Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

17 Haziran 2024

Söyleşi

Burçe Bahadır: “Genellikle gerçeğin peşindeyim. Sahici duyguların…”

Aynur Kulak

Paylaş

1

0


Bir insanın başına gelen küçük büyük herhangi bir olayda nasıl davrandığına, ne hissettiğini yansıtma şekline meftunum.

Burçe Bahadır ile üçüncü kitabı Şimdi Dönecek Dünya odağında yapmış olduğumuz söyleşide ister bir dönemin içerisinden yazılıyor olsun isterse de bir durumun veya olayların insan yaşamının gerçeğine odaklanarak yazılan öykülere dair gerçekleştirdik söyleşimizi. Burçe Bahadır ile geçmişin geçip gitmediğini, şimdinin tamamen yeni ve taze bir soluktan ibaret olmadığını konuştuk.

 

Aynur Kulak: Sizinle ilk söyleşimi 2022’de Deliliğe Zarif Bir Giriş kitabınız odağında gerçekleştirmiştim. İki yıl aradan sonra yeni öykü seçkiniz Şimdi Dönecek Dünya ile okurlarınızla yeniden buluştunuz. Nasıl bir iki yıl geçirdiniz? Yeni belgeselleriniz oldu mu mesela?

Burçe Bahadır: Deliliğe Bir Zarif Giriş çıktığı sırada köy okullarında zor şartlar altında okuyan çocukların hikâyesini çekmeye başlamıştım. Yedi bölgedeki farklı köy okullarına gidiyor, çocuklarla tanışıyordum. Daha sonra Annemin Savaşı isimli bir belgesel çektim. Belirli aralıklarla Bosna, Azerbaycan ve Gagauzya’daydım. Deliliğe Zarif Bir Giriş çıktıktan birkaç ay sonraydı yanlış hatırlamıyorsam.  Kıraathane İstanbul Edebiyat Evi’nin İsveç’te üç kurumla ortaklaşa başlattığı bir programa başvurmuştum. Türkiye’den her yıl iki yazar Gotland adasında bir yazar evinde misafir ediliyor. Oradan burs alınca 2023 yazının üç haftasını Baltık Denizi’nin ortasındaki bu küçük adada geçirdim. Çekimlerin bir kısmı bitmişti. Kurguya hazırlanmak, farklı ülkelerden yazar ve çevirmenlerle tanışmak, sadece kendimle üç hafta geçirmek için çok iyi bir fırsat oldu. Gotland’a gitmeden önce İletişim Yayınları editörü Emre Bayın’dan beni çok mutlu eden bir mesaj almıştım. Bir yandan da yeni kitabın çalışmalarını yaptım. Dosya zaten hazırdı aslında ama orada üzerinden geçtim.  Mart 2024’te de Şimdi Dönecek Dünya çıktı.

AK: Deliliğe Zarif Bir Giriş farklı sınıflardan gelen karakterlerin hikâyeleriyle daha gözleme dayalı, bu anlamda daha dışardan yazılmış öykülerdi. İkinci öykü seçkiniz ile birlikte daha içe dönük, daha içerden bir yerden öykülerin yazılmış olduğunu hissettim. Hatta –bu bir hissiyat– otobiyografik unsurlar söz konusu olabilir mi diye düşündüm. 

BB: Doğru hissetmişsiniz. Kitabın ilk üç öyküsü çok uzun zamandır dosyamda bekliyordu. Biraz da ailemin hikâyesidir. Epeydir 12 Eylül’ü bir çocuğun gözünden anlatmayı istiyordum. Haberlerin, siyasetçilerin, bilirkişilerin aldığı bir gerçeklik, o saf sahicilik ilgimi çekiyor. Olayın tam özüne ama başka bir dünyadan bakar gibi. Sislerin arasında ama asıl hikâyeyi yine de pirüpak görebilmek gibi.

AK: Şimdi Dönecek Dünya’nın ilk öykü seçkinizden farkının ne olmasını istediniz? Sizi masanızın başına öyküler yazma adına tekrar oturtan odak meselelerinizi merak ediyorum. 

