kayıp Zamanın İzinde’den bahsetmek, onlar olmasaydı epey güçlük yaratırdı. Sadece ilk cildi okumuş olmama rağmen romanın bütününde izlenen kıskançlık teması üzerine bir ders hazırladığım sıra biraz histerik bir biçimde de olsa bu araçlardan faydalandığımı hatırlıyorum. Bunu yaparken dürüst olmadığı hissettim ama yine de öğrencilere böyle çalışmayı öneriyorum çünkü öteki türlü, romanın yoğunluğu karşısında paralize olduklarını hissedebilirler.

marcel proust

Başka bir gözlem:

Michael Riffaterre, herhangi bir soruyu cevaplamak için rastgele sayfalarına açılıp bakılmasıyla yönüyle romanın bütününün İncil’e benzediğini söylemekten hoşlanırdı. Aslında bir tür Proustiannae oyunu. Bana kalırsa doğru ancak işe yaraması için tamamını okumuş olmak zorundasınız.

Sayılan sebeplerin her biri, Kayıp Zamanın İzinde’yi yeniden okumak için –ötekilere nazaran– bir başlık. Ancak ne tip bir yeniden okuma? Araştırmalarım bana en az üç tane olduğunu gösteriyor.

İlki ve en sık rastlananı, çocukluğun bitiminden yetişkinliğin başladığı 16 ve 25 yaş aralığında yapılan kapsamlı bir tam okuma. Ardından yıllar geçtikçe kısmi okumalar baş gösteriyor. Rastgele, orada veya burada yer alan alıntılar, münferit ciltler, konulara göre veya belirli evreler içindeyken yapılan okumalar. Bu tip bölük pörçük yeniden okumalar, François Bon, Dominique Noguez, Sylvie Granotier, Roger Grenier, Philippe Forest, Michel Onfray, François Noudelmann, Colette Kerber, Tiphaine Samoyault hatta René de Ceccatty tarafından gerçekleştirilmiştir. “Proust’ü ilk okuduğumda bana sarhoş olduğumu hissettirdi,” diyor René de Ceccatty, “bir hayli gençtim (16) ancak külliyatın muazzam edebi temelini anlayacak kadar da yaşlı ve olgundum. Hissettiğim sarhoşluk hali sadece bir kez meydana geldi ve bir daha asla tekrarlanmadı. Nitekim ancak iki yıl sonra, ilk kez Jean Genet okuduğumda aynı sarhoşluğu hissettim. Her iki yazar için de yaptığım yeniden okumalarsa genellikle belirli bir araştırmayla ilgili olduklarından ilkine nazaran çok daha entelektüel ve ussaldı.”

“Bazı paragraflar sanki sonradan gizlice eklenmiş.”

Koşulların farklı olmasına rağmen aynı durum François Bon için de geçerli. “En az iki yıl direndim ve 1980 yılında, Bombay’dayken hiç ara vermeden beş hafta boyunca Kayıp Zamanın İzinde’yi okudum. Hissettiğim bütünüyle tutulma haliydi. Ve şimdi, o tuhaf, zorlayıcı güç nasıl geri kazanılır veya uğradığım yön kaybıyla nasıl tekrar baş edilir bilmiyorum… Ardından, çalışmanızın konusuna bağlı olarak, –örneğin teknolojik objeler üzerine Simondon okuyor ve otomatik piyanolar, projeksiyon makineleri veya havacılık tarihine ilişkin çok daha iyi bir anlayış edinmek istiyorduysanız– çok daha hassas, adeta cerrahi denebilecek bir yöntemle Proust’e dönerdiniz”

Yeniden okumanın çok daha küçük bir grubu ilgilendiren ikinci tipiyse, romanın tamamını birkaç kez okumak ve her seferinde yenilenmiş, farklı, derinleşmiş bir kendinden geçme halini deneyimlemek.

“İyi kitaplar yaşlanmaz, dönüşürler. Yaşlanan okurun kendisidir.”

Genviève Brisac, Cécile Guilbert, Annie Ernaux, Christine Angot, Marianne Alphant, ve Éric Aeschimann, iki veya üç kez okudukları kitabın ilk cümlesinden son cümlesine aynı hissi deneyimlerler: kitap değişiyor ve her okuyuşta yeniden oluşuyor. “En iyi kitaplar, tekâmül ettikleri izlenimini verirler,” diyor Elisabeth Ladenson, “Proust’ün söylediği üzere, bunun sebebi muhtemelen iyi kitapların okuyucunun kendini çok daha iyi okuyabilmesi için tasarlanmış optik aygıtlara benziyor oluşu. Kötü kitapların değişimiyse farklıdır, kendi sıradanlıklarının gerçeğine maruz bırakırlar.” Jacques DuBois, Proust’ü ne zaman tekrar okusa şaşkına döndüğünü söylüyor, “Bazı paragraflar sanki sonradan gizlice eklenmiş,” ve akabinde Barthes’ı, onun çok anlamlılık savunmasını hatırlatıyor, “çoğul okuma,” bize, metnin sürekli yeniden oluştuğu izlenimini verir. Psikanalist Sabine Prokhoris bu fenomeni hoş bir ifadeyle özetler: “İyi kitaplar yaşlanmaz, dönüşürler. Yaşlanan okurun kendisidir.” Romanın Pléiade edisyonundan sorumlu olan ve durumu bu yönden farklı bir özellik arz eden Jean-Yves Tadié, romanı bir kez daha -onun için altıncı- okumamak konusunda ısrarcı olsa da, her okuyuşta farklı bir şeyler bulunacağına emindir. “Şüphesiz,” der Tadié, “çünkü Kayıp Zamanın İzinde, her şeye değinen çok nadir kitaplardan biridir: ölüme ve zamana değindiği gibi bunlardan başka –botanik örneğinde olduğu üzere– alışılmadık biçimde spesifik şeylere değinir. Örneğin son zamanlarda gerçekleştirilen bir araştırmaya göre Proust, romanın bütününde en az iki yüz elli farklı bitki türünden bahsetmiştir.”

marcel proust

Proust külliyatına yönelen bu kapsamlı yeniden okumalar aynı zamanda okurun yaşamında geçirdiği şahsi evrelere ve belirli yaş aralıklarında doğasında var olan tasalara denk gelir. “Kayıp Zamanın İzinde’yi baştan sona iki kez okudum,” diyor Camille Laurens. “Yirmi yaşında en çok duyarlı olduğum yönü psikolojik analizlerken kırk yaşında içerdiği ironi ve mizahı çok daha net gördüm.” Évelyne Bloch-Danos başka bir gidişatı tarif eder: “İlk kez 18 yaşında okudum, bir suç romanı, bir plaj kitabı gibiydi. Üç arkadaşımla birlikte Portekiz’e gitmiştik ve teker teker cep baskılarını okuyorduk. İlk başlayan bendim. İkinci ciltten sonra çok daha hızlı okumak zorunda kaldım çünkü arkadaşlarım sonraki bölümlerde neler olduğunu okumak için sabırsızlanıyorlardı. Karşımıza çıkan komedi buydu. Cottard’ın şakalarını yineledik ve ondan hoşlandık. Her şey bir yana, Kayıp Zamanın İzinde, sahip olduğum aşk fikrini baştan sona değiştirdi. Romantikleştirilmiş fikirlerimden kaçmak için bir yöntemdi. Otuz beş yaş civarında tekrar okudum. Bu sefer çok daha dikkatli ve yavaş. Romanın nasıl inşa edildiği, karakterlerin nasıl geri geldiği gibi biçimsel unsurlarla ilgilendim. On beş yıl sonra tekrar okudum, Proust’ün annesinin biyografisini yazıyordum ve bu sefer çok daha fazla odaklanmıştım.”

"Sanırım bitiremeden öleceğim."

Bu iki “yeniden okuma” türü arasında, ön otlama olarak tabir edebileceğim üçüncü bir tür daha var. Kitabı bahsettiğim biçimde yeniden okuyanlar, tamamını okumazlar ancak belirli paragrafları tekrar tekrar okurlar. Ve bu durum, Proust üzerine yapılan çalışmaların özelliklerinden biridir: Kayıp Zamanın İzinde, kestirmelerle veya çizilen rotadan sapmalarla deneyimlenebilir. Jean-Yves Tadié bu fenomeni, Hollywood Western filmlerinde yer alan, –Kızılderililerin Yankee kalelerini çevirip durmaksızın etrafında döndüğü– sahnelere benzetir.

İstihkâmın önünde yaşanan bu erteleme stratejisinin muhtemel sebebi, caydırıcı bir yapının kalbine girmekten korkmakla ilgili olabilir – caydırıcıdır çünkü Proust’u bir nevi kutsal ineğe çeviren yorumlarla dolup taşmıştır. “Kayıp Zamanın İzinde bana yirmi beş yaşına kadar eşlik etti,” diye yazıyor Philippe Claudel (şu an elli üç), “ancak hâlâ bitiremedim. Bitirmek bir yana, geri adım atmaya devam ediyorum. Az veya çok, üç adım öne, iki adım geriye. Sanırım bitiremeden öleceğim. Aslında görünen o ki, bitirmeden önce ölmek zorundayım çünkü başka türlüsü benim için kutsala saygısızlık olacaktır.”

