Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

15 Ocak 2021

Şiir

Büyük Şiirin İzinde: Yakup Yaşa’nın “Fransız Şiiri Antolojisi” için Kısa Değerlendirme

Şerif Mehmet Uğurlu

Paylaş

1

0


Fransız Şiiri Antolojisi kapağında belirtildiği gibi "Orta Çağdan günümüze" kadar geçen sürede -destanları saymazsak- sekiz asırdan doksan tane şairin sözlerini aktarmak gibi son derece meşakkatli, sabır isteyen bir çalışmayı kapsıyor.

Batı edebiyatı içinde en etkin medeniyetin hangisi olduğu hep tartışılagelmiştir. Bu soruya yanıt arayanlar kimi zaman nicelik yönünden kimi zaman da kuramsal verimlilik açısından bir karşılaştırmaya gidip farklı yanıtlar bulmuştur. Bazen de bu tartışmaya yalnızca edebiyat üzerinden değil de diğer sanat dalları arasında bir mukayese kurularak daha geniş ölçekte yanıt aranmıştır. Ancak şurası kuşkusuz ki ülkemizde Tanzimat Dönemi’nden başlayarak modern anlamda sanatın kavranması ve uygulanması sürecinde aydınların ve sanatçıların en çok rol model aldığı toplum Fransızlar olmuştur. Bu kimi zaman müspet kimi zaman da menfi bir benzeşim çabasına dönüşmüştür tarihimizde. Hatta bu durumun bazı edebî eserler ile kendine yönelen bir parodisi bile olduğunu biliyoruz. Halk ağzında ‘gavur’ deyince atfın bir Frank meşrebini, halini, edasını hedef alması bundandır. İmparatorluk coğrafyasında halkın ‘öteki’(!) ile kurduğu ilişki az yahut nadir ifadeleri ile karşılanamayacak kadar çoktur aslında. Ve ‘gavur’ lafzındaki din yahut ulus farkını aşan bir boyuttaki dışlayıcı refleks imparatorluğun tebaası içindeki azınlıkları hedef almaz. Gider, karikatürize edilmiş bir Fransız tiplemesini bulur! Burada sosyolojik açıdan irdelenmesi gereken farklı olgulardan bahsedilebilir. Ancak ben konumuzu da aşan bu tartışmanın cevaplarının beş yüz yılı aşan toplumsal ve diplomatik ilişkilerin parametrelerinde aranması gerektiğini söyleyerek burada nokta koymak istiyorum.

Avrupa’nın kalbini tanımlayan ve günümüzde sadece sanat alanında değil üstelik estetik zevklerle yakın ilişki halindeki başta moda, kozmetik sanayi vs. ile ön planda olan bu medeniyetin katettiği yolu bilmek kuşkusuz önemli. Günümüzün global dünyası içinde dil hükümranlığında bayrağı kaptırsalar da edebiyatın dönüştürücü gücüne dair aranan yanıtlar hala bu edebiyatın sandığında saklı gibime geliyor. Burada da kuşkusuz bunları derli toplu bulma ihtiyacından söz edilebilir. İşte buna hizmet eden bir çaba da yakın zamanda akademisyen Yakup Yaşa’nın hazırlamış olduğu ve İkaros Yayınları’ndan çıkan Orta Çağdan Günümüze Fransız Şiiri Antolojisi ile geldi. Bu çalışmayı bir antoloji hazırlamanın başlı başına emek isteyen değerli bir çaba olmasını saymazsak, iki açıdan başarılı bulduğumu en baştan söylemek istiyorum. Bunlardan ilki zaman kapsamını oldukça geniş tutarak, okuyucuya fikir vermesi açısından geniş bir perspektif sunması… Üstelik bunu sadece  –mış gibi yaparak geçiştirmeden, erken dönem eserlerinden de oylumlu bir halde bahsederek yapıyor olması. Diğeri de antolojinin doğal kapsamı dışında son bölümde yer verilen poetik sözlük, dönem ve akımlar hakkında bilgi veren kısa bölümler, Fransızca ve Türkçe olarak karşılaştırmaları yapılan ve örneklerle zenginleştirilmiş söz sanatları ekleri. Ek bölüm ana başlığı altında sunulan bu otuz sayfalık kısmın kitabı bir seçki sunmanın sınırlarından daha üst bir boyuta taşıdığını söylemeliyim. Akademik olarak da araştırmacıları tatmin eden bu anlayışın daha da yaygınlaşması gerektiğini düşünüyorum.