BB: Genellikle gerçeğin peşindeyim.  Sahici duyguların… Bir insanın başına gelen küçük büyük herhangi bir olayda nasıl davrandığına, ne hissettiğini yansıtma şekline meftunum. Bir çocuğun savaşta asker annesini mutlu edebilmek için eve su getirmesi, farklı bir zaman ve coğrafyada başka bir çocuğun darbenin ne olduğunu anlamaya çalışması, ölüme yakın bir babanın hissiyatı, bir diğerinin hayatta kalma çabası ya da bu kadar büyük meseleler olması da şart değil misafirliği birazcık daha uzatabilme arzusu, kız kardeşlerin çekişmesi… İnsana ait her duygu beni masa başına oturtabilir, dünyanın başka bir yanına götürebilir. Uzmanların ve politikacıların ulaşamadığı bir hayatın ve tarihin izindeyim. Sadece onu yaşayan o insanla baş başa kalabilmek. Arada kimse olmadan o duyguyu anlayabilmek ama “duygusuzca” anlatabilmek. Tabii bunu yaparken öykü evrenine ihanet etmeden, dili layığıyla kullanabilmek. Her öykü kişisinin kendi kelimelerini aramak, bulmak, silmek, yeniden yazmak. Başka bir hayatın içine girip yabancı zannettiğim birini hissedebilmek.

AK: Kitabın ilk üç öyküsünü tek bir hikâye olarak çıkıyor karşımıza. Hem sıralı öyküler olması hem de bir dönemi, arka fonda aile, toplum, siyaset açısından yansıtması  önemli. Geçmiş zamana dönük olarak çocuk gözüyle anlatılması öykülerin ana teması adına güzel bir detay. Bir tür kaybedilmiş zaman yansıması olmasına rağmen sertliği gitmiş, sivri köşeleri törpülenmiş, yumuşatılmış. Kitabın ilk üç öyküsünün önemli dönemeçlerini, yazılış reflekslerini konuşursak eğer, ne söylemek istersiniz?

BB: 12 Eylül darbesinde yedi yaşımdaydım. Öncesini ve sonrasını bazen hayal meyal hatırlıyorum. Bazen de mıh gibi kafamın bir köşesinde duruyor kimi sahneler. Sanki bir sisin etrafında çok berrak film kareleri bunlar. Dediğim gibi ailemin hikâyesi biraz. Ama öykü gerçekliği başka bir şey tabii. Zihnime belki yalan yanlış belki de yetişkinlerden daha gerçek kazınmış olayları anıdan çıkarıp öykü haline getirmeye çalıştım. Çocukluk tuhaf şey. Sizden gizleseler bile bir kaş hareketinden, söylenen küçük bir sözden varabiliyorsunuz gerçeğe. Üstelik yetişkinlerden çok daha süratli yapabiliyorsunuz bunu. Bir başka tuhaflığı ise, biz yetişkin olduğumuzda çocukluğun bu büyüsünü unutuyor ve yine onlardan gizlemeye çalışıyoruz bir şeyleri. “Çocuk insanın atasıdır” der ya şair. Aslında hakikati anladığımız ve hissettiğimiz tek zaman dilimi, çocukluğumuz. En bilge olduğumuz anlar. Gizleme ihtiyacı duymadan her şey olabildiğimiz. Bencilliğin, sevginin, bonkörlüğün ve cimriliğin çağı. Hem cehennem hem cennet. Hem bilgeyiz hem saf. Hem kurnaz hem dürüst. Bir çocuk ne olursa olsun umudunu kaybetmez. Yarın yeni bir gün geleceğini bilir. Belki de bu yüzden en acı anlar bile bir çocuğun zihninde yumuşayıp törpülenebilir. Korkunun ve acının insanların yüzlerine sindiği bir zamanı sadece bir çocuk iğde ağaçlarıyla birlikte hatırlayabilir. İşte bu yüzden savaşı, barışı ve tarihi bu en bilge çağdan anlatmak lâzım gelir diye düşünürüm.

AK: 80’lerde Ankara. Şehir ve mekanlar adına bu da ilk üç öykü itibariyle önemli bir unsur olarak var. Hep İstanbul ve İstanbul’daki olaylar odak nokta olarak belirlenmiştir. Fakat 80’lerde Ankara’nın semtlerinde, sokaklarında yaşananlar, siyasetin de kalbinin attığı yer olarak önemli. Bir şehri en çalkantılı fakat en sancılı, ağrılı geçirdiği dönemle sevgiyle anlatmak, hatırlamak konusunu konuşmak istiyorum sizinle. Yaşanan hikâyeleri öne çıkarmak adına Ankara neden İstanbul kadar sevilmez ya da Ankara’yı sevmek neden zordur?

