Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

19 Eylül 2022

Söyleşi

Ceyda Aşar: "İlham gelmesini bekleyecek lüksü olmayan, gündelik bir işçiyim aslında. İşim, mesleğim hikâyeler türetmek ve karakter yaratmak."

Serkan Parlak

Paylaş

0

0


Oyuncu, senarist ve yönetmen Ceyda Aşar ile Karakarga Yayınları etiketiyle yayımlanan ilk romanı Fena Şeyler, Mutlu Sonlar hakkında konuştuk.

Serkan Parlak: İlk romanınız Fena Şeyler, Mutlu Sonlar geçtiğimiz aylarda okurla buluştu. Sizi Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku, Kıyıdakiler, Kök filmlerinin senaristi olarak tanıyoruz. Edebiyatla ve özelinde romanla ilişkiniz nasıl başladı, nasıl gelişti ve bugünlere nasıl geldiniz?

Ceyda Aşar: Aslında, her zaman yazarak ekmeğimi kazandım, ilk mesleğim dergicilik ve öteki meslekler sürerken, paralelde devam etti, sonra mecburi sebeplerle bu meslek ömrünü tamamladı. On altı yıl kadar önce, çok gençken, Alfa Yayın grubu Artemis’ten bir öykü kitabım yayımlandı. Yazma sürecim fazla hızlı, basımı ivedi olduğu için, bir sonraki kitabımda biraz daha detaylı çalışmak istedim. Yeni bir öykü dosyası hazırlarken çok daha uzun ve detaylı yazmak istediğimi fark ettim. Böylece, yarım bıraktığım öykü dosyasındaki birkaç hikâye ile bağımı koparmadım, biri uzun metraj senaryoya evrildi, biri kısa film senaryosuna ilham verdi, bir diğer öykü de çok uzun yıllar içinde bu romana dönüştü.   

SP: Ceyda Hanım, ilk romanınızda ilham kaynaklarınız neler oldu, gözlemleriniz, deneyimleriniz, okumalarınız metninize nasıl yansıdı?

CA: İlham gelmesini bekleyecek lüksü olmayan, gündelik bir işçiyim aslında. İşim, mesleğim hikâyeler türetmek ve karakter yaratmak. Sadece size sipariş bir senaryo teklifi geldiğinde değil, kendi portföyünüz için de her an hikâyeler üretmeniz, proje dosyasını hazırlayıp, sunuma hazır hale getirmeniz gerekiyor. Farklı türlerde on proje dosyam mevcut örneğin, hatta bazıları daha anaakım. Bu mesleki yorgunluk içinde bir hikâyeyi sadece kendime saklamak istedim, senaryoların “yapımcı, mecra beğenisi” kriterlerini gözetmeden, bir baskı yaşamadan, ağır ağır pişirmek istedim. Böylece, “Fena Şeyler, Mutlu Sonlar” hikâyesini kenara ayırdım. Yaklaşık dört-beş yıllık süre içinde, işten güçten fırsat buldukça, notlar aldım, o döneme dair kitaplar okudum, müzeci titizliğiyle dönemin nesnelerini listeleyip, kurguyla tutarlı olanları, duyu hafızasını harekete geçirenleri seçip ötekileri eledim. Kasabada yaşamadığım için kasaba kültürüne dair okumalar yaptım, biraz gezdim, o dönemin Ankara’sını da bilmiyordum, araştırdım. Dört koca not defteri tamamlandığında, roman da bitmişti.     

SP: Elinizdeki malzemeyi kurgu için yeniden üretip dönüştürürken nasıl bir süreç işliyor? Özellikle roman türünü seçmenizin nedeni nedir?

CA: Uzun metraj film senaryolarımda da derinlere inmeyi seviyorum. Karakterleri katmanlı hale getirmekten; kavramları, alt açılımları, en basit cümle ile ana izleği, kısacası her şeyi birbiriyle tutarlı hale getirecek kadar matematik denklemi ya da senfoni üretircesine ince ince çalışmaktan çok keyif alıyorum. Dolayısıyla, roman türü aslında çalışma yöntemime oldukça yakındı, sadece doğru zamanı bekliyordu. Kişisel hayatımdaki deneyimleri dönüştüren biri değilim. Özel hayatımda yaşadıklarımı ve yazdıklarımı birbirinden ayırırım çünkü yazı masası bambaşka, daha büyülü, daha sıradışı, şahsımdan farklı bir dünyaya sokmalı beni. En büyük önceliği, çekirdek kavramı belirlemeye ve karakter yaratmaya veriyorum. Karakteri, oyunculuk eğitiminde öğrendiğim şekilde, “içten dışa” methoduyla yaratıyorum ve hep sağlamasını yapıyorum. Bu karakter böyle davranır mı, konuşur mu, nasıl bir evde yaşar, böyle bir mesleği mi vardır diye. Ayrıca, kendini sürekli yenileyen bir entelektüel ve aydın olan  Şahika Tekand’ın verdiği yoğun eğitim, bize her şeyden önce “tasarlamayı” öğrettiği, samimiyetin, teslimiyetin, ânın, kavramsalın gücünü aşıladığı için, yazarlıktaki en büyük öğretmenim o olmuştur. On yıl kadar profesyonel olarak sürdürdüğüm oyunculuk mesleğini bırakmış olsam da “tasarlamak” ondan miras ve kendisine her daim sonsuz bir minnettarlık duyuyorum. Romanın bölümlerini uzun uzun yazdım, uzun aralar verdim, ne yazdığımı unutup başka birinin metnine kıyabilecek kadar uzaklaştım, sonra kısalttım. Yolumu kaybettiğimde rehberim her zaman, Virginia Woolf’un sözü olur: “Üslup aslında çok basit bir mesele, tamamen ritimle ilgili…” Bazen, kurguyu önemsemeden ritmi duyarak çalakalem, doğaçlama yazdım, bazen de analiz ede ede, mühendis aklıyla ilerledim. Aslı Güneş’in değerli yorumlarıyla daha da kısalttım, düzenledim ve vedalaştım. Vedalaşmak en zorudur her zaman. Çizgisinden dolayı ilk tercih ettiğim yayınevi Karakarga idi, dosyayı gönderip olumlu yanıt aldığımda, elbette çok sevindim.  

SP: Zeynep ve Berna adlı iki kız kardeşin birlikte gittikleri sahil kasabası Fidanlı ve özellikle bellekleri üzerinden yaptıkları yolculuk romanınızın merkez izleğini oluşturuyor. Kardeşlik hayatın en uzun ve zorlu ilişkilerinden; sevgi, öfke, güven, neşe gibi birçok duyguyu yoğun olarak yaşarız. Siz geçmişten bugüne kardeşlik ilişkilerinde ne gibi değişimler gözlemlediniz, bu karmaşık ve çelişkili duygular barındıran kadim ilişkiyi romanınızın çoklukla zıt kişilik özellikleri olan merkez karakterleri Zeynep ve Berna üzerinden nasıl bir yaklaşımla görünür kılmaya çalıştınız?

CA: Clarissa P. Estes, Kurtlarla Koşan Kadınlar kitabında, "Kadınların İkili Doğası" bölümünde şöyle der: Bir kadına yakın duran herkes aslında iki kadının huzurundadır. Biri dış varlık, bir de iç varlık. Bunlardan biri üst dünyada yaşamını sürdürürken, diğeri ise kolaylıkla görülemeyen bir dünyada yaşamını sürdürür.” Aslında, onları iki kız kardeşten öte tek bir kadının içindeki iki farklı kişilik olarak tasarlayarak yola çıktım. Aynı zamanda, iki yakın kadın arkadaş olarak okumak da mümkün. Kadın arkadaşlığı da kız kardeşliktir ve “bir” olduğunu hissettiğin, sana güven veren, seçilmiş ailen olan yakın arkadaşlarla, büyüdükçe, bir kopma ve ayrışma başlayabilir. Bunun sebepleri, geçmiş travmaya, yok saymaya dayanırsa, hele hele bu durum, bütün aile bireylerinde de mevcutsa, yüzleşme, ceza yaşanmamışsa neler olur diye düşüne düşüne ilerledim romanın bölümlerinde. Zeynep, yani anlatıcımız, sürekli hatırlayandır; neredeyse unutamamaktan muzdariptir. Berna ise giden, unutan, geçmişi sorgulamayan, mutlu ve daha hafif taraftır. Oysa, roman ilerledikçe bunun tam tersinin söz konusu olduğunu anlarız, hafıza değiştokuşu başlar. İnsan, ömrü boyunca kendine dair hikâyeler kura kura “ben” denilen bütüne ulaşır. Peki, bunun bir yanılsama olduğunu fark ederse ve inkârıyla yüzleşirse ne olur acaba? 

SP: “… boş parfüm şişeleri, eprimiş mayolar, kırık siyah şemsiyeler, apartman topuklu ayakkabı, lambalı radyo, yırtık aile fotoğrafı, mürekkebi akmış karne, kırık pergel takımı, renkli el işi kağıdı, çatlak likör bardağı, kararmış gümüş şekerlik…” Romanınızda belleği canlandıran nesne ve eşyalardan hareketle geçmişe ve kaybolup giden değerlere özlem duygusu-nostalji- hemen dikkat çekiyor, ek olarak eşya ve nesnelerin varlığı atmosferi besliyor, derinlikli okumalara -dönemin ruhu, aile tarihi- imkân tanıyor. Romanda eşya ve nesnelerin düzenlenişine bağlı olarak atmosfer oluşturmanın önemi hakkında neler söylemek istersiniz?   

CA: Karakter üzerinden yapıyı kuran biriyim, Zeynep karakterini hayal ettikçe, zihnine girdikçe, çevresini saran nesneler görsel olarak belirdi. Evi, zihninin bir tezahürü olmalıydı. Dolayısıyla, çocukluğun yaşandığı bu evi, her şeyi hatırlayan, gören, biriktiren, bekleyen, Zeynep’in hem yollara düşmesini isteyen hem de onu geride tutan, bir nevi “bağımlı anne- tutsak evlat” ilişkisi kuran canlı öğe gibi tasarladım. Bu bağlamda, yolculuğa gittikleri Fidanlı kasabasını da bir karakter olarak tasarladım. Kavramlarım “hafıza, unutuş, hesaplaşma, cezalandırma” olunca bu kasabanın ve kasabalıların karakterini de, ruh halini, görsel detaylarını, geçmişini, bir insan yaratırcasına ele aldım.  