Jean Echenoz, metinle kurulan farklı bir ilişkiye ışık tutar: “Dört yılımı ufak parçalar halinde okuduğum üç ciltlik Pléiade edisyonunun içinde gezinerek geçirdim. İki veya üç yıl önceydi, ilk cildi elime aldım ve ilk kez baştan sona tamamını okudum. Yani aslında yaptığım, kitabı önce yeniden okumak daha sonra da sadece okumaktı.” Öyleyse kabul gören fikrin aksine diyebiliriz ki, Proust külliyatı söz konusu olduğundan yeniden okumak, daha sonra bir bütün halinde okumaya yol açabiliyor. Ve bu paradoksal onuru başka hiçbir yazar hak etmez.

Bu üç tip yeniden okuma elbette teferruatlı değil ancak bu araştırma esnasında romanı her yaz okuyan kompulsif okur arketipiyle karşılaşmamak şaşırtıcı olurdu. Söyleşiye katılan konuklar arasında bir istisna diyebileceğimiz Pierre Assouline, düzenli bir biçimde yeniden okuduğu tek kitabın Kayıp Zamanın İzinde olduğunu söylüyor. “Onu tekrar okumak bana sadece seyahatteyken keyif veriyor; zeki hissediyorum, nadir bir his benim için. Üstelik kelime dağarcığımı yenileyerek zihnime genişlik katıyor.”

mardcel proust

Proust söz konusu olduğunda gözlemleyebildiğimiz bütün bu yeniden okuma davranışları arasında özellik arz edenler de mevcut. Kitabın fiziksel özellikleri, baskısı, yayımlandığı seriler üzerine yoğunlaşan yeniden okuma yönelimleri.

Éditions Le Passage yöneticisi Marike Gautier Kayıp Zamanın İzinde’yi beş kez, her seferinde farklı baskılarından okumuştur (Gallimard Blanche edisyonu, Grau-Sala’nın illüstrasyonlarına yer veren versiyon, Pléiade edisyonu ve bir de cep edisyonu) bazılarıysa favori versiyonları haricinde başka hiçbir versiyondan okuyamayacakları konusunda ısrarcıdırlar. Eleştirmen Olivier Barrot’a göre romanı Gallimard’ın tek ciltlik Quarto edisyonundan okumak kendisinin de yadsıyamayacağı “en ufak parçasına kadar psikolojik ve entelektüel bir deneyimdir.” Bu tip kitapseverlikle ilgili sorulara pek önem vermeyen Évelyne Bloch-Dano ise geniş kitlelere yönelik Livre de Poche edisyonlarına obsesyon geliştirdiğini söyler. “Ne yazık ki bir gün Yakalanan Zaman’ı kaybettim.” Başlığı Folio edisyonu üzerinde görmeyi kabullenmişse de ısrarcıdır, “Folio, Livre de Poche kadar iyi değil.” Bugün Évelyne Bloch-Dano, favori koleksiyonunun ilk cildiyle idare etmek zorunda çünkü kendisine ilettiğim söyleşi sorularına cevap verdikten üç ay sonra evinde çıkan yangın kütüphanesini hani neredeyse yok etti. Elinde kalan, yanmış ancak hâlâ kullanılabilir durumda olan bir kalıntı, Kayıp Zamanın İzinde’nin ilk cildi olan Swann’ların Tarafı. Pléiade edisyonlarıysa kutuları ve plastik kılıfları sayesinde kurtarıldı. Ve ufak bir detay, yangın çıktığında Évelyne Bloch-Dano sayfiye bölgelerinden birinde, televizyonda kendisinin de yer aldığı Proust Özel programını izliyordu.