BB: Dışarıdan gelene göre Ankara sıkıcıdır. Haklıdırlar da. Gezilecek yer azdır. Akşam on oldu mu sokaklar boşalır. Trafik hep aynı saatte coşar çünkü şehir hep aynı saatlerde yaşar. Askeri bir kamp gibi biraz. Ne metropoldür ne kasaba. Benim Ankara’m başkadır. Tıpkı diğer Ankaralılar gibi. Şimdi karşıdan karşıya geçmenin epeyce zor olduğu Meclis’in karşısındaki bir apartmanda büyüdüm. Dut ağaçlarının arasında. 80’lerin ruhuna inat caddemizin ve apartmanımızın adı Güvenlik’ti. Biz çocuklar, çok da güvende olmadığımızı hisseder ama dutlarla, iğdelerle, kedi yavrularıyla oyalanırdık. 90’lı yıllarda en iyi müziği biz dinledik öğrenci halimizle. Çok iyi gruplar, müzisyenler, tiyatrocular Ankara’dan çıktı, sınıf arkadaşlarımızdı. Kitaplara, tiyatrolara hakkını verir Ankara. Böyle güzellikleri var. Galiba sıkıcı bir şehir olduğu için sanata verebildik kendimizi. Ankara bizi kendisiyle oyalamıyor, trafiğiyle ya da güzelliğiyle meşgul etmiyor. Kafamız rahat. 80 ihtilalinin Ankara’daki farkı şuydu: Burada kolunuzu kime çarpsanız akrabası milletvekilidir, komşusu savcıdır, arkadaşı bakandır. Siyasetle bir bağı muhakkak vardır. 80 ihtilali bir jenerasyonun kaybolmasına yol açtı. Öldüler, küstüler, vazgeçtiler. Yenildik. Gençler yenilince ülke de topyekûn kaybeder. Sağcısı, solcusu, dindarı, seküleri. Bir ülkede yaşıyorsanız tek başınıza kazanmak mümkün değil. Güneş Kızıl Doğacak öyküsünde anlatmak istediğim buydu. Daha doğrusu çocuk aklımla o hikâyeden çıkardığım sonuç buydu. Bunca acı ne için yaşandı? Bunca insan neden öldü?  Tanıdığı olanların her türlü garabetten rahatça kurtulabildiği bir şehirdir Ankara. Geride kalanlar hayal oldu.

AK: Sosyal yapısı, sınıfı ya orta ya da orta düzeyin altında insanların öyküleri ile devam ediyor kitap. Başlarındaki önemli bir sağlık sorununu mesela ele alma şekillerden tutalım da, bu meseleyi anlatırken koltukta oturma biçimlerine, ayaklarındaki terliği parmak uçlarında sallamalarına kadar bu sınıfı ince detaylarla çok iyi gözlemliyor olmanız sizin öykülerinizin en önemli tarafı. Bir de şunu düşündüm; orta sınıf yansımasının en iyi karşılık bulduğu yer; ev. Evlerin içi. Öykülerinizi bu yönüyle de konuşmak isterim.

BB: Evler, insanların kendilerini en rahat hissettikleri siperleri bir nevi. Özellikle belli bir sınıfı içermiyor bence. Bir insanla sokakta konuşmak başka, onun evinde misafir olmak başka. Bakışı, duruşu bile değişir. Çekimleri evlerde yapmayı tercih ederim. Güvende hissedip açılmaları kolaydır. Evdeki eşyalardan, eşyaların yerlerinden, resimlerden nasıl bir hayat yaşadıklarını, o evde ne kadar varlık gösterebildiklerini, zevklerini, kederlerini anlayabilirsiniz. Bir insanın evini görmeden onu gerçek anlamda tanımak zor.

AK: Kitaptaki son öyküyü de atlamaksızın konuşmak istiyorum sizinle. Kızlar söz dinlemezse nasıl dönecek dünya? Bu öykünüzü hastaglerle ilerlediği için hem biçim olarak konuşmak istiyorum hem de bu öykünüz odağında tüm öykülerinizdeki kadın varlığını, coğrafyamızda kadının yerini de konuşmak istiyorum. Çünkü bu konuda çok hikaye var sizde ve çok birikim. Kadınlar söz dinlemezse niye dönmeyecek ki dünya? Cezaevi çekimlerinde tanıştığım genç bir kadın anlatmıştı. Çıkalı epey oldu, ara sıra hâlâ görüşürüz. Aslında hayat hikâyesi çok daha karmaşık ve acıydı ama diyoruz ya öykü başka bir gerçeklik. Anlattıklarının aynısını yazsam böyle saçmalık mı olur diye düşünürdünüz. Hikâyenin aslı gerçekçi değildi. 90’lı yıllarda yaşanmıştı. Önce asıl zamana uydum. Ama ne olduğunu anlayamadığım bir terslik vardı. O hâliyle ekledim dosyaya sonra biraz daha zaman istedim. İçime sinmemişti. Öyküyü bugüne taşıdım. Öncelikle farklı versiyonlarının hâlâ yaşandığını biliyoruz. Diğer sebebi ise, yüzyıllardır kadınların peşini bırakmayan bu hikâye, başka dünyalara ulaşmanın bu kadar kolay, görünmenin ama aynı zamanda kaybolmanın da mümkün olduğu bir çağda nasıl yaşanırdı? Soru buydu. Kelimelerin yazı karakteri ile sınırlandığı, emojilerle anlaştığımız bir dönemdeyiz. Mağaralardaki duvar yazıları bile daha yaratıcıydı. Bunca imkândan sonra emojilere, hashtaglere ihtiyaç duymamız beni şaşırtıyor.  Zamanın ruhunu başka türlü açıklayamazdım sanki. Yüzyıllardır var olan bir kadın sorunu, hâlâ çözülemeyen, belli ki çözülmek istenmeyen bu çıkmaz, bize dünyayı dümdüz eden bir cep telefonuna nasıl sığar? Ne olur? Diğer soru da buydu.

