Bu sabahların bir anlamı olmalı diyordu radyoda çalan şarkı.
“Çok eski şarkı değil mi. Ta üniversite zamanı dinliyorduk. Ne çabuk geçti zaman ne severdim bu şarkıyı” dedi Sema. Direksiyondaki eşi onu duymamıştı ya da hep yaptığı gibi duymuyormuş gibi davranmıştı. Ona doğru baktı, bir zamanlar âşık olduğu, uğruna kalbinin durduracak kadar sevdiği bu adamda tanıdık parçalar aramaya başladı eskiye ait. Herkes gibi o da yılların acımasızlığına yenik düşmüştü, yakışıklı suratı yerçekiminin etkisiyle aşağı doğru sarkmış, göz kapakları çökmüş, saklayamadığı bir yorgunluk hali gelip çehresine yerleşmişti. Hala yakışıklı sayılırdı ama eski halini bilenler bu yeni Osman’ı gördüklerinde yaşadıkları hayal kırıklığını saklayamıyorlardı. Arkalarından neler söylendiğini çok iyi biliyordu Sema, yüzüne söylenmeyenleri tahmin edebiliyordu. Hiç utanma yok bu kadında, adama bak yaşlandı, çöktü acıdan kadın hâlâ aynı. En ufak bir üzüntü belirtisi bile yok halinde. İnsanda azıcık utanma olur ama nerde canım eskide kalmış o duygular. Senin kızın öldü be kadın, giyinip kuşanıp gezmek neyin nesi. Senin kızın öldü, kurtaramadık. İçinde yankılandı bu sözcük öldü. O gittiğinden beri kendine itiraf edemediği bu sözcük şimdi arabada giderken son hızla içinde dile gelmiş ve kimsenin gitmek istemediği içindeki o dipsiz kuyunun duvarlarına çarptıktan sonra şiddetini arttırarak geri dönmüştü. Kızın öldü. Radyodaki şarkı ise hâlâ çalmaya devam ediyordu. Bu sabahların bir anlamı olmalı.
Gözlerini tekrar kocasına yönlendirdi. Sıktığı ince dudaklarına baktı. Elleri direksiyona yapışmış, sanki karşısında bir düşman varmış, onun boğazına yapışıyormuşçasına sıkıyordu. “Biraz yavaşla istersen,” dedi arabanın hız göstergesine bakarak. Limiti aşmışlardı, tedirginlikle yerinde kıpırdadı. “Yavaşla biraz,” diye tekrarladı sözlerinin duyulmayacağından emin olarak. Ne zaman onu duymamaya başlamıştı emin olmaya çalıştı. Hız limitini umursamıyordu şimdi. Varsın istediği kadar hızlı gitsindi. Madem bizi öldürmek istiyorsan öldür. O kadar kısık sesle söylemişti ki bunu kendi bile sesini zor duymuştu. Başını cama yasladı ve gelip geçen manzarayı izlemeye başladı. Evler, yollar, sokaklar geçiyordu önünden. Birbirine benzeyen sıvasız evler, önünde oynayan çıplak ayaklı çocuklar, balkona asılan rüzgârda savrulan çamaşırlar, evlerin arasında ağızlarında sigara, elleri arkasında boş boş dolanan erkekler. Bir sürü ev, bir dolu hayat. Birbirine değmeyen yaşamlardan geçen benzer acılar. O insanları görmek, yaşamlarına dokunmak, acılarına tanık olmak istemiyordu. Gözlerini kapattı, biraz olsun uyumayı umut ederek. Belki onu görürüm diye düşündü. Bir saniye bile aklından çıkmasa da hiç görememişti o güzel yüzünü. “Beni kurtar anne,” sesiyle uyandı. Sıçramıştı koltuktan. Yana döndü, kocası fark etmemişti bile. Hala sıktığı dudaklarıyla bıraktığı pozisyonda araba kullanmaya devam ediyordu. Ayağının altında duran çantasını aldı, sigarasına uzandı, bir tane çıkararak dudaklarının arasına yerleştirdi. Çantasının içinde çakmak aramaya devam ederken Osman’ın, “Arabada sigara içemezsin,” diyen sesini duydu. Saatlerdir onunla tek kelime etmemiş olan adam nihayet iş arabasına gelince konuşmaya karar vermişti. Aldırış etmedi, bu arada çakmağı da bulmuştu. Sigarasını yaktı ve uzun bir nefes çekerek camdan dışarı üfledi.
“Sana burda sigara içemezsin dedim.”
“Ee çek sağa o zaman,” ani bir frenle durunca araba Sema hazırlıksız yakalandı ve kafasını aynaya çarptı. Elini dokundurdu, sıcak, alışkan bir sıvı eline geldi. Söylenerek arabadan indi, arkasından sertçe kapıyı kapattı. “Al kıymetli arabanı başına çal.”
