Çiklet
21 Haziran 2019 Öykü

Çiklet


Twitter'da Paylaş
0

Çevirdikleri turnikenin sonunda elinde kalan sigaradan katranı dilini yakan son bir nefes çekip, dudaktan dudağa dolaşmaktan eciş bücüş olmuş izmariti iki parmağının arasından çalılara fırlattıktan sonra arkadaşlarına dönüp, “Hadi beyler,” dedi Yasin. “Sıkıldık, bir şeyler yapalım.”

Üç kişilik gruplarında sözü en az geçen oydu. Artık kabullendiği bu durum yapılacak şeyi belirlemesine imkân vermezse de, bir şey yapılmasını diğer ikisinden talep etmesine mani olmazdı. Diğer ikisi, Buğra ile Orçun. Onlar grubun eş liderleriydi. Buğra baskın karakteriyle ara sıra öne çıkma gayretine girer, Orçun yumuşak başlılığından susar, istemese pekâlâ yapmayacağı pek çok şeyi sırf hır gür çıkmasın diye kabul ederdi. Hava yapış yapış, ortalık sakindi. Dakikalardır bezgince sundurmada oturan Buğra ayak parmaklarının ucunda yükselerek yerinden sıçradı, kollarını bir iki kez çaprazlamasına esnetip kanının vücudunda deveran etmesini sağladıktan sonra gözlerini boşluktan ayırmadan talimatı verdi:

“Hadi kantine dalalım!”

Akşam yemeğine kadar serbest oldukları zaman diliminde bulundukları ve hava yaz tatilinin kapıya dayandığını müjdeleyecek kadar sıcak olduğundan, yatakhaneden kantine uzanan yolda kimsecikler yoktu. Böyle zamanlarda yapılacak en güzel şey koğuşun camlarını açıp içeri dolan esintinin yarı çıplak vücutları serinletmesini umarak uyumak yahut lokalde asgari müşterekte buluşulmuş bir kanalı izleyerek vakit öldürmekti. Serin kütüphanede kitap okumak da iyi bir fikirdi tabii ama deli akan kanı sakince sandalyeye oturtmak bir müddet sonra zorlaşıyor, sessiz olunmasına dair alınan birkaç uyarının ardından istenmeyen kişi şeklinde mekânı terk etmek zorunluluk hâlini alıyordu. Bunların dışında haftada bir seferi geçmemek kaydıyla yapılabilecek en heyecanlı şey, kantinden çiklet çalmaktı.

Bir oyunmuş gibi yaptıkları şeyin düpedüz hırsızlık olduğunu akıllarına getirmemişlerdi hiç. Onca çikleti ne paraları olmadığından, ne de satmak niyetiyle çalıyorlardı. Zaten parasızlıktan yapsalar çiklet mi çalarlardı? Çiklet para mı eder, karın mı doyururdu? Çalmak bile demiyorlardı yaptıklarına; onların yaptığı afırmaktı.

Spor salonunun altında bulunan kantin, öğrenciler için okulun tüketime açılan kapısıydı. Bin bir rengin, janjanlı ambalajın ve muzır kokunun oluşturduğu dünyaya açılan bu kapı, birbirine bağlı iki bölümden oluşuyordu. Sağdaki bölümde el mahareti isteyen tost, sandviç, meyve suyu gibi ürünler; sol taraftaysa hazır abur cubur satılırdı. Kantinin sahibi olan Şevki sağ tarafta durur, ürünlerin hazırlanmasını sağlar, bazen de bizzat kendisi hazırlardı. Solda duran herhangi biri ise kendisinden istenen şeyi verir, parasını alıp kasaya koyardı.