BB: Kadınlar söz dinlemezse aslında daha güzel dönecek ama bildiğimiz yöntemle değil. Dünya buna cesaret edemiyor bir türlü.  En çok da bizim buralar. Kadın cinayetlerini ve ardından anneleriyle birlikte yaşayan çocukları çekmek için cezaevine gittiğimde benim de dünyam değişti. O gün bugündür her dakika bunu anlatmak istiyorum. Evet, elbette hepimiz biliyoruz. Kadın düşmanlığının sonuçlarını feodal bir zihniyetin kırıntıları olarak şehirlerde, köylerde, trafikte, markette, sosyal medyanın ucunda hepimiz şöyle böyle yaşıyoruz. Hiçbirimiz tam eşit bir hayata erişebilmiş değiliz zaten. Her kadın her gün cinsiyetçilikle karşılaşıyor, ama küçük ama büyük. Dünyanın bildiğimiz gibi ilerlemesi için kadınlar doğuracak. Doğurması için erkenden evlenecek. Bekaret kutsal olacak ki ana baba kızının başını bağlamak için telaşlanacak. Kadın evden çıkmayacak ki ev işleri rahatça yapılacak. Yapılacak ki erkekler özgürce dışarılarda takılsın. Töreler uydurulsun ki ceza da ağır olsun. Öldürülsünler ki başka hiçbir kadın karşı koymaya cesaret edemesin. Kadınlar eşit yaşam hakkına kavuşsun da öncesinde dünyanın yanmasında, durmasında bir sakınca yok. O da bir gün başka türlü dönmeyi öğrenecek.

AK: Erkeklik meselesinin de öykülerde batıdan doğuya nasıl davranış değiştirdiğini de okuyoruz. Mesela ilk üç öyküdeki dayı son derece naif. Baba da öyle. İyi hatırlanıyorlar. Fakat doğuya doğru kayıldıkça veya sosyal sınıf olarak ibrenin altına inildiğinde erkeklik başka bir algıya dönüşüyor. Her iki durum da kadınların hayatını etkiliyor ama bambaşka yerlerden, öyle değil mi?

BB: Erkeğin doğusu batısı olmaz. Sınıfı da olmaz. Siz söyleyene kadar böyle bir şeyin de farkında değildim açıkçası. İlk üç öykü benim, sondaki ise Şükran’ın hikâyesi. Daha doğrusu hikâyelerin birer parçası. Şükran epeydir dosyamdaydı. Deliliğe Zarif Bir Giriş’ten bile önce. Ama dediğim gibi bir türlü ne yapacağımı bilemiyordum onunla. İlk üç hikâye de hep aklımdaydı. Bu dosyada buluşmaları tesadüf oldu. Amerikalı, İsveçli, İspanyol, Alman, Fin, İranlı, İngiliz… Pek çok kadınla bu konuda konuşma imkânım oldu zaman içinde. Kendi kişisel hikayelerinde hepimizin bildiği anılar var. Sadece bazıları kanunlarla biraz daha fazla korunabiliyor. İsveç, kadın cinayetleri açısından Avrupa’da en yüksek orana sahip. Tabii en önemli sebebi, kadınların şikayetlerini hemen rapor etmeleri. Bizim gibi sırtını pışpışlayıp eve göndermiyorlar ama neyse o başka bir konu zaten. Ama en nihayetinde İsveç’te de kadına şiddet oluyor mu, oluyor. Erkek her yerde erkek. Dünyanın en gelişmiş ülkelerinde dahi mizojini var. Geçmişin en fena mirası bu bize, bütün dünyaya. Ben babadan yana şanslıydım. Yine de iyi evlerde ne kötü babalar, kötü evlerde ne iyi babalar var. Eğitimle, sosyal durumla da pek açıklayamıyoruz bunu. Bir de şöyle bir durum var tabii, Şükran’ın babası da aslında kızının iyi olmasını istiyor. Ama bütün bildiği o güne kadar öğrendiği töreler. Belki zayıf, belki öyle biliyor, belki kızının iyiliğinin böyle olacağını sanıyor. Feo Aladağ’ın yazıp yönettiği Ayrılık isimli bir film vardır. Sibel Kekilli kocasından ayrılıp Almanya’daki baba ocağına dönmüş genç bir kadını, Settar Tanrıöğer babayı oynar. Abileri Umay’ı dövdüğünde babanın yere düşmüş kızına baktığı bir sahne vardır. Umay acı çektiği için üzgündür ama bu yapılmazsa kızının yoldan çıkacağını, başına kötü işler geleceğini düşünür ve onu yerden kaldırmaz. Babanın yüzünde acıyı, üzüntüyü ama “hak etti” bakışını görürsünüz. Şükran bana babasını anlatırken aklımda Ayrılık filminin bu sahnesi oynuyordu. Erk ne kadar baskın olursa kimi erkekler de o kadar ezilebiliyor. O erkeğin de bilgisi, aklı, gücü yeterli değilse “Erk”in istediği çizgiye uymak zorunda hissediyor kendini. Hele bir de kanunlar kadını korumuyorsa zaten kendilerini sorgulamıyorlar bile.