Yaşa tarafından hazırlanan bu seçki, Orta Çağ’dan itibaren 20. yüzyıla kadar uzanan süreçte doksan şairden dört yüz şiire ev sahipliği yapıyor. Her asrın genel görünümüne ilişkin kısa bir girişin ardından bizleri şairlerin biyografileri ve şiirleri karşılıyor.  Altı bölümün içinde Fransa tarihinde önemli görülen bazı vakalar da ayrı birer alt başlık içinde verilerek okur bilgilendirilmeye çalışılmış. Böylece standart bir okurun sıfırdan başlayarak dönem ve verimi ile ilişki kurabilmesi kolay kılınmış diyebilirim. Yani, örnek vermek gerekirse tarih okuması yapmayan ama şiirle alakalı bir okur, bu eseri eline aldığında okuma kondisyonunu kesintiye uğratacak gedikler kapatılmış. Kitabın içinde biyografik görselleri saymazsak elli altı adet fotoğraf ve resimden oluşan görsel bulunuyor. Kitabın sonunda bunlara ilişkin bir görsel kaynakça da ayrıca paylaşılmış. Dönem dokusunu, motiflerini anlamak için, bunu günümüzün görsel algısını göz ardı etmeyen bir hareket sayabiliriz.

Diğer pek çok batı medeniyeti gibi Orta Çağ içinde bugünkü Fransa topraklarındaki toplumunda sanatla kurduğu ilişki kilisenin dogmatik esaslarına göre şekil buluyor. Orta Çağ alt başlığı içinde Yakup Yaşa’nın seçtiği altı ozan ve iki destan anlatısında bunu rahatlıkla görebiliyoruz. Rutebeuf, Deschamps, Villon gibi isimlerin yanında ismini feminist franksiyonlarda ve bazı sanat platformlarında da duyabileceğiniz Christine de Pisan da yer almış. Din, soyluluk, gibi güçlü kanonların etkisinde lirik ve didaktik tonu yüksek şiirler kaleme alınmış. Şövalye ahlakının egemen olduğu derebeylik sistemi içinde savaş, kahramanlık gibi temaları da okuyabiliyoruz. Genel olarak, bireyselliğin olmadığı bir çağda bile olsa kişinin ölüm ve unutuluş karşısındaki korkusunu güçlü bir şekilde hissetmek insanda buruk duygular uyandırıyor. Charles d’Orléans’ın Kim, Ne, Nasıl, Kime, Niçin? isimli şiiri ile François Villon’un ünlü eseri Asılmışların Baladı bence bu bölümün dikkat çeken şiirleri arasında geçiyor:

“…Eğer kardeş diyorsak size, bari siz, / Kanun katlimize ferman yazdı diye, / Hor görmeyin bizi.  Hem, bilirsiniz, / Herkes akıllı uslu olmayabilir öyle; / Mademki ölüp gitmişiz bir kere, / Meryem oğlu İsa’ya dua edin de, / Acısın da merhamet etsin bize, / Cehennem azabından korusun bizi. / Bizler artık ölüyüz, acıyın hâlimize; Yalvarın Tanrı’ya da, bağışlasın bizi!”   F. Villon / Ballade des Pentus  (s.35)

