Mitorealizm ile geleneksel realizm arasındaki temel fark mitorealizmde gerçeklikle olan ilişkinin nedensellik tarafından yönlendirilmiyor olması.
Avustralyalı editör Alice Grundy, Çin’in en köklü dergilerinden birinin editörüyle arasında geçen konuşmayı şu şekilde özetliyor:
“Bana Avustralyalı yazarların, hakkında yazacak hiçbir şeyleri olmadığı için çok rahat olduklarını söyledi ve kısa süre önce yayımladığı öykülerden birinin konusunu anlattı. Öykü ailesini geçindirmekte güçlük çeken genç bir adam hakkındaydı. Genç adam zor da olsa bir karar veriyor ve sırf ailesinden bir kişinin eksilmesi için babasını öldürüyordu. Ardından bana Avustralyalı bir yazarın böyle bir öykü yazıp yazamayacağını sordu. Açıkçası o zamana kadar yoksulluk yüzünden cinayet işleyen bir karaktere rastlamamıştım. Elbette, dedi, çünkü sizin ülkenizde her şey fazlasıyla kolay. Peki insanların açlıktan ölmediği bir ülkede yazarlarınız neyden bahsediyor? Aklıma gelenleri sıraladım: Depresyon, aile ilişkileri, cinsiyet eşitsizliği, göçmen politikaları, yerel refah düzeyi... Yani sadece zihninizde olup biten şeyler, diye yanıt verdi, karakterlerinizin hiçbiri gerçeklerle, mesela açlıktan ölme tehlikesiyle karşı karşıya değil. Ona farklı tarzlardan ve edebiyattaki türlerden bahsetmeye başlamıştım ki, Alice Munro, diye sözümü kesti, o zaman sizin yazarlarınız da Alice Munro gibi. Bir şey söyleyemedim, zira hayatımda hiç Çin seddini görmediğim gibi Alice Munro ile alay eden bir editörle de hiç karşılaşmamıştım.”
Yazara göre sansüre maruz kalsın ya da kalmasın bütün yazarlar kendi benlikleriyle gerçeklik arasına bir duvar inşa eder ve bu duvar yazılarına özdenetim ya da otosansür olarak yansır.
Çünkü Alice Munro’nun bireyci yaklaşımının Çin toplumu açısından kabul edilebilir bir yanı yok. İsmi devlet sansürleriyle birlikte zikredilen Yan Lianke ise birlikteliğin Çin toplumu açısından ne denli önemli olduğunun canlı bir kanıtı: Maruz kaldığı onca sansüre rağmen Pekin’de yaşamaya, yazmaya ve yayımlamaya devam ediyor. Çoğu yazar ve eleştirmenin terk ettiği ya da devlete karşı eleştirel bir tavır almaktan vazgeçtiği ülkede Lianke’nin sürekli varlığı ve istikrarlı eleştirileri, fikirlerini ifade edebilmek için toplumsal destek ağlarına ihtiyaç duyan eleştirel özneye bir nevi teminat sağlıyor.
Yazarın devlet sansürünü aşmak için geliştirdiği yöntemse mitorealizm ismiyle literatüre geçmiş durumda. Mitorealizm gerçek yaşamda karşımıza çıkan yüzeysel mantık ilişkilerini reddeden ve farklı bir bakış açısı geliştirerek bizzat gerçeklik tarafından karartılan hakikati keşfetmeye yönelen yaratıcı bir süreç. Geleneksel realizmle arasındaki temel farksa mitorealizmde gerçeklikle olan ilişkinin nedensellik tarafından yönlendirilmiyor olması. Nedenselliğin yerini kişinin kendi benliğiyle nesneler arasında kurduğu ilişki ve varsayımlar alıyor.
Mitorealizmin temel dayanağının günlük hayatta bulunan tahayyül, alegori, rüya, mit ve efsaneler olması çoğu eleştirmenin bu kuramı otosansür olarak nitelemesinin en önemi sebebi. Oysa Lianke yazarın tercih etme mecburiyetinin eninde sonunda içgüdüsel bir davranışa dönüştüğü fikrinde. Yazara göre sansüre maruz kalsın ya da kalmasın bütün yazarlar kendi benlikleriyle gerçeklik arasına bir duvar inşa eder ve bu duvar yazılarına özdenetim ya da otosansür olarak yansır. Her ne kadar Batı kendi edebiyatının mutlak özgürlüğüne ikna olmuş olsa da kurmaca yazında ele aldığı ahlaki yozlaşma, karmaşık değer yargıları ya da insan olmakla ilgili ifadelerin tamamı çağdaş yönergeleri izah eden ağıtlardan ibaret. Üstelik bunlar edebiyatın toplumu şekillendirmekteki yetersizliğinin birer kanıtı, çünkü hiçbiri ne toplum ne de insanları hakkında derin bir anlayış sunabiliyor. Çünkü bir yazar ne kadar özgür olduğunu iddia ederse etsin bir tarafta sonsuz çeşitlilikteki toplumsal yapı ve yazarın iç dünyası durur, öte yandaysa yazarın kendine uyguladığı içgüdüsel kısıtlamalar ve yazarı bu zengin çeşitliliğe ulaşmaktan alıkoyan engeller.






