Cheever'ın Hapishanesi
21 Ağustos 2018 Edebiyat

Cheever'ın Hapishanesi


Twitter'da Paylaş
0

John Cheever, ‘Falconer Hapishanesi’nde ABD hapishanelerinin acımasız koşullar altında geçen ve gündelik hayatın kırılganlığını sergileyen bir hikâye anlatıyor. ‘Falconer Hapishanesi’, şiddet ve cinsellik içeren sahneleriyle yeraltı edebiyatı içinde de mütalaa edilebilecek bir roman.

Yüzyılın en önemli kısa romanları yazarları arasında sayılan ve ülkesinde “Banliyölerin Çehov’u” olarak adlandırılan John William Cheever, 1912’de Quincy, Massachussetts’te dünyaya geldi. Yazın hayatına, liseden kovulmasını öyküleştirerek başladı. İlk öykü derlemesi 1943’te yayımlandı, ilk romanı Wapshot Kayıtları ise 1958’de Ulusal Kitap Ödülü’nü aldı. 1979’da yayımlanan toplu öyküleri Pulitzer Ödülü, Ulusal Kitap Eleştirmenleri Birliği Ödülü ve Ulusal Kitap Ödülü’ne layık görüldü. 1941’de Mary Winternitz’le evlenen Cheever hayatının son yıllarına kadar cinsel yönelimiyle ilgili sıkıntılarla ve alkolizmle boğuştu. 1982’de kanserden ölmeden birkaç ay önce Ulusal Edebiyat Madalyası’yla ödüllendirildi.

İnsanın Düşüşü

Yaklaşık iki yıl önce, Cheever’ın Bullet Park romanını değerlendirdiğim yazı için "İnsanın Düşüşü" başlığını uygun görmüştüm. Doğrusu bu başlık Falconer Hapishanesi’ne daha çok yakışıyor. Ama eklemek gerekir ki, zaten her Cheever hikâyesi insanın düşüşü ile ilgilidir. ‘Falconer Hapishanesi’nin ana karakteri Farragut da tipik bir Cheever karakteri olarak hızla irtifa kaybeden bir adam. 

Bir hapishanenin kapısından içeri adım atarken tanışacağız Farragut ile; 48 yaşında, öğretim üyesi, evli, bir çocuk babası. 10 yıllık cezaya çarptırılma nedeni bir tartışma ânında –kendi iddiasına göre– kazara abisini öldürmesi. “Kendi iddiasına göre” dedik, zira olay anında uyuşturucunun etkisinde... Çok uzun yıllardan beridir bağımlı Farragut. II. Dünya Savaşı’nda, cephede, ilaçlarla başlamış, savaşı atlatıp evine ve karısına döndüğünde eroine geçmiş. Aslında pişman da değil, şimdi geçmişi hatırladığında uyuşturucu kullanmasının kendi suçu olduğunu bile düşünmüyor; “... hemen her ses bağımlılığını teşvik ediyordu. Dün kaygı çağıydı, balık çağı; bugünse, onun günü, onun sabahı, gizemli ve maceralı iğne çağıydı. Onun nesli bağımlılık nesliydi. Bu onun okulu, üniversitesi, altında savaşa gittiği bayraktı.”

Gelgelelim hapishanede bayrağının peşinden gitmek kolay değildir, uyuşturucu bağımlılarını teskin eden haplarlarla yetinmek zorunda kalır, hap verilmediğinde krizler yaşar. Gardiyanlarca darp edilir, ağır fiziksel hasara uğrar. Yine de bir yandan gündelik hayata tutunmayı, diğer yandan geçmişin muhasebesini yapmayı bırakmayacaktır. Ne yazık ki kimi zaman ailesinin tarihine, kimi zaman kendi evliliğine odaklanan anılar yığınından aklında kalan kareler hiç de iç açıcı değildir. Hapishanedeki gündelik hayat da öyle.

Farragut yabancılaşmasının derinliğini kavradığında dehşete kapılır. Ne kendisi dışında konuşabileceği bir kimse ne de kendisi dışında dokunabileceği sıcak ve insani bir şey vardır. Güç, aydınlık ve yararlılığa dair büyük iddiaları olan aklı, duygunun sıcaklığından yoksun kaldığında felce uğramıştır:

“Hapishanede bir seyyah gibiydi, bu keskin yabancılaşmayı tanımasına yetecek kadar da tuhaf ülkeye seyahat etmişti. Şafaktan önce uyandığında, uyanmadan hemen önce gördüğü rüyadan başlayarak her şeyin yabancı olması hissiydi bu... Pencereden tuhaf yakıtların tuhaf kokusu geliyordu. Tuhaf ve paslı suyla banyo yapıyor, kıçını tuhaf ve kaba tuvalet kâğıdına siliyor, tuhaf ve son derece iğrenç bir kahvaltı için yabancı merdivenden aşağı iniyordu. Seyahat buydu. Burada da aynısı vardı. Gördüğü, dokunduğu, kokusunu aldığı, rüyasında gördüğü her şey amansızca yabancıydı...”

John Cheever, roman

Gerçek Korkular

Farragut’un hapishanedeki gündelik hayatı ile geçmişteki yaşantısından kesitleri çağrışımlar yoluyla içiçe geçiren anlatıda aileye, sevgi ve cinselliğe, elbette bunların Cheevervari tarzlarına –yani mutsuz, iletişimsiz, tatminsiz sahnelere– önemli bir yer ayrılmış. Bu karanlık anlatımın Jodhn Cheever’ın deneyimlerini, duygu ve düşünce dünyasını yansıttığını söylemek mümkün. Farragut’un başından geçen olaylarla Cheever’ın hayat hikâyesi arasında açık bir benzerlik yok ama Cheever’ınkine biraz yakınsadığımızda roman kahramanına kendisinden pek çok şeyi yansıttığını görebiliyoruz.

Cheever da çocukluğunun büyük bir bölümünü büyük bir Viktorya dönemi evinde geçirmiş, Büyük Buhran döneminde her şeyi yitiren babası alkolik olmuş, ailesi başkalarına muhtaç duruma düşmüştü. Cheever’a göre bu durum ailesi için ‘sonsuz aşağılanma’ydı. Kısacası üst orta sınıfların –günümüzde de en büyük kâbusu olan– düşme yani toplumdaki yerini –işini, maddi gelirini– kaybetme korkusunu, dahası gerçeğini bizzat yaşamıştı.

Cheever’ın bütün hayatına damgasını vuran nevrotik ve mutsuz ruh hali Farragut’ta da görülüyor. Her ikisi de madde bağımlısı, her ikisi de biseksüellikleriyle barışık değil. Ve her ikisi de bu durumlarından karılarını sorumlu tutuyorlar. Açıkçası, boğuştuğu sorunları başka bir düzleme taşımış Cheever. Belki de hikâyeler yoluyla kendisini sağaltmak için onu bunaltan gerçek dünyayı başkası üzerinden kurmaca dünyada yansıtmış. Öyleyse hapishaneyi bir metafor olarak algılamak gerekir. Sonuçta Cheever’ın anlattığı kendi hapishanesidir. Ve aynı zamanda Amerikan toplumunun hapishanesi... Nitekim bütün günlerini TV izleyerek geçiren insanları gördüğünde şöyle düşünecektir Farragut: “İyi ama dükkâna gidebilecekken, ormanda piknik yapabilecekken ya da denizde yüzebilecekken neden hepsi bir odaya tıkılıp tartışıyordu? Bunların hepsini yapmakta özgürdüler. Neden içeride kalıyorlardı? Neden Farragut’un duyduğu gibi denizin onlara seslendiğini duymuyorlardı, güzelim taşların üzerini kaplayan tuzlu suyun berraklığını hayal etmiyorlardı?..”

Cheever, Falconer Hapishanesi’nde banliyöleri anlatmıyor ama insan davranışlarını her türlü çelişki ve çatışma içinde tartışabileceği çok daha yalıtık bir mekânı seçiyor. Bireyi böyle bir mekânda, kendilerini hem bir topluluk içinde hem de yalnız başına hissedeceği bir yerde yakalamayı seviyor Cheever. Zira böyle yerlerde toplumun ahlak ve kuralları kolaylıkla çiğnenebilir, bencillik, ikiyüzlülük çok daha kolay ete kemiğe bürünebilir. İnsanlar birbirlerini görmezden gelebilir, ‘ortak iyi’ şahsi çıkarlar uğruna rahatlıkla çiğnenebilir. Cheever, insanın düşebileceği bu en cehennemi mekânda, kendi başını kurtarmak için çabalayan mahkûmların umutlarını, saçma akıl yürütmelerini, küçük hesaplarını, korku ve arzularını çok iyi sergilemiş. Üstelik anlatıyı büsbütün karartmadan... Ölçülü ironisi ile hüznü ve mizahı dengeliyor. Tıpkı Farragut’un aklında kalan şu şarkı gibi:

“Söyleyebildiğim tek şarkı hüzünlü bir şarkıysa, 
Hiç şarkı söylemeyeceğim. 
Söyleyebildiğim tek şarkı hüzünlü bir şarkıysa, 
Hiç şarkı söylemeyeceğim. 
Ne ölenler ve ölüm döşeğindekiler hakkında, 
Ne bıçaklar ve silahlar hakkında, 
Ne dualar ve çığlıklar hakkında... 
Söyleyebildiğim tek şarkı hüzünlü bir şarkıysa, 
Artık şarkı söylemeyeceğim.”

John Cheever, Falconer Hapishanesi, Çeviren: Ayça Sabuncuoğlu, Can, 192 s.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR