Hava çok boğucu. İçimde bir ikindinin sıkıntısı. Yaz bütün gücüyle kavuruyor ortalığı. Evdeki her şey, eşyalar, yatak, çarşaf, havlular, musluktan akan su bile, kekik kokuyor. Sen, ben kekik kokuyoruz. Komşunun kedisi yine bizim bahçeye girmiş. Kedinin tüyleri kekik kokuyor. Sen kediden çok köpek seversin biliyorum. Tam üç gündür konuşmuyoruz, Üç gün iki gece. Üç gün oldu o telefon geleli sana. Adı Cenk ya da Berk, belki de Mert’ti hatırlamıyorum. Dört yıl geçirdiniz birlikte. Sahi, niçin ayrılmıştınız? Aile dostlarının “orospu” kızı mıydı seni çileden çıkaran? Yine böyle, çok sıcak bir günde bağırıp çağırmadın mı Cenk’e, Berk’e ya da Mert’e?
Aileleriniz ne zaman tanışmıştı peki? Üçüncü yılın sonuydu değil mi? Nişan ne zamandı yahu, birbirinizi bulmuştunuz işte, hem kim hemen evlenin diyordu canım? İlk sen tanışmıştın onun ailesiyle. Evlerinin sokağındaki yılların mahalle pastanesinden pasta almıştın son anda. Kusura bakmasınlardı, tanışmaya Cenk’in Berk’in ve Mert’in o günkü ani ısrarları neden olmuş, başka bir şey getirmeye fırsatın olmamıştı. Ne kusuruydu canım! Zaten ne zamandır tanışmak istiyorlardı seninle. Adını çok duymuşlar, Berk’te ya da Mert’te yarattığın değişimden de çok memnundular. Ailenin büyük kızı diyetteydi, pastadan yiyemeyecekti ama çok güzel görünüyordu, düşünmen yeterdi. Aa! büyük kızın hiç de öyle diyete girmeye filan ihtiyacı yoktu. Hem biraz balıketi olmak kadınlara yakışıyordu. Senin annen de balıketi hem. Gerçi sen balıketi değildin, hiçbir zaman da olmamıştın ama bunu onların bilmesine gerek yoktu. Maşallah, gözlerin ne kadar da güzeldi.
Onlar da seni beklemiyorlardı. Arka odadaki yatalak dedeyi yıkayacaklardı birazdan. Sen kalkmaya çalıştın, ama otur oturdu, neden yemeğe kalmıyordun ki? Gerçekten çok teşekkürler ama gitmen lazımdı. Evden beklerlerdi, hem daha gidip bunları sizinkilere anlatacaktın, böylece tanışma sırası Pırt’a geçmiş olacaktı (gülüşmeler).
O gün, o evdeki her şey –dede dahil– onlar da kekik kokuyor muydu? Peki ya Zırt’ın eski sevgilisinden kalan cins köpeği. Ne çok laf etmiştin parayla aldıklarını duyunca. Barınaklardaki onlarca köpek üvey miydi yani? Doğru söyle, hayvan severliğinden miydi bu tepki, yoksa geçmişte paylaşılan anıları; kalbi atan, nefes alan, hareket edip ses çıkaran, sevilince sırt üstü uzanıp karnını açan, başka bir köpek görünce havlayan, kısacası yaşayan bir varlığın olanca somutluğuyla devam ettirmesi miydi yaşananları seni kızdıran? Ama hayır ikincisi olamazdı, sen hayvanları hep sevdin. Maria’nın da farkı yoktu diğerlerinden. Adı Berk ya da Mert tarafından değil de eski sevgilisi tarafından konulmasa daha iyi olurdu ya neyse. Hem nesi vardı hayvana Türkçe isim koymanın, ana dilimiz yetmiyor muydu yani? Saçmalamaya başladığını anlayınca susmuştun hatta bir süre sonra gülmeye bile başladın. Cenk de ortaya attığın fikirlerin anlamsızlığını fark edip gülmeye başlamıştı. Bana anlatırken de gülüyordun bunları, ben de güldüm seninle.
Sıcak ve kekik kokusu yavaş yavaş geri geliyor. Düşüncelerim zaman ve mekânda hızla geriye doğru, başladıkları yere dönmeye başlıyorlar, müsait bir yere varınca da iniyorlar. Biraz erken inmişler, salondayım, terliyorum, alnımdan başlayan ter sakalımın arasına karışıp yok oluyor. Tıraş olsam iyi olur. Olmak istemiyorum, soğuk ve rüzgârlı bir yere ışınlanmak istiyorum. Üşümek, tir tir titremek, rüzgârdan korunmak için upuzun siyah bir atkıyla bütün yüzümü sarmak istiyorum. Rüzgar’a küfretmek, soğuğa sayıp sövmek istiyorum.
Odanın kapısı kapalı, sabahtan beri çıkmadın dışarı. İçerden John Coltrane’in saksafonu geliyor demek isterdim ama cidden ne zamandan beri Kibariye dinler oldun sen? Yoksa beni cezalandırmak için mi açtın Kibariye’yi? Eğer öyleyse sana kötü bir haberim var; ben Kibariye’ye bayılırım çalmaya devam et bakalım, ilk kim pes edecek. Sanırım Kibariye’yi daha iyi duymak için –evet evet o yüzden– kapıyı tıklatıyorum. Aniden sekiz yıl öncesine dönüyorum. Lisedeyim, kat nöbetçiliği sırası bende. Son ders, sınıf defterlerini toplamam gerekiyor. Fakat bu sefer kimse “gir” demiyor içeriden. Yine de giriyorum. Konunun en önemli yerindeymiş de, ben gelince sınıfın bütün dikkati dağılmış gibi suçlayıcı bakışlar atan matematik hocasının bakışına benziyor bakışların. Birazdan logaritmadan, trigonometriden sürpriz bir quiz yapacaksın sanki. Üçümüzün arasından sadece Kibariye konuşuyor. Kibariye’yi susturuyorsun. “N’oldu ne istiyorsun?” Elindeki telefonun ekranı her gelen mesajla yanıp yanıp sönüyor. Kibariye akşam buraya geliyormuş kalenin oraya diyorum. Bir an afallıyorsun, yüz hatların sertleşiyor. “Bi siktir git Okan ya,” diyorsun. Bir şey demeden odadan çıkıyorum. Kendimi soğuk, çok soğuk bir yerde hayal ediyorum. Tepelerinde yabani kekiklerin yetişmediği, ağustos böceklerinin aman vermeyen iklim yüzünden boynu bükük ve sessiz kaldığı bir bozkıra doğru uzaklaşıyorum. Yahu, benim adım Okan değil ki…