Fransız Şiiri Antolojisi ilerleyen sayfalarda Rönesans Dönemi olarak adlandırılan 16. yüzyıla odaklanıyor. Burada sekiz şairin eserlerini ve hayatını okuyoruz. İlave olarak da kendi dönemlerinde Latin şairlerden etkilenerek oluşan ve La Plèiade olarak tarihe geçen Fransız dilinin millileşmesinin öncülerinden yedi şairin öyküsünü okuyoruz. Avrupa’nın kabuk değiştirdiği bir dönem olarak görebileceğimiz Rönesans Döneminin ne denli önemli olduğu hepimizin okul hayatından aşina olduğu bir gerçektir. Coğrafi keşiflerle hareketlenen Avrupa içinde dinamik bir gelişim süreci yaşanmış ve bunun sanat alanında da yansımaları görülmüştür. Özellikle İtalyan yarımadasında şekillenen bu gelişim Fransız aydınları ve yönetim hayatını da değişime gebe bırakmıştır. Şiir alanında Yunan ve Latin klasiklerinin odağa alınıp bunun üzerinden çalışmalara imza atılmıştır. Yakup Yaşa’nın kitaptaki ifadesiyle “Rönesans Orta Çağ anlayışından vazgeçiş, özgün Grek ve Latince metinlere dönüş hareketi” olarak tanımlanır. Yazarın yer verdiği ve aralarında Ronsard gibi isimlerin de olduğu ‘La Plèiade’ hareketinin henüz 1500’lü yıllarda Fransız dilini korumaya yönelik manifest bir harekete imza atması bize bir karşılaştırmanın da kapısını aralıyor. Bizim aydınlarımızın düşünsel arka planı ancak 1800’lerin sonuna tekabül eden, dil ve kültür alanında yeni yeni tartışmaya başlaması ile buradan kıyas yapıldığında aradaki üç yüz senelik farkın faturası nereye yahut kime çıkarılmalı varın siz düşünün.  

 Anadolu ve Yunan mitolojisi, Kutsal Kitap atıflarının yoğunlukla hissedildiği bu dönem şiirlerinin arasında kitapta öne çıkan örnekler arasında Pierre de Ronsard, Agrippa d’Aubignè, Joachim du Bellay geliyor.

“…Varsın koruluklarında sürekli / Dolaşsın serseri âşıklar sürüsü, / Satyruslar ve Orman Perileri, / Irmak tanrıçalarının kabusu...” Pierre de Ronsard / Ala forèt de Gastine (s.53)

“…Şeker beyazdır, ve atınca ağzımıza, Tadı güzel, ancak boya cila ile bezeli; / Arsenik daha beyaz, ama aldatır rengi, ölüm saçar, içen iflah olmaz bir daha.” Agrippa d’Aubignè /  Auprès de ce beau teint… ( s.75)

17. yüzyılda Fransa mutlak monarşi içinde parlak yıllarını yaşıyordu. Çoğumuzun adına tarih kitaplarından aşina olduğu XIV. Louis’nin yetmiş küsur yıl Fransa tahtında kaldığı ve egemen biçimde sosyal hayattan politikaya, bürokrasiden sanata şekil verdiği bir dönemdi. Bu yılların sistematiği, sanat hayatına da sirayet etmiş ve Klasisizm olarak bildiğimiz yapıtların genel olarak bir forma sadık kaldığı ve sanatçıya yüksek bir görev misyonu yükleyerek yapıtla arasına mesafe koymasının beklendiği bir anlayış belirdi. Yine de bunun ruhsuz bir sanat anlayışından ziyade daha steril bir aurayı hedefleyen ve ülküsel bir anlayış olduğu kanısındayım. Yaşa’nın kitapta yer verdiği şekliyle sarayda oluşan bu yeni anlayışa göre gerçek sanatçı, söz ve davranışlarında samimi, sanatına olduğu kadar, topluma da saygı duyan kişi demekti. Böylece "Klasik yazar, onurlu insanlar için yazan onurlu insandır" tanımı ortaya çıktı. Sistem ve misyon yüklemeye güdümlü bu çağın bir verimi de aynı anlayışın kurumsal bir yansıması olan Fransız Akademisi’dir. 1634-1635 tarihleri arasında kurulan akademi hakkında okurlar antoloji içinde bilgiler bulacaklar. Kurulduğu tarihten itibaren ülke edebiyatının lokomotifi olarak addedilen bu yapı daha sonraları hep örnek alındı. Bu dönem sadece şiir için değil tiyatro ve oyun yazarlığı açısından da Fransızların çok güçlü olduğu bir dönemdi. Corneille, Racine, Molière gibi klasik oyun yazarları bu çağın evlatları arasındadır.

1700’lü yıllara gelindiğinde Fransız İhtilâli ülkeyi olduğu kadar tüm Avrupa’yı etkileyerek ulus devlet modelinin geliştiği bir döneme kapı araladı. Fransa bu aydınlanma çağında diğer toplumları da etkileyerek güçlü bir model olmuştu. Bu dönem bence politika ve aşkın çağıydı. Zira Romantizm akımının tepkisel hareketlerinin de hissedildiği bir dönemdir. Yüz yıl öncesine gittiğimizde Güneş – Kral olarak tanımlanan mutlak hükümdarın selefinin kellesinin giyotin sepetine yollandığı ve düşünsel travmaların güçlü şekilde algılandığı aralık olarak görebiliriz. Bu yüzden hala güçlü figürlerle anılıyor. Diderot, Voltaire, Rousseau, Robespierre gibi politik ve düşünce insanlarının arasında şiirin biraz sönümlendiği görülüyordu. Fakat daha sonraki iki asır boyunca ivmelenecek olan macerasında bunu şiir için bir soluklanma zamanı olarak pekâla sayabiliriz. Yakup Yaşa’nın seçtiği şiirler arasında ilgili yüz yıllar için on beş sanatçının şiirlerini görebilirsiniz. Şiirlerin tinsel atmosferi çeviride kelime seçimleriyle daha önceki dönemlerden belki daha güçlü şekilde ayrıştırılabilirmiş diye düşünüyorum ama yine de çoğu Türkçede güçlü etkiler hissettiren bir okuma oldu benim için. Aralarında Mathurin Règnier’nin Gülünç Şairler’i, Girard de Saint-Amant’ın Miskin’i, Jean-Baptiste Rousseau’nun Kıtalar’ı özellikle beğendiklerim arasında oldu. La Fontaine’in meşhur fabl şiirleri de okuduğum diğer çeviriler göz önünde tutulduğunda olumlu bir izlenim bıraktılar.

 “…Neyse, asıl konumuza dönelim şimdi, / Ey şiir, bize aynı zırvalıklardan mırıldan: / Haber ver şu soysuz şair tayfasından, Sahte şiirleriyle ortalıklarda gezinen, Aç kalınca da, göz dikip elinizdekine, Sığırcıklar gibi saldırırlar birbirlerine…” M. Règnier / Poètes ridicules (s.84)

“İllallah edip tembellik ve can sıkıntısına, / Çalı çırpı demeti bir yatakta dalıp gitmişim, / Pestili çıkmış bir tavşana benziyorum, / Ya da deli dolu, kaygılı bir Don Kişot’a.” G. Saint-Amant / Le Paresseux (s. 97)

“…Olgun yaşta ise başka bir dert; / Bir hırs kaplar içini, / Zenginlik, şan şöhret, / Aile derdi, allak bullaktır zihni. //  Hor görüp kaçarlar yaşlandı mı, /  Huysuz, öfkeli, hasta, yok mecali, / Öksürük, taş, kum, gut ve balgamı, / Çepeçevre kuşatır yaşlı hâlini // Bütün bunlar yetmiyormuş gibi, / Bir efendi tepesine çökerek, / Alır canını, ne bir dua ne yaş dökeni; / Doğmanın bedeli buymuş demek!” Jean-B. Rousseau / Stances (s.120)

"Şiirin altın çağının yaşandığı dönem" diye bir tanımlama 19. yüzyıl Fransa’sı için çok uygun bir ifade olur diye düşünüyorum. Yakup Yaşa’nın hazırladığı Fransız Şiiri Antolojisi içinde en geniş bölüm doğal olarak bu döneme ayrılmış. Yaşa kitapta, bu çağın geride kalanlar gibi tek bir özelliğiyle tanımlamanın mümkün olmadığını söylüyor. Yazar haklı doğrusu. Gerçekten de Romantizm, Realizm, Sembolizm ve Parnasizm gibi güçlü ekollerin ve Hugo, Baudelaire, Verlaine, Rimbaud, Mallarmè, Prudhomme, Musset, Valmor gibi majör sanatçıların içinde bulunduğu bu efsane zaman dilimi hala yarattığı atmosfer ile ilgi çekiyor. Verimlilik açısından belki sadece Rus yazınının karşısına çıkmaya cesaret edebileceği bu dönem içinde Yaşa tarafından otuz bir sanatçının şiirleri bu antoloji içinde yer buluyor. Benim ilk kez okuduğum ve ilginç bulduğum iki çalışma da bu kitapta yer alıyor. Lamartine’in ve Hugo’nun İslam dini ve peygamberi ile Oryantalizm’den uzak içli bir dil ile yazdıkları eserler… Emperyal bir toplum olan Fransızların sömürgeleştirme pratikleriyle hem olumsuz yaklaşımlarına şahit olduğumuz için bu çalışmaları değerli, empatik görebiliriz. Özellikle yakın tarihte radikallerin Paris’te yaşattığı onca katliam sonrası aslında bu eserler iki toplum arasındaki dostluğun mütemmim cüzü olarak işlev görebilir. Bu klasmanda olmasa da kitapta Gautier’in Sultan Mahmud şiiri de okurların dikkatini çekecek cinsten.

Bölümün genişliği yüzünden antolojide altını çizdiğim bütün şiirlere yer vermek güç. O yüzden bir bölümünü sadece ismini anmakla yetineceğim. Bunlar arasında Desbordes-Valmore’un Kurumuş Çelenk, Lamartine’in Göl, Alfred de Vigny’nin Kurdun Ölümü, Hugo’nun Hicret’in Dokuzuncu Senesi, Alfred de Musset’nin Hayal, Thèopile Gautier’in Albertus, Baudelaire’in Albatros ve Balkon Banville’in Yaz, Sully Prudhomme’un Aşkın En Güzel Anı, François Coppèe’nin Kuşların Ölümü, Paul Verlaine’in Yine de, Şiir Sanatı ve Duygusal Muhabbet, Arthur Rimbaud’nun Sarhoş Gemi ve Vadide Yatan, Jean Morèas’ın Uçsuz Bucaksız Ovada şiirleri sıralanabilir.

Antolojinin son bölümü ise geçtiğimiz yüzyılın şairlerine ayrılmış. Bu bölümde sizleri otuz şairin şiirleri karşılıyor. Bilindiği gibi 20. yüzyıl büyük savaşların dünyayı kasıp kavurduğu bir dönemdi. Bütün dünyada olduğu gibi savaşların merkez orijini Avrupa kaynaklıydı ve en çok zarar gören yerlerden biri de yine buralar oldu. Özellikle Sanayi Devrimi sonrası elindeki sömürge kolonileriyle refaha eren Fransa II. Dünya Savaşı’nda Nazi Almanya’sı tarafından işgale uğradı. Uzun süren savaş, yıkım ve sonrasındaki ölümler, insan olmak ve yaşam pratiği hakkında sorgulamaları beraberinde getirdi. Sartre, Camus gibi düşünür ve edebiyatçıların Varoluşçuluk felsefesinde, Artaud tiyatrosunda, Sürrealizm’in hakikat ile bağını koparma çabasında, dönemin absürd sanat anlayışında, Dada vs., bu kısa devrenin getirilerinden etkilenmiştir. O dönem kuramsal fizik ve psikiyatri alanındaki büyük gelişmeler de sanatçıların şiir, edebiyat, resim, tiyatro vs. alanlardaki çalışmalarını etkilemiştir. Yakup Yaşa antolojide bunlara çeşitli vesilelerle işaret ederken odağı daha da daraltarak son yüzyılda, Fransa’daki Mallarmè akademisi, Ècole Fantaisiste, Valery’nin pure şiir anlayışı, Soupault ve Breton’un "otomatik yazı" kavramı, Artaud’nun "vahşet tiyatrosu", Prèvert’in oldukça ilginç ‘"ezzetli ceset" kavram ve olgularına kısa kısa yer veriyor. Tüm bunlar geçtiğimiz asrın hareketliliğiyle müsavi arayışlar olarak göze çarpıyor.

Yaşa’nın hazırladığı antolojide en genç isim olma unvanını ise 1920 doğumlu Boris Vian elinde bulundurmuş. Bu son kısımda Prèvert bölümünün gereksiz yere uzatıldığını düşünüyorum. Belki de yazarın kişisel beğenisi biraz ağır basmıştır, bilemiyorum. Okuyucuların özellikle okumasını salık vereceğim şiirler ise Francis Jammes’nin Bir Pipom Var, Guillaume Apollinaire’in Mirabeau Köprüsü, Jules Supervielle’in Yağmur Damlası, Paul Èluard’ın Seni Seviyorum, Louis Aragon’un Elsa’nın Gözleri, Maurice Carême’in Beşik Sallayan Kadın, Jacques Prèvert’in Barbara ve Lèopold S. Senghor’un Siyah Kadın şiirleri diyebilirim.

“Tanımadığım tüm kadınların yerine seni seviyorum / Seni seviyorum yaşamadığım bütün çağlar yerine / Erginlerin esintisi sıcacık ekmeğin kokusu adına / Eriyen karlar ve açan ilk çiçekler aşkına / İnsanların ürkmediği tertemiz hayvanlar adına / Sevmek için seni seviyorum / Sevmediğim tüm kadınların yerine seni seviyorum…”  P. Èluard  / Je t’aime (s.479)    

“…Rüzgâr boşuna dağıtır o kara bulutları / Islak gözlerin gökten daha aydınlıktır / Gözlerin gökkuşağını bile kıskandırır / Ancak bu kadar mavi olur cam kırıkları … // … Ve ansızın koptu kızıl kıyamet bir akşam vakti / korsanların ateşe verdiği kayalıklarda / Denize baktım ışıl ışıl yanıyordu orada / Elsa’nın gözleri Elsa’nın gözleri Elsa’nın gözleri.”  L. Aragon / Les Yeux d’Elsa (s.495)

Fransız Şiiri Antolojisi kapağında belirtildiği gibi "Orta Çağdan günümüze" kadar geçen sürede -destanları saymazsak- sekiz asırdan doksan tane şairin sözlerini aktarmak gibi son derece meşakkatli, sabır isteyen bir çalışmayı kapsıyor. Yakup Yaşa çok zor ve cesaret isteyen bir işi sırtlamış doğrusu. Pek çok benzemez şairi farklı bir dile çevirmeye çalışmak yürek isteyen bir çaba… Yazının başında söylediğimiz gibi antolojinin sonunda ek bölüm başlığı altında şiir sanatının etüt tanımlamaları, literatürden ilk örnekler, şiir akımlarına dair kısa bilgiler, konuyla ilgili kısa sözlük, söz sanatlarının kısa tanım ve örnekleri bulunuyor. Bu özellikler, kitabı standart bir antoloji havasından çıkarmış en başta dediğimiz gibi. Konuya meraklı okur yanında öğrencilerin, çalışmacıların da yararlanacağı bir kaynak olmuş.

      

 

 

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Resimli Puslu KıtalarRuhi U. Karakurt
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Halil Yörükoğlu

24 Ağustos 2025

Banu Yıldıran Genç: “Okur problemimiz ..

Edebiyatta yeteneğe çok inanmam ama dilde sanırım biraz inanıyorum.Halil Yörükoğlu: Sevgili Banu,klasik bir girişle yani nasılsın demekle başlayacaktım ama hemen aklımdaki soruya geçmek istedim. Dünyanın herhangi bir yerinde..

Devamı..

Evlilik Hakkında Konuşmalıyız

B. Y. Genç

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024