Yavaşça sigarasını bitirdikten sonra arabaya bindi, konuşmadan ilerlediler. Çantasından çıkardığı mendille alnına baskı yaptı. Ağlamak istiyordu, katılarak ağlamak, bağırmak, adamı yumruklamak ama buna rağmen tek bir tepki bile gelmeyeceğinden o kadar emindi ki vazgeçti. Ben bunun neresine âşık oldum acaba diye düşündü, alnının sızlamasına aldırmadan. İlk buluşmaları geldi gözünün önüne. Heyecanla giyeceği kıyafeti seçmeye çalıştığı anlar, kalbinin çarpıntısı, gittikleri lüks restorandaki çatal, kaşık sayısının çokluğu ve hangisiyle başlayacağını bir türlü bilememesi, eve gelirken el ele tutuşup yürümeleri, ilk öpücük, mutlu anlar, kavgaları, evlilik teklifi, balayı, kızlarının doğumu, büyümesi, ilk diş, ilk adım, ilk sözcük, ilkokul. Hepsini birlikte yaşamışlardı ama o yoktu bu mutlu aile tablosunun içinde. Bedeniyle vardı belki beraber yenen yemeklerde, gidilen tatillerde ama yoktu. Anlatmaya çalışmıştı defalarca kızının içindeki girdabı, bir türlü kurtulamayışını. Anne beni kurtar diye ağlayışını, gözünün önünde çırpınışını ama dinletememişti. Adam tüm gerçeklere sırtını dönmüştü işte görmek istemeyince ölesiye kör olurdu insan. Konduramamıştı biricik kızına, yok benim kızım yapmaz sen abartıyorsun demişti son ana kadar.
Benim kızım öldü. Bir gece yarısında üçüncü sınıf bir otel odasında, kolunda iğneyle bizi burada kendi halimizde bırakarak terk edip gitti sonsuzluğa. Benim kızım öldü. Bir gece yarısında otel odasının kirli çarşafları arasında. Benim kızım öldü. Bir gece yarısında hiç tanımadığı insanlar arasında. Bizden kilometrelerce uzakta yapayalnız.
İçinde kelimeler durmamacasına patlıyor ve değdiği yeri kanatıyordu. Tekrar kocasına baktı, yanında oturan ne koca olmayı becerebilmiş ne de baba olmayı becerebilmiş bu kocaman insan irisine. Uzattığı bir karış sakalı, üstüne alelade geçirdiği kıyafetleriyle evsizlere benziyordu. Kimsesiz, yapayalnız bir adam diye düşündü onu hiç tanımamış olsa bu haline acıyabilirdi bile ama tanıyordu ve bu bile onun için üzülmemesi için yeterli bir sebepti. “Anne beni kurtar.” Kızının sesini duydu tekrar. Kafasını tekrar yola doğru çevirdi, camı açtı. İçeri dolan akşam serinliği tüylerini ürpertmişti. Arka koltuğa uzanarak hırkasını geçirdi omuzlarına. Kızının ölürken üstünde olduğu uzun siyah hırka. Defalarca yıkanmasına rağmen belki onun kokusunu duymak umuduyla kokladı iyice ama onun yerine sigarayla karışmış ter kokusu geldi burnuna. Bir sigara daha içsem diye düşündü ama bu soğukta dışarı çıkmayı gözü yemiyordu. Bomboş otoyolda ilerliyorlardı. Ne gelen vardı ne de giden. Gördüğü manzara silikleşmiş, evler yerini bomboş uzanan tarlalara bırakmıştı. Karanlıkta tek görebildiği buydu. Farlarının aydınlattığı yolda uzakta bir tabela gördü Sema. Hayallerin gerçekleştiği yer, Hayal Otelleri yazıyordu üstünde. Kırmızı dekolteli sarışın bir kadın onlara göz kırpıyordu. Geldik dedi. İkisi de buraya neden geldiğini bilmiyordu. Hiçliğin ortasındaki bu garip otelde kızlarının öldüğü odada ne işleri vardı. Geri dönmek istedi, belki o da dönmek istiyordur diye kocasına baktı ama gözlerindeki kararlılığı görünce konuşmaktan vazgeçti. İşte gelmişlerdi. Üç katlı, yolun kenarındaki bu izbe bina, demek kızının son gördüğü yer olmuştu. Arabadan indiler, sessizce ilerlediler ve odanın anahtarını alarak yürüdüler. İkinci katta koridorun sonundaki iki yüz sekiz numaralı bu odadaydılar şimdi. Adam kararlılıkta kapıyı açtı, kadın nefesini tutup bekledi. İçeriden gelen küf kokusu boğazlarını yaktı. Zaten kaçmak için hazırda bekleyen ayakları ileri doğru adım atmakta zorlanarak kapı eşiğinde öylece durdu. Bordo duvar kâğıdıyla kaplı odanın ortasında pembe çarşafların olduğu çift kişilik yataktan başka eşya bulunmuyordu. Tavandaki ayna gözüne çarptı. Kırmızı çerçeveli kocaman ayna yatağın üstünde duruyordu. İçeri doğru ilerledi ve kocasının yanına oturdu. Kafasını kaldırdı ve aynaya baktı uzun bir süre. Demek bu oda, bu ayna kızının dünya üzerindeki on sekiz yıllık kısacık ömründe gördüğü son görüntüydü. Bu kim bilir ne zaman yıkandığı belli olmayan çarşaflarda uykuya dalmıştı demek. Huzurlu muydu acaba uykusunda. Hep yaptığı gibi karnını dizlerine çekerek mi uyumuştu sağ tarafa dönük. Gözlerinde biriken yaşları bıraktı sonunda.
“Benim kızım öldü. Bu kenardaki otel odasının kirli çarşafları üzerinde verdi son nefesini. Benim kızım öldü. Yapayalnız, tek başına aynada yansıyan aksine bakarak gitti bu dünyadan. Benim kızım öldü.” Sesi odanın çıplak duvarlarında yankılandı. Yanında oturan kocasına baktı. O da ağlıyordu şimdi. Ona uzandı ve elini tuttu. Buz gibi olmuştu elleri. Ona baktı ve adamın ağzından çıkan sözleri duydu. “Benim kızım öldü.”