Halit sol tarafta duran herhangi birilerinden biriydi. Doğuştan mı yoksa küçükken geçirdiği bir hastalıktan mı bilinmez, biraz safçaydı. Bu saflık konuşmasına ve hareketlerine yansımış hatta dış görünüşüne dahi sirayet etmişti. Bu hâliyle okulun piçliği marifet sanan çocukları için eğlenceli bir uğraş oluyorsa da, kurdukları iletişimden keyif aldığı aşikârdı. Öğrencilerin o tarafta oluşturduğu kuru kalabalık bazen Şevki’nin canını sıkardı ama bunu dile getirdiğini duyan olmamıştı henüz.

Üç arkadaş kantine vardıklarında ortalığın tenhalığından rahatsız oldular. Zira tenha, afırığın baş düşmanıydı. En başarılı afırmalar, en şamatalı anların sonucuydu. Ancak oturdukları yerden kalkıp buraya kadar gelmişlerdi artık. Boş elle dönmek olmazdı.

Önünden geçerken Şevki’ye her şeyin normal olduğunu gösteren bir selam verdikten sonra sola tarafa doğru yürümeye devam ettiler. Plan her zamanki gibiydi. İki kişi Halit’i oyalarken kalan bir kişi kenarda duran kavanoza elini daldıracak, avucuna doldurduğu çikletleri hızla ceplerine boşaltacaktı. Bu hareketin iki kez tekrarlanması kâfiydi. Böylece afırılan çikletler hem alınan riske değecek miktarda olacak hem de olay mahallini terk ettiklerinde kavanozda göze çarpar bir boşluk bırakmayacaktı. Kavanozla haşir neşir olacak kişinin kim olacağı zımnen bilindiğinden aralarında görev paylaşımı yapmaya gerek duymadılar.

Kısa bir sohbet ve şakalaşmanın ardından yan gözle Yasin’e bakıp işlemin tamamlandığını bildiren işareti aldıktan sonra Halit’e veda edip sakince kantinden çıktılar. Hemen dışarıdaki futbol sahasına çıkan merdivenin altına girip hasılatı sayacak, o esnada bir de keyif sigarası çevireceklerdi. Ardından çikletler etrafta rastladıkları çocuklara dağıtılacaktı. Sahte bir Robin Hood güdülenmesiydi onlarınki; yoksulun günahına girip, yoksula dağıtıyorlardı.

“Çıkar bakalım,” dedi Buğra, “kaç tane afırmışsın sayalım?”

“Bugün çok değil,” diye cevapladı Yasin, ancak yüzünde mânâlı bir gülümseme vardı.

“Niye lan beceriksiz?” dedi Buğra alaycı bir ifadeyle. “Yakalanmaktan mı tırstın?”

“Hayır be, ondan değil,” diye telaşla sürprizi açıklamaya girişti. “Çikletin yanına gofret kutusu koymuşlar, ona daldım bu sefer.”

Bunu söylerken, yaptığının ne olduğuna dair en ufak fikri olmadığını gösteren bir gurur ifadesi tüm tavrına yansımıştı. Belli ki yapacağı beklenmedik bir hareketle diğerlerinin gözündeki itibarını arttıracağını, gruptaki rütbesini yükselteceğini hesaplıyordu.

“Ne yaptın lan gerizekalı!” dedi Orçun kızgınlıkla. “Şevki fark ederse Halit Abi’nin ağzına sıçar.”

“Yok be oğlum, bir şey olmaz,” derken Yasin’in yüzü kararmış, yaptığının takdir edilmemesi bir yana, üstüne bir de azarlanmasına neden olmasıyla çenesi titremeye başlamıştı. “Gerekirse ben Şevki’yle konuşur, parası neyse veririm,” diyerek durumu toparlamaya çalıştı. Meselenin getirdiği ciddiyetle gülüşmeden, hızlıca içtikleri sigarayı söndürüp oradan ayrıldılar.

Takip eden bir iki gün boyunca korkudan kantine gidemediler, gidenlere bir şey soramadılar. Öyle ki kendi aralarında dahi bu konuyu açmıyor ama başka şeylerden de konuşmak istemiyorlardı. Hatta bu sürede pek bir araya gelmemeye çalıştılar. Biri uyurken diğeri lokalde televizyon izliyor, diğeri başkalarıyla sohbet ediyordu. En çok Yasin’in canı sıkılmıştı. Yaptığı şeyin kendine hiç bir zararı olmamıştı ama faydasını da görmemişti. “Ama ya Halit Abi’ye olmuşsa?” sorusunu aklından çıkaramıyordu. Bu düşünceyle terlediği anlardan birinde hışımla televizyonun karşısından kalktı, diğerlerine haber vermeden kantine gitti.

Akşam etüde girdiklerinde onu göremeyen Buğra ile Orçun durumdan işkillendiyse de üstünde durmadılar. Zaten geçen iki günün ardından mesele sıcaklığını kaybetmiş, yaşadıkları endişe yerini belli belirsiz bir kuşkuya bırakmıştı. Acaba Şevki gofret kutusundaki boşluğun kasadaki yansımasını fark etmiş miydi?

Derken Yasin sınıfın kapısında belirdi. Yüzünün kızarıklığı boynuna yayılmış, gözleri bulanıklaşmıştı. Herkes olanları biliyormuşçasına bakışlarını kaçırarak sınıfa girdi, telaşla önlerindeki boş sıraya oturdu. Bir müddet hiçbir şey olmamış gibi davranmaya çalıştı; çantasını kucağına alıp sessizce açtı, kitabıyla kalemini çıkarıp önüne koydu. Bu esnada arkasında oturan arkadaşları birbirlerine bakıp kaş göz işaretleriyle ne olduğunu soruşturuyor, büktükleri dudakları ve yukarı kaldırdıkları omuzlarıyla bir şey anlamadıklarını karşısındakine anlatmaya çalışıyorlardı. Bu sessiz tiyatroya daha fazla katlanamayan Buğra onu sol omzundan tutup kendine doğru çekerek kulağına, “Ne oldu oğlum, bu ne hal?” diye sordu.

Olanları öğrendiğinden beri suçluluk zehrini bünyesinde tutan Yasin, o anda bunu diğerlerine de zerk etmeye hakkı olduğunu anladı. Yine titremeye başlayan çenesine doğru hızla inen gözyaşını sildikten sonra, “Şevki Halit Abi’yi kovmuş,” dedi çatallanmış bir fısıltıyla. “İşe aldığından beri hep açık çıkıyormuş kasada, o da yol vermiş. Bizim yüzümüzden oldu. Bizim yüzümüzden…”

Üç arkadaş, o akşamki etüt saatlerini önlerindeki kitapları karalayarak tükettiler. Birbirlerine katiyen bakmadılar. Suçu kimseye yüklemediler. Sonraki günler gidip Şevki’yle konuşmaya cesaret edemediler. Ona, “Bizim yüzümüzden oldu,” diyemediler. Durumu kimseye anlatamadılar. Hadiseyi böyle böyle, susa susa, utana utana unuttular.

***

Mezuniyetin üstünden üç sene geçmişti. Yine yapış yapış bir yaz gününde, Buğra Moda’daki kayalıklara, arkadaşlarının yanına bira içmeye giderken ona doğru yaklaşan seyyar bir çerez arabası gördü sahilde. Arabayı iten kişiyi Halit’e benzetti uzaktan. Gözlerine inanamadı önce, ağzı kurudu, nabzı hızlandı. Yaklaşınca o olduğunu anladı.

“Halit Abi!” diye seslendi yanından geçerken. Kendini hatırlattı, hâlini hatırını sordu. “Şevki çıkarmış seni aniden, kantine gidince öğrendik, çok üzüldük,” dedi gizli bir utançla.

“Öyle oldu,” dedi Halit, zor anlaşılan konuşmasıyla. “Aslında ben görürdüm çocukları bir şeyler aşırırken ama görmezden gelirdim. Delikanlıdır derdim, gururu incinir yüzlersem. Sonunda olan bana oldu ama mühim değil. Onların canı sağ olsun.”


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR