Kesif duman kokusunun genzi yakan tortusunda, telaşlı kanatlarla mavi boşlukta süzülen, kadim ninnilerimi kanaviçe edasıyla ördüğüm bu coğrafyada her bir dağ, kaya, tepe, ağaç ve su akıntısı, tavşan yuvası, yılan deliği, kaplumbağa yolu zihnimdeki her bir şemanın sınırlarını belirliyor. Burası vatanımdır. Benim çocukluğumdan gayri vatanım yoktur. Bundandır, kuru kayaya, çürümüş ağaca ve kapanmış her bir tavşan yuvasına kutsiyet atfetmişliğim.
Yüksek ve derin, yukarıdan aşağıya, küçük çatlaklar hariç, dümdüz bir kayadır, evim. Bilinmez kaç yetmiş yıldır buradayız. Yaşadık, nice badireler atlattık. Kimse gelip durmadı karşımızda. Ta ki karşı dağın yamacına insan gelip yerleşene kadar… Bizden önce avladılar tavşanları. Yılanları ürkütüp kaçırdılar. Suyumuzu kirlettiler. Konduğumuz her kayaya yakın sürülerini otlatıp bizi kaçırttılar.
O çatlaklardan birinde, her bir dalını bir ağaçtan alıp getirdiğim, altına da tavşan postu serdiğim yuvam var. Buradan gayrı yaşam bilmem. İnsanoğlunun parsellediği bütün toprak benim. Gözlerimin aşina olduğu canlı cansız ne varsa birer birer çaldılar bizden. O da yetmedi dağın tam tepesine evler yaptılar. Evlerinin önüne ocaklar kurdular. Ocaklardan ateş yalımları yükseldi. Ağaçları kesip ateşi harladılar.
Bugün yaşamımın ikinci evresine girdim. Gagam boynuma doğru o kadar eğilmişti ki hiçbir şey avlayamaz oldum. Pençelerim öyle uzamıştı ki hiçbir şey kavrayamaz olmuştum. Tüylerim öyle kalınlaşmıştı ki uçamaz olmuştum. Pınarın doğduğu vadinin tam tepesindeki kayaya sığınıp ölümle kalım arasındaki o çok ince çizgide önce gagamı kayaya vurup söktüm. Gözlerimin feri söndü. Öylece kaldım olduğum yerde. Gagam uzayınca onunla pençelerimi söktüm. Pençelerim de uzayınca tüylerimi yoldum. Tüylerimde uzayınca artık uçabilirdim. Bu zorlu sürecin sonunda kendimi rüzgârın esişine emanet ettim.
Akan suyun önüne bent örmüşler. Deli taylar gibi debelenen nehrin her iki kenarına kanal kazıp suyu kuru tarlalara götürmüşler. Nehrin içinden çok cılız bir su akıyor. Gözlerim buna alışkın değil. O suda yıkanamıyorum artık. Suda oynaşan balıklar yok. Küsüp gitmişler bir yerlere. Bütün ağaçlar ağlamaklı, bütün yapraklar mahzun,,, O suyun sesini dinlemeliyim. Gözlerim sudan kenara doğru fırlayan damlacıkların ahengi ile coşmalı. Dağa tüneyip günlerce o damlacıkları saydığımı hatırlayıp üzülüyorum. Yosunlar büyüyüp nehrin kenarındaki kayalara tutunmalı. Bir yeşil bir kırmızıya bürünmeli. Serçeler ürkek ürkek konmalı kayalara. Bir yılan pusuda beklemeli. Avını avlayıp söğüt ağacına sarılmalı. Hiçbiri yok. Benim de birçok parçam kayıp gibi…
Kendimi hiç bu kadar kimsesiz ve kimliksiz hissetmemiştim. Yangınlardan arta kalan is tanelerinin çaresizliğinde görmemiştim hiç kendimi… Kimliksizliğim kendimden değil. Beni ben yapan her şeyin birer birer çürümesiydi. Küflü bir koku yayılıyor koyaklardan. Bir leşin etrafında kümelenen akbabaların tiz sesinde kanayan çığlık şimdi bana yabancı…
İnsanlar her gün biraz daha yakınımıza sokuluyorlar. Dün üç çocuk kayadan süzülen balı toplamak için yuvama hayli yaklaştılar. Neyse ki daha fazla yükseğe tırmanmadılar. Sabahtan öğlene kadar onları izledim. Hayli tehditler savurdum ama hiçbirini anlamadılar. Arılar başlarına toplanıp soktuktan sonra oradan uzaklaştılar.
İnsan yiyeceğimizi korkutup uzaklaştırdı. İçeceğimiz kirletip bizi susuz bıraktı. Gün geçtikçe zayıflıyorum. Kanatlarımdan gücün çekildiğini, ağır hareket ettiğimi hissediyorum. Yine de yarına dair umutlarım ilk günkü gibi taze ve canlı. Bütün zorlu badirelerden çetrefil çaresizliklerden sonra doğan güne selam durdum hep…
Bugün ilk yumurtamız yuvamıza geldi. Bunun keyfi uzun bir aradan sonra yaşadığımız en güzel şeydi. Kocaman, bembeyaz bir yumurta... Bu irilikte bir yumurtadan çıkacak yavru kim bilir hangi coğrafyalara kadar uçacak, hangi avları avlayıp gelecek? Avını yedikten sonra göğsünü gerip bütün vadiye küheylan edasıyla çığlık gönderecek.
Uzun zamandır gözlerim bir tavşana ilişmedi. Ne yana uçsam insanlar benden önce orayı korkutup kaçırmış. Bu ne zamana kadar böyle sürecek bilmiyorum. Çaresiz leşlere dadanıyorum ama o da uzun zamandır hiç karşılaşmadığım bir şey…
Yuvada yumurtalarımız çoğalmaya başladı. Çok sürmez ilk yavrularımız yumurtadan çıkmaya başlayacak. Onları beslemek hayli zor olacak. Eskiden bahar gelip dallar yeşermeye başladığında her taraftan bir canlı fırlardı. Kaçan kurtulurdu ama kaçamayan bize ziyafet olurdu. Şimdi öyle mi? birkaç canlı var dağda. Onlar da çok iyi kamufle olup bizden kurtuluyor.
İnsanoğlu bütün kış boyunca ellerinde ateşli silahlarla kol atıp bütün kaya diplerini, dağın koyaklarını, yiyilir yiyilmez ne varsa avlıyorlar. Bahara canlı bırakmamaya yemin etmişler gibi ne varsa avlıyorlar. Oysa bilmedikleri bir şey var; doğa canlı kalmak için mutlaka bir yol bulur.
Bugün gözüme ilişti, köylülerin tavukları vadiye kadar iniyorlar. Güneş yükselmeye başladığından bu yan tavukları gözlüyorum. İyice aşağı inince gözüme etli olan bir siyah tavuğu kestirdim. Çivi gibi bir dalış yapıp tavuğu tünediği yerden pençelerimin arasına aldım. Bu etli av hayli kolay oldu. Avımla beraber dağın zirvesine kondum. Karnımı iyice doyurup birkaç parçasını yumurtadan yeni çıkan yavruma götürdüm. Yavrum gölgemi görünce çığlık kopardı. Gagasını açıp beni bekledi. Etin bir parçasını midesine indirdikten sonra bir çığlık daha kopardı. Bir parça daha verdim. Sakinleşti. Belli ki doymuştu ama şimdilik yarın daha fazla isteyecekti. Onu yarın doyurmak için şimdiden hazırlık yapmak zorundaydım.
Sabahın ilk ışıklarıyla dağın zirvesine tünedim. Şansım yaver giderse tavuklar tekrar vadiye inerdi. Uzunca bir bekleyişten sonra tavuklar istediğim noktaya kadar geldiler. Fırsatı kaçırmamak için yükselip hızlıca dalışa geçtim. İrice bir tavuğu kapıp havalandım. Tam vadiden çıkmak üzereyken tavuğun bağırışlarını duyan köylülerden biri silahını patlattı. Islık gibi bir ses duydum ama tavuğu bırakmaya hiç niyetim yoktu. Dağın zirvesine çıkınca kendime bir ziyafet çekip kalanları yuvaya taşımaya başladım. Köyden bir bağırıştır yükseldi.
Eşim yumurtaları olgunlaştırıp bütün yavruları çıkarınca beraber havalanıp av aramaya başladık. Çok geçmeden o da tavukların dolaştığı yerin çok elverişli olduğunu fark etti. Ben dağın zirvesinden pür dikkat onu gözlüyordum. Yükselip gözüne bir tavuk kestirdi. Pençelerini tavuğun kanatlarına geçirip havalanmaya başladığında aynı anda dört ateşli silah birden patladı. Eşim o hızla yükselmeye devam etti. Bir süre sonra pençelerinin arasındaki tavuk yere düştü. Çok geçmeden eşim de bütün hızıyla kayaya çarpıp yere çakıldı. Gözlerim o anda karardı. Görebildiğim tek şey örtülerin arasından dört insanın çıktığıydı. Bağırmaktan başka yapabileceğim bir şey kalmamıştı.
Ömrümün yarısı o kayada kaldı. Bir yanım kopup gitti. Ne yana döneceğimi bilemedim. Bunca yıllık hayat arkadaşım beni böyle bakan ama hiçbir şey göremeyen bir varlığa çevirdi. Yükselip cansız bedenin etrafında akşama kadar dolanıp durdum. Yavruların çığlığı kulaklarımı yırtamaya başlayınca anca kendime gelebildim. Yavrular her şeyden habersiz yiyecek bekliyorlardı. Bense içimdeki boşluğu doldurmak için koca bir volkan arıyordum. İnsanlar vadiden eve döndüklerinde tavuklar hala oradaydı. Hızlı bir dalıştan sonra birini kapıp yuvanın yolunu tuttum. Avımdan bir parça bile yiyemedim. Parça parça yavrulara yedirip karınlarını doyurdum. Kalanı da yarın yine onlara yedirecektim.
Gün ağardığında ilk işim yavruları doyurmak oldu. Kanat açıp uzaklara çok uzaklara kadar dolandım. O dağ senin bu dağ benim konup kalktım. Alaca bir tavşan vardı bugün yemekte. Uzun zamandır böylesini görmemiştim. Postunu sıyırıp yuvamın yolunu tuttum. O dağ o vadi bana dar geliyordu. O vadiye her baktığımda içime koca bir yangın doluyordu. Derdimi anlatacak kimse de kalmamıştı. Yavrular günbegün büyüyorlardı. O da neydi? Yavrulardan biri yoktu yuvada. Belli ki yaşadığı yere uyum sağlayamamış yuvadan aşağı düşmüştü.
Günler böyle uzayıp giderken eksiliyorduk. Eksildikçe bileniyordum. Daha güçlü çıkmak zorundaydım her badireden… Aksi, aksi yok oluştu varlık sahasından. Bunca acıları bir yenilgiye kurban gitmek için yaşamadım. Arılar, serçeler, solucanlar hep çoğalıp çıkarken bahara bana ne oluyordu ki bir yok oluş sevdasına tutulmuştum. Uzaklara çok uzaklara uzanmalıydım. Yaşam bir ateş çemberi gibi etrafımı sarmışken o çemberi yarıp yeni başlangıçlara selam durmalıydım. Bunu kendim için yapmasam bile yavrularım için yapmalıydım.
Bugün köylüleri şaşırtmalıydım. Köyün diğer tarafına uçup, uzunca bir zaman bekledim. Tavuklar köyden iyice uzaklaşınca işim kolaylaştı. Geldiğim yoldan geri döndüm. Yavrularımı doyurmak için koca koca parçalar kopardım. Yuvada bir yavrum daha ölmüştü. Onu kendi pençelerimle aşağı atmak zorunda kaldım.
Yuvada iki yavru kaldı. Buna alışkındım. Hep olagelen bir şeydi bu. Sonunda bir tanesi kalacaktı. Kalan da en güçlüsü olacaktı. Günler geçtikçe büyük olan küçük olanı istemez oldu. Sürekli bir bağırış bir kavgadır aldı yürüdü. Yukarıdan yuvayı izlerken büyük kardeş küçük kardeşi yuvadan atmak için sürekli kafasına kafasına vuruyordu. Küçük kardeş kaçıp kurtulmak istiyordu ama aşağısı uçurumdu. Son hamlede küçük kardeş kayalara çarpa çarpa aşağı yuvarlandı. Yuvada sadece bir yavru kalmıştı ama onu doyurmak beni hayli zorlayacaktı.
Hayatımda tutunacağım tek dalım yuvadaki yavrumdu. Ondan başka kimsem kalmamıştı. Ne zaman bu vadiden kaçıp uzaklaşmak istesem beni o vadiye geri getiren yegâne şeydi. O yavrum uçup yuvadan uzaklaşana kadar ben burada kalacaktım. O ilk avını yaptıktan sonra başka bir yaşam alanı bulacaktım. Hayat arkadaşımın ölümü gün gibi her an gözlerimde beliriyordu. Baktığım her şey eşimin ölümüne dönüşüyordu. Ne kadar uzağa gidersem gideyim o görüntüler hep benimle beraber geliyordu. Yavrumun kanatlarının altı tıpkı annesininki gibi beyaz benekliydi. O kanatlarını çırptıkça bu benekler beliriyordu. Bu beyaz benekler beni hayata bağlıyordu.
Köyün arka tarafını gören bir kayaya tüneyip avımı gözetledim. Köyden üç kişi ellerinde silahlarla kaya diplerine gizlenmiş olup benim gelmemi beklediler. Onları görünce güneş tam tepeye gelene kadar orada bekledim. Çaresiz başka yerlerde başka avlar aramak zorundaydım. Bu çok çetin bir yaşam… Ne yana dönsem benden önce tutulmuş. Çok uzun bir uçuş yaptım. Gözümün gördüğü her yeri iyice süzdüm. Gözüme yiyecek hiçbir şey ilişmedi. Çaresiz yuvaya geri döndüm.
Yavrunun yiyecek beklemesi ve babanın yavruya yiyecek götürememesi bu dünyadaki en büyük çaresizliklerden biridir. O gece kendimi dünyanın en aciz varlığı gibi hissettim. Şartların benim dışımda belirlenmesi bu altı okka gerçeği değiştirmiyor. Pençelerime bakıp, neler neler kavradınız da yavruma getirecek bir tutam yiyecek kavrayamadınız, dedim. Onun açlık çığlıkları içimde atom infilaklar kabarttı. Açlığa da alışılır mı hiç bilmiyorum. Aç uyuduğum bir gece hatırlamıyorum. Belki de bu etki o kadar güçlüdür ki bilincim onu karanlık bir odaya hapsetmiştir.
Bu gece sabaha kadar gözlerim açık bekledim. Zamanın zulasında sakladığı paslı hançer gözlerimi her kapattığımda canıma batıp beni uyandırdı. Sanmam öyle bir yarayla uyuyabilecek bir yiğit vardır yeryüzünde. Gözlerim açık kâbuslarla irkildim. Yangın var etrafımda kanatlarım yolunmuş tek kurtuluş yolu alevlerin arasından atlamak. Tam atlayacakken ayaklarımın prangalı olduğunu görüyorum. Daha önce içinde yıkandığım su çıldırmış bir deve gibi debelenip üstüme üstüme geliyor. Boğulacak gibi oluyorum.
Yıllar önce atalarımdan birinin ağaç kütüğüne gagasını sertçe geçirip öylece kalakaldığını öylece o kütüğe asılı kalıp öldüğünü görmüştüm. Tüyleri her yel estiğinde havalanırdı. Ben, onun bir gün o kütükten kurtulup canlanacağını düşünürdüm hep… Tüyleri dökülmeye başladı. Kurtçuklar doluştu bedenine. Çok geçmeden sadece kemikleri kaldı. Ona kuru kütüğe dalış yapıp gagasını sertçe geçirtecek ne vardı acaba? Açlık mı dersin? Belki de. En tuhafı da gözlerine küçük karıncaların doluşmasıydı. Gözlerine dünyaları sığdıran yaşlı atam, gözleriyle küçük karıncaların karnını doyuruyordu. Bu hep böyle olmuştu doğada; birilerinin doyması için birilerinin ölmesi gerekiyordu.
Gece bitmiyor, sabah da olmuyordu. Bir asır gibi gece uzadıkça uzadı. Kanayan her bir yanım zehirli irin damlacıklarıyla önce içime sonra gözlerime doluyordu. Gözlerim kan çanağı boğazım katliamdan arta kalan çaresizliğin feryadını içime gömüyordu. Paslı hançer deştikçe kanatıyordu içimi. Damlalar yine içime dökülüyordu. Sabahın ilk ışıklarıyla uyanıp yavrumu doyurmak zorundaydım. Çok uzak coğrafyalara kadar uçmak zorundaydım. Öyle ki daha önce hiç görmediğim yerlere gitmeli o yerlerin kokusunu içime çekmeliydim.
Karanlıkta, gündüz güneşin tam tepeye geldiği yöne doğru uçmaya başladım. Gözlerim diken gibi batıyordu. Ne kadar uçtuğumu hatırlamıyorum ama bir an kanatlarımdan gücün çekildiğini hissettim. Son bu olmalıydı. Göz kapaklarım kendiliğinden kapanıyordu. Tam o anda ufkun aydınlanmaya başladığını gördüm. Tek yapmam gereken biraz daha uçmaktı. Yerler aydınlanınca konacak bir tepe buldum. Konduğum anda uyuşmuş irice bir yılanın güneşin doğuşunu beklediğini gördüm. Pençelerimi sırtına geçirip afiyetle yedim. Bu beni uzun bir zaman tok tuttu. Fazla beklemeden havalandım. Rüzgârın önüne kattığı kuru çöp gibi uçuyordum. Gözüm dağın ardında bir pınar, pınarda oynaşan kazlara ilişti. Çivi gibi dalıp bir kazın boynunu kırdım. Pınarda serinleyip, kazı pençelerimin arasına alarak geldiğim yoldan geri döndüm. Yuvaya vardığımda güneş henüz tam tepeye varmamıştı. Kazı olduğu gibi yavrumun önüne bıraktım. Gagası sertleşmeye başladığı için hiç zorlanmadan kazın postunu sıyırıp etinden büyük parçalar kopardı. Doyduğunda kazın yarısı bitmişti. Diğer yarısını ben yiyip uyumaya çalıştım.
Dağın zirvesine doğru havalandım. Maviliklere kanat açıp süzüldüm. Köyden birkaç çocuk yola çıkmış vadiye doğru iniyorlardı. Ellerindeki bakraçları çınlata çınlata sallıyorlardı. Çok geçmeden yuvanın dibine kadar sokuldular. Belli ki balları bitmiş yine kayadan süzülen balı toplayacaklardı. Çocuklara çok aldırmadan köyün üzerinde bir tur attım. Birkaç tavuk köyden iyice uzaklaşmış bağın arasında dolanıyorlardı. Bu fırsatı kaçırmak olmazdı. Ya insanlar üzüm asmalarının arasına saklanıp beni bekliyorlarsa diye geçirdim içimden. Bunu çok ciddiye almadan daldım. Tavuklar oldukları yere tünediler. İçlerinden birini kapıp havalandım. Korktuğum şey başıma gelmedi.
Yuvaya vardığımda tavuk henüz canlıydı. Yuvaya bıraktığım gibi kendini kayadan aşağı bıraktı. Tavuk yere düştüğünde çocuklar tavuğun bağırışlarını duydular. Çivileme dalıp işi riske atmadan tavuğun kafasını gagalayıp yuvaya götürdüm. Bütün olup biteni çocuklar izliyordu. Çocuklar bağıra çağıra köye doğru koştular. Yuvanın yerini iyice bellemişlerdi. Tavuğu yediğimizde hava kararmak üzereydi.
Sabah olup güneş sarı sıcak, nazlı ışıklarını dağıttığı zaman hafif bir yel esiyordu. Geçen gecenin yorgunluğundan eser yoktu. Güzel bir güne başlamış olmanın verdiği huzuru bütün hücrelerime kadar hissettim. Yuvadan havalanıp zirveye kondum. Zirveden dünyaya bakmanın keyfi hiçbir şeyde yok. Bütün bir ova ovanın sonundaki dağlar, dağların sonundaki derin vadi, vadiden fışkıran ama bentlerle yolu kesildiği için mahzun kalan pınar her şeyi bir çırpıda görmek, yaşadığımın en büyük nişanesiydi.
Yaşamak bazen kurşun gibi ağır bazen ferah esen yel kadar hafif… Akına, karasına, tozuna, toprağına, yağmuruna, kışına bir bütün olarak yaşamın ötesinde ve berisinde ne saklıysa yaşamak… Doya doya… Her doğan güne, kayan yıldıza, akan suya ve tomurcuğa durmuş ağaca selam durmak… Ne büyük mutluluk… Ben varım ve yaşam devam ettikçe var olmaya devam edeceğim. Akında da karasında da…
Yarınlara kanat çırpacak yavrum günbegün büyüyor. Bunun verdiği mutluluk ise dünyadaki hiçbir şeye değişilmez. Bütün mutluluklar bu mutluluğu yaşamak için birer basamak… En nihayetinde onun kanatlarını çırpıp bütün vadiyi dolduracak sesini duymak için sabırsızlanıyorum. O anı görmek o anı yaşamak bütün bir hayatın özeti gibi… Dolu dolu ve sonsuzca sına…Dünyadan cennete açılan bir kapı varmış da o kapının kilidini açmak için bu çığlık anahtarmış gibi….
En soluksuz kaldığım anda bu çığlık benim nefes almamı sağlıyor gibi… Kör kuyularda boğulmak üzereyken ellerimden tutup beni yukarı çıkarıyor. Bu çığlık olmazsa nasıl dayanabilirdim yaşamın bunca darbesine. Hem onun için değil miydi canımızın bir parçasını kayada asılı bırakmamız. Bütün isyanlarımızı bütün yangınlarımızı ve bütün karamsar çığlıklarımızı bu çığlığı bir gün fazladan dinlemek için bir çırpıda yutmalarımız.
Kartalların arasında kaya büyüsü diye bir söylence vardır. Ne olursa olsun üzerinde yaşadığı kayayı küstürmemek üzerinedir bu söylence. Eğer kartal yaşadığı kayayı küstürürse, kaya; büyüsünü harekete geçirir ve kartal ailesini kendinden uzaklaştırır. Bu büyünün en belirgin nişanı kayanın büyük bir yarıkla yarılmasıdır. Bu yarıklar bazen öyle büyük olur ki kayadan büyük parçalar kopar ve vadiye kadar yuvarlanır. Bu akşam kayadan büyük bir parça kopup vadiye kadar yuvarlandı. Öfkeden içi içine dar gelen kaya kendini parçalayıp bütün paydaşlarına mesaj gönderdi; “Size artık yaşam alanı olmayacağım. Dedi.
Kalmakta ısrar etmek kayanın öfkesini büsbütün üstüne çekmekten başka bir işe yaramaz. Kaya canından parça koparacak kadar öfkelenmişse kayaya daha fazla kurban vermenin hiçbir anlamı yok. Kaya istediği zaman istediği gibi kartalları cezalandırabilir. Kartallar göz açıp kapayıncaya kadar tuzla buz olur. Buralardan gitmem gerektiğini biliyorum. Yavrumun kanatlarının olgunlaşmasına az kaldı. Bu sürede kayanın öfkesini üstüme fazla çekmeden günde bir defa yuvaya inip kalkarsam bu yeterli olacak. Kelebeğin çiçeğe konması gibi konsam bile kayaya, kaya öfkeden kıpırdamaya başlıyor. Koca kaya pençelerimin arasından çekiliyor gibi hissediyorum.
Zirveden etrafı gözlüyorum. Köy karşımda seyirlik oyun gibi görünüyor. Köyden koca bir grup ellerinde ateşli silahlarla bağıra çağıra dağa doğru yürüyor. Tırmandıkları yer yuvamı tam karşıdan gören konumda. Bu hiçte hayra alamet değil. Ne yapacaklarını kestiremiyorum. İçimde bizimle ilgili bir hal alacağına dair bir his var. Bizden çok uzaktalar. Bize ulaşmaları imkânsız… Yine de bu insanoğlunun yapabileceklerine akıl sır erdirilemiyor. Eşimi benden aldıklarında da aklımıza böyle bir şey hiç gelmemişti.
Geniş bir daire çizip kanatlarım yorulana kadar uçtum. Gözlerime bir tavşan ilişti. Bunu kaçırmak olmazdı. Bu yavrumun diş kirasıydı. Tavşanı kavrayıp yuvaya doğru uçtum. Güneş batıya doğru yol almış. Karşı dağda insanlar hala oturup ellerindeki tuhaf aletlere bakıyorlar. İki gözlerini kapatacak el kadar bu aletten gün ışığı yansıyor allı morlu… Tavşanı yuvaya bırakıp hemen havalandım. Kalkıp elleriyle beni ve yuvamı gösteriyorlardı.
Niyetlerini iyice anladım. İçime hem yakan hem donduran bir his gelip oturdu. Sonsuz bir boşluğa bakıyormuşum gibi bir duyguya kapıldım. İçim azar azar kanıyor, sinirlerim kerpetenle sıkılıyormuş gibi acı çekmeye başladım. Bu acının tarifi yoktu ama görünürde bir sebebi de yoktu. Yine de koca bir girdabın içinde sürükleniyordum. Tutunacak bir dalım yok. Bağırsam çığlığım boğazımı yırtacak. Yırtılan etimden içime kan dolacak. Kaçsam kurtulsam kendimden, kaçabildiğim en uzak yer yine içimdeki yangının tam ortası oluveriyor. Pençelerim yanıyor kanatlarım tutuşuyor. Keskin buz parçaları yüreğimi kanatıyor. İçim kanıyor. Sesim, sağır bir kayaya tünemiş gibi. Öfkesini kusan pervasız bir volkan gibi kaynıyor içim. Lavlar gözlerimden, kanlı gözlerimden, fışkırıyor. Her yanım ağır bir duman kokusuyla çevrili. Yapabildiğim tek şey amaçsız ve çaresiz uçmak.
Yoruldum, konmak istiyorum. Zirveye kondum ama demir korlar pençelerime batıyor gibi kalktım. İnsanlar öfkeden kudurmuş gibi dolanıyorlardı. Ben, bütün volkanı içimde taşıyorum. Gidecek yer yok. Kayanın büyüsü aklıma geldikçe yuvadan uzak durmaya çalışıyorum ama bütün hislerim beni yuvaya doğru itiyor. Konsam öfke uzaklaşsam yangın kaçsam buz kesiği ciğerlerimde… Kayanın öfkesi kabardı. Dağdan birkaç parça kaya koptu. Yuvarlandı vadiye kadar. Yavrumun çığlıkları kulaklarımı tırmalıyor. Sesi kulaklarımdan girip bütün hücrelerimi koca bir kâbusa, sonsuz bir tufana ve çıldırmış girdaba döndürdü.
İkinci yaşama başlamamayı ne çok istiyordum şimdi ama çok geç. Oysa ne hayallerle başlamıştım. Kadim seslerden bir kolye yapıp boynuma takmak isterdim. Akan pınarın sesini, gece olur olmaz bağıran puhunun sesini, ürkmüş tavşan sesini… Ne güzel olurdu. Oysa şimdi kılcal damarlarıma kadar inen bir feryat besliyorum koynumda. Ağulu irin kanıyor gibi duygularım. Yaşama sıkı sıkı sarılmışken bu canıma batıp kanatan tel örgüler de nereden çıktı. Yaşamın bu kadar güzel olması bundandır belki de; nereden, ne zaman, niçin, ne çıkacağını kestiremiyorsun. Bir an paslı hançer gibi bölüyor yarına dair bütün umutlarını.
“ Feleğin demir pençeli kuşu” gibi yaşamın tam ortasına pençelerimi geçirip yarına varmak istiyorum. Yavrum olmadan bunu yapamam. Yavrum olmadan pençelerime geçirip yırtmaktan başka çarem kalmayacak. Bunu yapmak belki sıcak demiri dilimle sulamak gibi olacak ama olsun. O zaman kendim diye bir şey kalmayacak. Bölük pörçük bir anılar manzumesinden gayrı izim kalmayacak.
Konduğum kaya pençelerimin altında beşik gibi sallandı. Oysa çok naif inmiştim. Dağlardaki kayalardan taşlar yuvarlanmaya başladı. Son anda havalanıp kendimi serseri bir taşın altında kalmaktan kurtardım. Her şey çok çabuk oluyordu. Yavrum yuvada huzursuzlanmış ki bağırışlarını duydum. Yuvaya doğru uçtum. Yavrumun sesine ses verdim. Sesimi duydu, sakinleşti. Yuvaya konma isteği ile doldu içim. Usulca yuvaya kondum. Yavrum ağzını açmış yiyecek bekliyordu.
Gözlerimdeki korkuyu mu gördü bilinmez ama sürekli gözlerime bakıyordu. Neden acı önce gözlerden okunur. Gözlerdeki boşluk hangi yarayı hatırlatır. Hangi yangını dindirir ki gözler ayna gibi yansıtır içimdeki sonu gelmez fırtınaları. Hangi boşluğu kanatlarımla kapatsam ki dinse fırtına dinse yangın müsterih olsa ateş gül gibi açsa bütün yangınlar. Serin bir yel esse de ferahlasa içim. Bir avuç soğuk su misali ferahlatsa içimi… Dökülse damarlarımdan irin. Panzehri olsa tortulanmış, içimi çürüten zehrin.
Havalandım çünkü beni ayakta tutan dizlerimdeki güç eriyip gitti. Kanatlarımı zorlukla çırpabildim. Gitmekle kalmak arasındaki o büyük boşluk beni çok güçlü bir şekilde içine çekiyordu. Bir an gardımı indirsem sonsuz bir boşluğun içinde sonu gelmez girdaplarla boğuşurken bulacaktım kendimi. Kendimi çıldırmış yangınların ortasında dindirmeye çalışırken bir tufan kopup beni içine hapsetti.
Karşı kayada bir patlama sesi duydum. Dönüp o yöne baktım. Bir izli mermi hızla yuvama doğru yaklaşıyordu. Ateş sonsuz bir acının müsebbibi gibi kurula kurula akıyordu. Yuvamın yanındaki kayada patladı. Etrafına kıvılcımlar saçtı. Yavrum ters giden bir şeylerin farkına vardı ki bir çığlık kopardı. Yuvaya dönemezdim. Yavrum da uçacak kadar güçlü değildi. Kararan havada beliren bir diğer izli mermi aynı yolu izleyip yine yuvama doğru yol aldı. Peşinden üç ateşli mermi aynı anda patladı.
İzli mermiler birkaç yıldız aynı anda kayıyormuş gibi karanlığın içinde pervasızca yol alıyorlardı. Bu yıldızlar diğer yıldızlara çarpacak ve bütün bir yaşam son bulacaktı sanki. Kuru dallarla ördüğüm yuvamdan dumanlar yükselmeye başladı. Yavrumun çığlıkları giderek yükseldi. Her bir çığlığı bir öncekinden daha güçlü daha ciğerlerimi yakacak şekilde yükseliyordu. Yuvamın etrafı aydınlanmaya başlayınca izli mermilerin yuvamı yakmaya başladığını anladım. Ben dolandıkça duman kokusu beni takip ediyor. Yuvamdan çığlıklarla beraber bir ateş topunu aşağı yuvarlandığını gördüm. İçime koca bir ağıt oturdu. Volkan patlayacak gibi oldu ama koca bir infilak boğazımda düğümlendi. Dünya bomboş göründü gözüme. Koca bir hiçti bütün bir yaşam. Bütün bir yaşamımı sığdırdığım yuvam, geceyi aydınlatan meşaleye dönmüş meşalenin ateşi içime sirayet etmiş içten içe yakıyordu beni. Uyuştu bütün uzuvlarım, gözlerimdeki fer çekildi. Karanlık büsbütün içime çökmüş uzağı göremez yakını seçemez oldum.
İçgüdülerime güvenip dağa konmaya çalıştım. Çok yakındaki şeyleri az da olsa seçebiliyordum henüz. Sadece kayalar vardı etrafımda. Kayalar sallanmaya başladı. Kayanın öfkesi büsbütün kabarmış üzerinde hiçbir canlı bırakmamacasına sallanıyordu. Uçacak gücüm kalmamış mıydı bilmiyorum ama uçacak hevesim kalmamıştı. Ne olacaksa olsun. Yürüye yürüye yuvamın olduğu kayayı buldum, üstüne tünedim. Öyle bir sallandı ki bütün bir kaya olduğu gibi ayaklarımın altından kayıp vadiye kadar yuvarlandı.
Ben havada asılı kalıp kurtuldum. Böylece insan öfkesini kusmuş, kaya öfkesini kusmuştu. Ben ise içimdeki duygunun nasıl bir şey olduğunu anlamadan yaşamaya devam ettim. Adına yaşamak denirse… Kayanın öfkesi dinmiş ortalık durulmuştu. Dağa tüneyip sabah olmasını beklemekten başka çarem yoktu. Bu gözlerle nereye kadar gidebilirdim ki?
Sabah olup ortalık aydınlanmaya başlayınca gözlerim hala bir şey fark etmiyordu. Bir güneş batıp diğeri doğdu. Sonra bir tane daha ben ise hala dağa tünemiş bekliyordum. Kesif duman kokusu hala genzimi yakıyordu. Telaşlı kanatlarla süzüldüm. Kadim ninnileri kanaviçe edasıyla ördüm. Bu coğrafya benim vatanımdır. Vatanım yani bütün bir yaşamım yanıp yıkıldı. Gözlerime perde indiği için bütün kutsallarımı birer birer yitirdim.
Bu kaçıncı gün bilmiyorum bu karanlık dünyanın içinde savruluşum. Uzakta gözüme bir şey ilişti sanki. Bu pekâlâ bana yiyecek olabilirdi. Bütün bir ömrümün deneyimini bu dalışa topladım. Bütün hıncımla gagamı vurmadığım kadar sert vurup pençelerimle kavramaya çalıştım.
Tüylerim rüzgârda hafif hafif sallanacak. Gözlerime karıncalar doluşacak. Bir süre sonra bütün tüylerim dökülecek.






