Her şey onun gelmesiyle başladı. O gelene kadar her şey yolundaydı. Ya da ben öyle sanıyordum. Böyle olacağını bilmiyordum. Keşke gelmeseydi. Keşke hiç gelmeseydi. Oysa her şey ne güzeldi. Niye geldi ki? Niye böyle oldu? Ben hiç ister miydim böyle olsun? Oldu işte. Söyleyeceklerim bu kadar.
Osman, annesiyle birlikte küçük bir müstakil evde yaşıyordu. Erken yaşta babasını kaybedince zor günler yaşamıştı. Kıt kanaat bir yaşamın içinde hayatlarını idame ettirmeye çalışıyorlardı ana oğul.
Yine aynanın karşısındaydı. Dakikalarca hatta saatlerce aynanın karşısında vakit geçirebilirdi. Gözünü, kaşını, burnunu ve saçlarını detaylıca incelemeyi severdi. Bir yandan da iş saatinin gelip gelmediğini kontrol ederdi. Annesinin, “Oğlum işe geç kalacaksın, ne var şu aynada,” demesine aldırmadan bunu böyle tekrarlardı.
Otoyolun üzerindeki Kervan Dinlenme Tesisleri’nde garsonluk yapıyordu Osman. İstanbul’dan Anadolu’ya açılan yolun üstünde yer aldığı için dinlenme tesisi bir hayli yoğun oluyordu. Gece gündüz yolcu taşıyan otobüsler hiç eksik olmazdı. Üstelik aynı anda birden fazla otobüs tesiste mutlaka yerini alır, yolcuları için kısa bir ihtiyaç molası verirdi. Hem otobüs mürettebatı hem yolcular burada ihtiyaçlarını giderir, kısa da olsa hava alırlardı.
Osman gece vardiyasındaydı. Mesaiye başlamadan önce son bir kez keyif sigarası yakmayı düşündü. Üstünü kontrol etti. Hiç sigarası kalmamıştı. Bahçede sigara içen Şefik Usta’dan bir dal sigara istedi. Sonra içeri geçip müşterilere servis yapmaya başladı. Her şey oldukça sıradandı. O masadaki boşları almaya gidene kadar.
“Boşları alayım mı?”
“.....”
“Hanımefendi size söylüyorum, duymadınız galiba boşları alayım mı?”
“Aa pardon bir an için dalmışım alabilirsiniz tabi. Bu arada bir şey sorabilir miyim?”
“Tabii.”
“Kaçmama yardımcı olabilir misiniz?”
“Nasıl anlamadım… Kaçmanıza mı yardımcı olayım?”
Boş tabağı almaya giden Osman, şimdi kendini bambaşka bir serüvende bulmuştu. Hiç tanımadığı bir kızın kaçmasına yardımcı oluyordu. Belki de suça ortaklık. Hayatın ona ilk defa bir misyon yüklediğini düşünüyordu. İstemsiz bir şekilde bundan haz duyabileceğini hissetti. Yoksa yapar mıydı böyle bir delilik?
Osman, kızı tesislerden çıkardıktan sonra şehir merkezine hareket eden servislere götürdü. Binecekleri servisin kalkmasına yarım saat vardı. Kız bir sigara yaktı. Osman’a da uzattı.
“Sen neden benim kaçmama yardımcı oldun?”
“Bilmem. Sen sorunca ben de kabul ettim.”
“Yokluğunu anlamazlar mı?”
“Aslında masalarda boşlar birikmese anlamazlar da, birikince yokluğumu fark edeceklerdir.”
“Sahi adın neydi senin?”
“Osman. Ya seninki?”
“Refika. Memnun oldum Osman. Bana yardım ettiğin için de teşekkür ederim. Neden kaçtığımı sormayacak mısın?”
“Sen anlatırsın diye düşünmüştüm.”
“Yola çıkalım da anlatırım elbet.”
Artık yola çıkmışlardı. Refika, yorgunluktan olsa gerek hafiften uykuya dalmıştı. Osman camdan dışarıya bakıyor, uzun uzun düşünüyordu. Annesi aklına geliyordu. Duysa ne derdi? Zaten çok geçmez duyacaktı da. Belki kendisine olmadık sözler söyleyecek, belki de ağlayıp sızlayacaktı. Bir ara Refika’nın başı Osman’ın omzuna düştü. İlk kez biri omzunda uyuyordu. Sanki her şey bir film gibiydi. Uyanınca Refika’ya, “Sen nasıl yolcusun? Bir bavulun bile yok,” demeyi içinden geçirdi, sonra vazgeçti. Neden kaçtığı sorusunu da aynı duyguyla sormaktan vazgeçmişti. Refika’nın yüzüne bakmaya, göz göze gelmeye çekiniyordu.
Şehir merkezine geldiklerinde sabah saatleriydi. Refika telefon etmek istediğini söyleyip telefon kulübesine yöneldi. Osman bundan sonra ne yapacaklarına dair bir şeyler düşünüyordu. Açıkçası aklına bir fikir de gelmiyordu. Her şey nasıl başladıysa öyle devam edecekti.
“Dalıp gitmişsin Osman. Ne düşünüyorsun böyle?”
“Hiç. Öyle düşünüyorum işte. Şimdi ne yapacağız?”
“Kahvaltı yapalım. Ben acıktım hem. Sen acıkmadın mı?”
Bir fırında kahvaltı yaptıktan sonra dinlenmek için pansiyon aramaya koyuldular. Şehrin vasat sayılabilecek bir pansiyonuna girip iki oda kiralamak istediklerini söylediler. Daha sonra anahtarları alıp odalara geçtiler. Osman odaya geçer geçmez kendini yatağa bıraktı. Ceplerini kontrol etti. Üstünde çok fazla para yoktu. Üstelik bu serüvenin ne kadar süreceği de belli değildi. Şimdi içini bir huzursuzluk kaplamıştı. Küçükken arkadaşlarıyla birlikte oyun salonuna giderken de aynı huzursuzluğu yaşıyordu. Tam oyunun en güzel yerinde ceplerini kontrol etme isteği duyuyor, aynı duyguyu yaşamaktan kendini alamıyordu. O zamanlar en büyük korkusu oyunun en güzel yerinde parasının bitmesi ve oyunu devam ettiremeyecek olmasıydı. Belki artık çocuk değildi ama aynı korkuyu yaşamaktan kendini alamıyordu.
Bir ara kapı tıklatıldı. Osman yorgunluktan öylece sızmıştı. Önce kapıyı duymadı. Üst üste tıklatılınca uyanmak durumunda kaldı. Kapıya açtı. Refika gelmişti. “İçeri girebilir miyim?” dedi. Osman buyur anlamında bir hareketle içeri aldı. Refika duvarın yanında duran sandalyeyi çekip oturdu. Osman yatağa oturup Refika’nın bir şeyler söylemesini bekledi. İkisi de bir süre hiçbir şey konuşmadı. Bu sessizlik boyunca Osman başını eğmiş yere bakarken, Refika duvardaki tabloyu inceliyordu.
“Çiçekleri sever misin?”
“Çiçekleri mi? Bilmem hiç düşünmedim.”
“Osman sen çok garip bir insansın.”
“Neden öyle dedin şimdi?”
“Garip olmasan hiç tanımadığın bir insanın kaçmasına yardımcı olup üstelik onunla birlikte kaçar mısın?”
“Şey… Aslında öyle diyemeyiz bence. Ben hem sana hem kendime yardımcı oluyorum.”
“Nasıl yani?”
“Boş ver, işte öyle.”
“Yine de teşekkür ederim Osman. Biliyor musun sen çok iyi bir insansın.”
Bir süre daha o küçük pansiyon odası sessizliğe gömülmüştü. Osman ile Refika’nın tanışıklığı belki henüz bir günü bile tamamlamamış olsa da farklı bir bağ kurulmuştu aralarında. Sözlü bir bağın dışında farklı bir şeydi bu. En azından Osman bu inançtaydı. O yüzden sonunu bilmediği bu serüvenin kendisini nereye sürükleyeceğini hiç hesaba katmak istemiyordu. Refika kimdi? Nereden geliyordu? Nereye kaçıyordu? Niçin kaçıyordu? Bunların hiçbirinin kendisi için bir önemi yoktu. Bütün bir günleri odada geçse de yirmi bir yıllık yaşamında Osman kendini ilk kez bu kadar özgür hissediyordu.
“Ben artık odama gideyim. Saat de geç oldu. Biraz dinleneyim.”
“Tamam sen bilirsin.”
“Bu arada yarın birlikte kahvaltı yapar mıyız Osman? Sonra da biraz gezinti yaparız. Sana uyarsa sabah kapını tıklatırım.”
“Olur tabii.”
Bu yola belki de hayatımda hiç arkadaşım olmadığı için çıkmıştım. Belki de ilk kez birinin benden yardım istemesinden etkilenmiştim. Bu zamana kadar içimde biriktirdiğim bütün hayallerim bu yolda gerçekleşebilirdi. Eşyadan bir farkım olduğunu, bir insan olduğumu hem hissetmek hem de hissettirmek istiyordum.
Sabah olmuştu. Osman henüz uyanamamıştı. Dışarıda yağmurlu bir hava vardı. Kapı tıklatıldı. Her tıklama giderek şiddetlendi. Osman kalkıp kapıyı açtığında Refika yerine polisleri karşısında bulmuştu. Şaşkınlığı yüz ifadesinden okunuyordu.
“Osman sen misin?”
“Evet.”
“Şu karşı odadaki Refika isimli kızla birlikte pansiyona giriş yapmışsınız. Doğru mu?”
“Evet doğru da neden soruyorsunuz?”
“Refika, odasında ölü bulundu. İntihar etmiş. Bizimle birlikte merkeze geleceksin.”
Osman, öylece kalakalmıştı. Hiçbir şey söyleyemedi. İki sağlık görevlisinin Refika’nın cansız bedenini odadan çıkardığını gördü. Bir ceset torbasının içinde Refika kendisinden uzaklaşıyordu. Nasıl geldiyse öyle gidiyordu. Polislerin “haydi” ifadesi kulaklarında çınlarken Osman tek bir cümle kurabildi.
“Ama biz daha kahvaltı yapacaktık.”