SP: Özellikle 80’li yıllar sonrası bireysel ve toplumsal travmalar, unutma-hatırlama, geçmişle yüzleşme arzusu, aile ve kardeşliğe dair meseleler ise romanınızın yan izlekleri. Güncele dair temel dertleri kurmaca aracılığıyla araştırırken amacınız neydi, bu romanı neden yazdınız?

CA: Roman yazmak çok uzun zaman dilimlerine yayılıyor ve bu süreç içinde değişiyoruz, yolun başında ilgimizi çeken bir konu zamanla cazibesini yitirebilir ve taslağınız yarım kalan projeler çöplüğünde ölüme terk edilebilir. Bu yüzden her durumda ve koşulda isyan edeceğim bir konu seçmeye özen gösterdim.  Romanın ana kavramı hafıza, hatırlamanın pasif değil, aktif bir eylem, etkin bir arayış oluşu ana fikrimdi. Hafızaya dair yan kavramlar, insan zihninin karanlık bölgeleri, bunun çevresinde dolanan konular her zaman ilgimi çekiyor. Aynı zamanda eril zihniyetlere dair isyanım baki. Bu ülkeyi, kasabaları, bu halkı tanımlayan tüm ana kavramlar, “hafıza kaybı, hesaplaşmaların üstünün kapatılması, gerçeklerin değiştirilmesi, eril tahakkümler” böylece bir araya geldi.

SP: Roman türünde başucu yazarlarınız kimler, başucu kitaplarınız hangileri?

CA: Bir yazarı seçip, onunla yoğun ve uzun süreli bir ilişki yaşıyorum. O ara, takıntı halinde, başka hiçbir şey okuyamıyorum. Murakami, John Fante, Ursula, Orhan Pamuk, Sevim Burak, Latife Tekin, Calvino, Ishiguro ile de böyle ilişkiler yaşadım. Son yıllarda Saramago bağımlığındaydım, öyle ki yolculuklarda bilhassa yanıma bir Saramago kitabı almayıp, direniyor ama gittiğim yerde illa bir kitapçı bulup Saramago’yu elime alınca kendimi güvende ve huzurlu hissediyordum. Yüzyıllık Yalnızlık ise hep yatağımın başucundadır. Uykum kaçınca, tekrar, en baştan bir bölüm okuyup rahatlarım.       

SP: Ceyda Hanım, son günlerde neler okudunuz? Önümüzdeki dönem için roman türünde yeni üretimleriniz olacak mı?

CA: Geçen yıl, Han Kang Vejeteryan ve Beyaz Kitap, Ishiguro Klara ile Güneş hayli iz bıraktı bende. Şu anda elimde, Ursula K. Le Guin Bağışlanmanın Dört Yolu var. Ursula’ya ömür boyu, tekrar tekrar dönmek lazım. Zaman zaman kurmacayı bırakıp, bilimsel kitaplara, özellikle beyin, kozmos, genetik üzerine okumalara dönüyorum. Bir de o ara aklıma düşen bir senaryo fikri varsa, ona dair kavramsal okumalar yapıyorum. İki yeni romanım yarılandı. Birinin adı “Vahşi”, bilim-kurgu ve psikolojik dram türünde, instagram çağında hacker saldırısına uğrayan bir genç kadının hayatının alt üst oluşunu ve başka bir hayat yaratma çabasını anlatıyor. Öbürü ise “Kimsenin Bilmediği Bir Yer”, tekrar tekrar okuduğum bir kitap olan Calvino’nun Görünmez Kentler'inden ilham alan, episodik yapıya ve alegorik dile sahip, gezi günlüğü biçiminde birinci tekil şahsın aktardığı, hayalî kentlerde ve  kasabalarda dolanan bir isyan ve arayış hikâyesi. Bu sefer, çok uzun aralar vermeden, hemen seneye raflarda olmasını diliyorum, bakalım, yayıncılık sektörü krizleri, ekonomimiz, hayat izin verirse…          

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Yoksa Her Şey Bir Virüsle mi Başlamıştı?Gökhan Güvener
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Ferhan Yüksel

19 Mayıs 2026

Ayurvedik Bakış Açısı

Hintlilerin uzun ve sağlıklı yaşam geleneği olan Ayurveda sürekli değişim halindeki istatistiki verilere göre şekillenmez. Bakış açısını kavradığımız takdirde Ayurvedayı öğrenmek kolaydır. Açık, sade ve nettir. Gayet basit bir bakış açısıyla insanın nasıl sürekli sağlıklı bir ya..

Devamı..

Kasım Hasan Ünal: “Bazen bir Doğulu ya..

Melih Günaydın

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024