"Yeni bir romana başlamadan önce, romana art alan oluşturacak konuya göre o konunun uzmanıyla konuşur, meseleye dair kitapları karıştırır, olayların geçeceği mekânları gezer, sokakları arşınlayarak epeyce şey öğrenirim."
Felsefe Cinayetleri geçtiğimiz günlerde Oğlak Yayınları tarafından yayımlanan Çağatay Yaşmut’la Başkomiser Galip serisi, polisiye romanlar ve son romanı hakkında konuştuk.
Serkan Parlak: Serinizin merkez karakteri Başkomiser Galip’i bir de sizden dinleyelim. İlk romandan -Beyoğlu Çıkmazı- son romana -Felsefe Cinayetleri -tabi ki arada iki öykü kitabın var- merkez karakterin ne gibi değişimler geçirdi?
Çağatay Yaşmut: Seri son romanla beraber sekiz kitaba ulaştı fakat başlangıçtan bugüne Galip fazla bir değişim geçirmedi. Bunun nedeni benim, Galip’in değişmesini istemiyor olmam. Bu isteksizliğimin temelinde kendisinin bir seri kahramanı olarak tasarlanmış olması yatıyor. Galip bir cinayet masası polisi, yaptığı iş onu ölümle yaşam arasındaki ince çizgide tutuyor. Üstelik uyması gereken bir sürü prosedür de var. Gerçi zaman zaman “raydan çıkıyor” elbet. Bununla beraber Galip’in değiştiğinden değil ama karakterindeki bazı yönlerin zamanla görünür olmasından bahsedebiliriz. Örneğin kendisi başlangıçta duygusal yönünü açığa vurmayan, özellikle gizleyen bir adamdı; oysa şimdilerde öyle değil, daha dışa dönük, hislerini belli ediyor. Fakat kendisinden bahsederken şu ifadeleri de kullanabiliyor: “Ben işimden başka bir şey düşünmem. Kültürlü bir adam değilimdir. Sinemaya, tiyatroya gitmem, kitap okumam, gezmem, yeni yerler görmeyi merak etmem, tatile gitmem, çocuk sahibi olmayı istemem, televizyon bile izlemem, sigara içerim, küfür ederim, nazik bir polis hiç olmadım, suçlulara karşı kaba kuvvet kullanırım, bir yerlerde zımbalanabilirim ve bu durum dünyanın umurunda dahi olmaz.” Kimi zaman ortaya çıkan yönlerini, beklenmedik tutumlarını saymazsak Galip asli özellikleri bakımından hep böyle bir adamdı, hep de böyle kalacak.
SP: Özellikle son iki romanınız ve öykülerinizde toplumsal meselelerin görünürlüğü arttı. Bunun nedenleri hakkında neler söylemek istersiniz?
ÇY: Günümüz modern polisiyelerinin Kara Roman geleneğini sürdürdüklerini, toplumsal roman görevini üstlendiklerini görüyoruz. Uzun zamandan beri sırf cinayet bilmecesi üzerine kurulu olan, mantık oyunları sayesinde katilin ortaya çıkarıldığı, toplumsal meselelere uzak kalmış “katil kim?” polisiyeleri rağbet görmemekte. Günümüzde polisiyelerin büyük kısmı; eşitsizliği, adaletsizliği, haksızlığı, yozlaşmayı gösterir ve mevcut sistemle hesaplaşmayı önemser. Ben de bu yaklaşımı benimsiyorum, daha doğrusu sanki “içimdeki bir güç beni o yöne doğru itekliyor”. Bu eğilimim mesele edindiğim şeylerle hesaplaşmamı, bazı şeyleri görünür kılmamı yahut vurgulamamı talep ediyor. Bununla beraber, bir polisiye yazarı olarak, bu konularla ilgisiz olmayan kişilerin dahi farkında olduğu, ülkemizin suç olgularından kaçamayacağım bir gerçekse de bir çözüm reçetesi sunmakla görevli olduğumu düşünmüyorum. Zaten polisiye roman böyle bir vazife üstlenmemeli. Polisiye yazarı bir araştırma metni kaleme almaz, bir kurmaca tasarlar; okuyucu da okuduklarının yazarın hayalinin ürünü olduğunun bilincindedir. Benim yaptığım, polisiyenin taşıması gereken muammasını kaybetmeden, anlatı çizgilerinin de dışına çıkmadan bu muhayyel dünyada olan bitenleri ortaya sermek. Suçlular yakalanıyor, adalet yerini buluyor. Daha ileriye gitmek istemem.
SP: Polisiye romanın her türlü yeniden üretimi, dönüşümü ve deneysellik yaklaşımlarına karşılık belli bir kalıbı var. Siz de romanlarınızı bu yapı üzerinden yeniden üretiyorsunuz. Romanlarınızın kurgu, dil-anlatımına ve çok önemli bir bileşen olan atmosferlerine nasıl çalışıyorsunuz?
ÇY: Bir soruşturma romanı kaleme alıyorsanız, konunuz her ne olursa olsun, bahsettiğiniz gibi belli kalıplar ve kurallar çerçevesinde yazarsınız. Nedeni çok basit: Çünkü şimdiye kadar bu yapı hep çalışmıştır. Nedir bu yapı? Bir ya da birden çok işlenen ve gizemli kalan cinayetler, delillerin ortaya konması, soruşturma süreci, katilin yakalanması. Bu genel yapının altında ise esas anlatılan, kahramanın yolculuğudur. Edebiyatın hangi dalında yazarsanız yazın, hep bir kahramanı anlatırsınız. Hikâyenin özünde kahraman vardır. Bahsettiğiniz kurgu-dil-atmosfer bu yapıya hizmet eder. Günümüz polisiyelerinde çok çeşitli konular işlendiği için çok çeşitli kaynaklara ihtiyaç duyuluyor. Mesela suçun toplumla ilişkisinin irdelendiği ya da bireyin psikolojisinin anlatıldığı hikâyelerde, sosyoloji ve psikoloji disiplinlerinden sağlanan kaynaklar önem taşır ve “iş görürken”, adli tıbbın öne çıktığı romanlarda adli tıp bilgisine ihtiyaç duyulur. Bir mahkeme polisiyesi yazmak isteyen yazarın, hukuk alanında ve mahkeme salonlarında olan bitenler üzerine kapsamlı araştırma yapması gerekir. Araştırma ve yazım süresi, işlenen konuya ve yazara göre değişir. Ben olayların geçtiği mekânları tek tek gezip görmek sayesinde birebir betimleyerek güçlü bir gerçeklik duygusu yaratmaya gayret ediyorum. Günümüzün “görsel çağ” olarak adlandırılabileceği düşünülürse bugünün okurlarının hikâyenin içine görsel olarak girme talepleri kolayca anlaşılabilir. Okurun hikâyeyi zihninde görsel olarak deneyimlemesini mekânsal betimlemelerle ve yalın bir dil kullanarak sağlayabilirsiniz.
SP: Romanların başlangıcı ve sonu zordur. Romanlarınızın başlangıç ve sonunu nasıl yazıyorsunuz?
ÇY: Yeni bir romana başlamadan önce, romana art alan oluşturacak konuya göre o konunun uzmanıyla konuşur, meseleye dair kitapları karıştırır, olayların geçeceği mekânları gezer, sokakları arşınlayarak epeyce şey öğrenirim. Araştırma süreci tamamlandıktan sonra oturup romanın olay akışını madde madde yazarak hikâyenin ana taslağını oluştururum. Sonra bölüm bölüm sahneleri yazarım. Sahneleri yazarken topladığım bilgileri olay örgüsü içinde kâğıda dökerim. Romanı bitirmek için asla acele etmem, çünkü romanım benim oyun alanımdır. İsterim ki daha fazla oynayayım orada. Sürecin bütününde başlangıçta yapılandırdığım planlamaya genelde sadık kalsam da kimi değişiklikler de yaparım. Katili bile değiştirdiğim olmuştur.
SP: Maltepe Üniversitesi felsefe bölümünde yüksek lisans yaptınız. Eğitim aldığınız dönemdeki birikim, deneyim ve üretimleriniz son romanınıza nasıl bir ilham verdi?
ÇY: Felsefe eğitimimden edindiğim kazanımları ilk olarak Moda Cinayetleri’nde kullandım. Felsefeye ilişkin bilgilerin romanda var olan dinsel dünyayı çok besledi. Bu vasıtayla Platon ve Descartes’ın düşüncelerinden örnekler verdim. Örneğin Platon’un ruhun varlığını kanıtlamaya yöneldiğinde ileri sürdüğü uslamlamalar, deliller son derece zekicedir ve bu konulara yabancı olanları yahut inanmayanları dahi heyecanlandırır. Metinde düşünürlerin savlarına ek olarak tezimden de parçalar ekledim. Felsefe Cinayetleri’nde ise okuyucuya gizemi anlaşılır kılmaktan kaçınarak Ortaçağ’da yaşamış bir filozof olan Boethius’un hapishanede yazmış olduğu şiirlerden yola çıkmak suretiyle felsefeden yararlandım. Filozofun uğradığı haksızlıklarla günümüz dünyasında karşılaşılan haksızlıklar arasında bağ kurmaya çalıştım ve bu bağlantıyı Boethius’un şiirleri üzerinden görünür kılmaya yöneldim.
SP: Başkomiser Galip serisi bir gün bitecek mi, farklı tür ve biçimlerde yazmayı düşünüyor musunuz?
ÇY: Uzun bir süre daha Galip ve ben yolumuza devam edeceğiz gibi gözüküyor. Çünkü meselelerimi -biraz da polisin taşıdığı yetkileri kullanmanın konforuyla- daha rahat anlatabildiğime inanıyorum. Ayrıca, Galip’e o kadar çok alıştım ki, artık o kendi macerasını yazıyor zaten. Bu sayede karaktere fazla kafa yormayıp kurguya odaklanabiliyorum. Kahramanım, her romanda kurduğum dünyaya hemen uyum sağlayabiliyor.
SP: Polisiye üzerine düzenli tanıtım yazıları yazıyorsunuz Cumhuriyet Kitap ve 221b dergide, peki Türk edebiyatı ve Dünya edebiyatında başucu yazarlarınız kimler, çok etkilendiğiniz roman ya da öykü karakterleri var mı?
ÇY: Yerli yazarların hepsini okumaya gayret ediyorum. Polisiye hikâyelerin yerli motiflerle harmanlanması hoşuma gidiyor. Kara Roman türünü özellikle sevdiğim için bu türde çok sayıda örnek okumaya gayret ediyorum. Ayrıca, dedektifi polis olan yazarlar da her zaman radarımdadır.
SP: Ama bir liste çıkarmam isterseniz, listenin başına hem kurgu hem dil hem de atmosfer oluşturma bakımından tartışmasız en yetenekli yazar olarak gördüğüm Raymond Chandler’i koyarım. Chandler hikâyelerinde toplumun her katmanına temas eder. Jeremiah Healy’in kahramanı John Cuddy’i okurken Matthew Scudder’ı ve Philip Marlowe’ı hatırlarım. Cuddy’nin sık sık ölen eşinin mezarına gitmesi, onunla konuşması beni çok etkilemiştir. Jeremiah Healy’de en çok sevdiğim şey, dedektifinin bütün özelliklerini bir anda sunmamasıdır. Her romanda kahramanın yeni bir özelliğini öğreniriz. Bunlardan başka Lawrence Block’un Scudder’ini unutmamak gerekir. Hayatta kaybetmiş, cesur, zeki ama alkolik bir kahraman ve arka planda bütün ihtişamın ardında gizlediği pisliğiyle koca bir New York panoraması. Araştırmacıların polis olduğu serilere gelecek olursak, ilk sıraya Per Wahlöö ve Maj Sjöwall’un yarattıkları komiser Martin Beck’i koyarım. Martin Beck öykülerinde cinayeti kimin işlediğinin pek önemi yoktur. Bu yüzden öykü boyunca katili hiç görmeyiz, tanımayız. Katil romanın sonunda ortaya çıkan birdir. Bu yazarların amacı toplumsal olayları didiklemek, sorunları gözler önüne sermektir. Anlatıları, okuyucunun Kuzey Avrupa toplumunun ahlaki çöküşüne tanıklık etmesini sağlar. Bunu yaparken bir yandan da onu gerçek bir cinayet soruşturmasına dahil eder. Beğendiğim öteki yazar Petros Markaris. Kahramanı komiser Haritos orta yaşı geride bırakmış, sağlık sorunlarıyla uğraşan bir cinayet masası komiseri. Haritos’un zekâsını, çalışkanlığını ve inatçılığını severim. Markaris yolsuzluklar, kara para aklamak için kurulan paravan şirketler, mafya gibi daha çok siyasi polisiyenin kapsamına giren mevzuları gün yüzüne çıkarır ve irdeler.
Bunlar dışında severek okuduğum yazarlar ve kahramanlar: Henning Mankell-Kurt Wallender, Sue Grafton-Kinsey Millhone, Michael Connelly-Rene Ballard, Lee Child-Jack Reacher, Simenon-Maigret, Tess Gerritsen- Rizzolli, Andrea Camilleri-Montalbano, Arnaldur Indrıdason-Erlandur, Mickey Spillane-Mike Hammer, Robert Bryndza-Erika Foster, Chris Carter-Robert Hunter, Patricia Hıghsmith, John Grisham, Barbara Nadel-Çetin İlkmen.