AK: Son dönemlerde belgesel çalışmalarınız olacak mı veya halihazırda oldu mu? Belgesel çalışmalarınızdan da biraz bahsetmek isterseniz sevinirim.

BB: Annemin Savaşı isimli bir belgesel çektim. Bosna, Azerbaycan ve Gagauzya’da idik. Moldova’nın Sovyetler’den ayrılma sürecini yaşayan kadınlarla birlikteydim. Bosna’da Srebrenitsa anneleri ile görüştüm. Daha sonra Foça’ya giderek savaş sırasında Sırp köylü ve askerlerin tecavüzüne uğrayan Boşnak kadınlarla konuştum. Saraybosna’da askerlik yapan dul bir anne ile o yıllarda yedi yaşında olan kızı Nejra’yı dinledim. Karabağ savaşını, göçleri, bir gecede değişen hayatların hikâyesini kameraya aldık. Acının, mücadelenin, yeniden ayağa kalkabilmenin pek çok çeşidi var. Her biri kendi yolunu anlattı. Öğretmenken çocuk bakmak için Türkiye’ye gelen kadınları, savaşta tek başına evde ya da yollarda kalan çocukları, anneleri dinledim. Bu hikâyelerin peşindeydim. Şimdi programın kurgusundayım.

AK: Dünya gündemi yaşanan olaylar bazında birçok olumsuzlukla dönmeye devem ediyor. Umudunuz var mı?   

BB: Savaşta annesine su getirmeye çalışan kız çocuğu bugün meslek sahibi bir kadın. Şükran bütün ailesinden kurtuldu, kendine istediği gibi bir aile yarattı. Aşılar bulundu. Savaş suçluları yargılandı. Sıcak suyumuz var.  İnsan ömrü uzadı.  Dutlar hâlâ lezzetli. Hayat öyle bir şey ki gerçekten açmaz dediğin çiçek açıyor. Sürprizli olduğu için bu kadar güzel. Boşnak kadınlara, bunca acı çektikleri topraklarına neden geri döndüklerini sormuştum. Pek çoğu Avrupa ülkelerinden davet almış. Mladic’i ve diğer savaş suçlularını yargılatmak, böyle bir savaş bir daha olmasın diye yaşadıklarımızı tüm dünyaya duyurabilmek için diye cevap verdiler. Onlar hâlâ direnirken ben nasıl umudum yok derim. Direniş varsa umudum da var. Ayrıca her dakika umutlu olmamız da şart değil. Keyfimiz yerinde olsun yeter.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Scott Fitzgerald’dan yazarlara öğütlerOggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Jeff Minick

5 Mayıs 2025

Böyle Bir Politik Ortamda Akıl Sağlığı..

Amerikan halkını böylesine derin bir mutsuzluğa sürükleyen bir diğer önemli etmense medyanın kullandığı nefret söylemi, yaratılmasına öncülük ettiği olumsuz siyasi atmosfer ve yol açtığı ön yargılar. 2002-2015 yılları arasında Ulusal Ruh S..

Devamı..

Büyümenin Sancısı, Hayallerin Haritası..

Işıl Kızılırmak

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024