Ayrıntılar, okurun Proust külliyatıyla kurduğu –şans eseri, tesadüfen veya bilinçaltı kaynaklı– ilişkinin semptomları olmaları yönüyle benim için vurucu nitelikteler. Örneğin Évelyne Bloch-Dano, Proust’ün annesinin biyografisini yazarken farkında olmadan Alzheimer hastalığından muzdarip olan kendi annesi hakkında da yazmıştır – Alzheimer yakalanan zamanı kaybetmenin başka bir biçimidir. Proust’ün baş yapıtıyla yapıtı tekrar tekrar okuyanların yaşamı arasındaki paralellikler beklenenden çok daha fazla. Başka bir örnek: Geneviève Brisac’nın erkek arkadaşı, yirmili yaşlarındayken yazı başka “bir arkadaşıyla” –muhtemelen erkek– geçirmek istediğini söyler ve Paris’ten ayrılır. Tek başına kalan Brisac, o yaz niçin Kayıp Zamanın İzinde’yi okumaya başladığını üstelik okumak için alışılmadık bir biçimde niçin Sodom ve Gomora’yı seçtiğiniyse ancak yıllar sonra kavrar. Aslıdna Proust -veya bilinçaltı- olup bitenleri gün yüzüne çıkarmıştır. Sabine Prokhoris kendisine ayna tutan bir deneyimi aktarıyor: “Otuz yedi yaşındaydım ve çok ayırdına varamasam da birinden ayrılmaya hazırlanıyordum. O sıralar serinin altıncı cildi olan Albertine Kayıp’ı yeniden okudum. İki ay sonra çantamı hazırlamış, taşınmıştım.” Romancı ve senarist Cécile Vargaftig ise önceden sadece bir kısmını okuduğu romanının tamamını, astım atağı yaşadığı dönem hastanede okumaya başlamıştır – ve astım, belki de onca hastalığın içinde bütünüyle en Proustvari olandır.

marcal proust

Birer anekdot niteliğinde olan bu hikâyeler Proust’ü yeniden okumanın en olağandışı özelliğini ortaya çıkarırlar: sembolik identifikasyon. Bu tabir akla Lacan’ın, imgesel identifikasyon (bedenin biçimini aynada tanımak) ile (ötekinin tayini ve “ben” vasıtasıyla meydana gelen böylelikle de “ben ve…” demeyi mümkün hale getiren) sembolik identifikasyonu birbirinden ayırdığı dokuzuncu seminerini getirir. Proust okumak veya Proust’ü yeniden okumak, her aşamasında sembolik identifikasyona yol açar. Bu açıdan romanın içinden alıntılanabilecek her örnek aslında birer isimlendirilme veya kendini isimlendirme meselesini ortaya koyar. Kayıp Zamanın İzinde, sistematik bir biçimde başkaları tarafından öngörülen veya bireysel olarak edinilen isimlere karar verir – “ben” astım hastasıyım, “ben” yazarım. Bu isimlendirme, –identifikasyon/kimliklendirme– sayesinde Kayıp Zamanın İzinde yeniden okunduğunda hiçbir kitaptan edinilemeyen deneyimi sunar ve kitapla yazar, okuyucu ve yeniden okuyucu arasında ilişki kurulur.

Ve şimdi, yeniden okuma konusunda son bir yaklaşım daha eklemek istiyorum: kendi yaklaşımımı. Proust’un “masanın sonunda oturup da her şeyi rapor ettiği” bir aileden geliyorum. Çocukluğumdan yetişkinliğime kadar romanın bütünündeki karakterlerle ilgili bir şeyler işittim ve onların, nükteli sözleri kasaba yemeklerinde yinelenip duran ancak henüz tanışma fırsatı bulamadığım amcalarım veya kuzenlerim olduklarını düşündüm. Proust’un züppeliğine ya da aristokrasiye olan büyülenmişliğine kahkahalarla gülen cahil düşesler gördüm. Zamanlarını Madame Verdurin’in görgüsüzlüğünü ifşa ederek ancak “Oriane” in muazzam tadını yücelterek geçiren seçkin adamların anti-Semitik ve homofobik sözler sarf ettiğini duydum ve yirmi yaşıma vardığımda nihayet Kayıp Zamanın İzinde’yi okudum. Kitabın içindeki konuşmalarla daha önceden karşılamış olmama rağmen kandırılmışım hissine kapılmadım veya yaptığım okumanın bende bıraktığı deneyim sadece yeniden okuma deneyimi olmadı. Hissettiğim, yeni bir ışıkta ve farklı bir gerçeklik tarafından çevrelenmiş bir biçimde yeniden okuyor olduğumdu. Proust’ün eğitimsiz ancak burnu büyük sosyal sınıfa olan üstünlüğü üzerimde unutulmaz izler bıraktı ve sembolik identifikasyonun bütün yeniden okumalarımda doğruluğunu kanıtlayan en özgürleştirici kısmını ortaya çıkardı: etrafımı çevreleyen insanlar var olmuyorlar; onlar, dar manada, Proust’ün karakterleri. Nihayetinde beni ikna eden şeyse hiç kimsenin bunu fark etmeyişiydi.

Çeviren: Fulya Kılınçarslan

(Lithub)


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR