Fransa devlet radyosu Radio France bile onunla ilgili bir dizi program hazırladı: Proust ve teknoloji, Proust ve Tanrı, Proust ve bahçecilik – aklınıza ne gelirse.
Bugünlerde Paris Père Lachaise Mezarlığı’ndaki mezar taşlarından biri normalde olduğundan daha fazla ziyaret ediliyor. Hatta öyle çok çiçek bırakılmış ki, kimin mezarı olduğu bile belli değil. Hayır, yaklaşık bir tahmin olsa da mezar ne Jim Morrison’a ne de Oscar Wilde’a ne de Sarah Bernhardt’a ait. Bir sürü çelengin arasında göze çarpan beyaz orkideler ve madlen kekler – evet, Marcel Proust. 2021 yılından beri bu büyük Fransız yazardan kaçmamız pek mümkün olmadı. Önce doğumunun yüz ellinci yılıydı ardından 18 Kasım 2022 tarihinde, ölümünün yüzüncü yılı. Son birkaç ayda bile adına düzenlenen festivallerin, okuma günlerinin, sergi ve konserlerin haddi hesabı yok. Proust ile ilgili her şey hakkında çok sayıda araştırma, çok sayıda yayın. Hatta Fransa devlet radyosu Radio France bile onunla ilgili bir dizi program hazırladı: Proust ve teknoloji, Proust ve Tanrı, Proust ve bahçecilik – aklınıza ne gelirse. Kısacası artık her konuyla irtibatı olan bir yazarımız var. Ve sanırım son zamanlarda her kim Proust ile yeni tanıştıysa onu eserlerinden değil de, onunla ilgili anılar, yorumlar ve sair ıvır zıvır üzerinden keşfetmenin garip zevkini yaşamış oldu. Enteresan – ama neden olmasın?
Yıllardır, özellikle de Belle Époque dönemini konu alan yeni kitabım için araştırma yaptığım son zamanlarda, Proust’a odaklanmış durumdayım. Asıl aradığımsa Proust’un sadece izlemekle yetindiği ama öte yandan bu gözlemlerini yazacağı destansı roman için düşüncelere çevirdiği gençlik yılları. À la Recherche du Temps Perdu (Kayıp Zamanın İzinde) yazılmaya başladığında benim hikâyem sona eriyor.
Zaman ve mekân bakımından fin-de-siècle (modernizm öncesi) Paris tamamen kendine özgüydü. Dekandantizm (décadentisme) ve spiritüalizm o sıralar epey popülerdi ve günümüzde unutulmaya yüz tutmuş olan pek çok edebiyat ve sanat eseri için ilham kaynağıydı. Proust bu tuhaf, hatta kimi zaman bilfiil zarar veren sanat ortamında büyüdü. O yüzden kendime sürekli şunu sordum: kendi kuşağının adeta damgası haline gelen bu ucuz ezoterizmi aşmayı ve böylesi bir edebiyat klasiğini yaratmayı nasıl başardı? Edebiyat eleştirmeni Antoine Compagnon, Proust entre deux siècles (İki asır arasında Proust) isimli aydınlatıcı denemesinde romanın kendisinin, tıpkı Guarmantes tarafındaki akşam yemeğine giderken yol üzerindeki eğri büğrü parke taşlarından birine takılıp düşen ve bu sayede anıları tetiklenen anlatıcının aktardığı türden kusurlu bir simetri ve denge yitimine, adeta bir “arada kalmışlık” haline ait olduğunu belirtir.
“On dokuzuncu yüzyılın son ama aynı zamanda yirminci yüzyılın ilk yazarı olan Proust hakkında neler söylemeli, fin-de-siècle ile doğrudan bağlantılı olmasına rağmen mucizevi bir biçimde ondan kurtulmayı başaran bir yazardan nasıl bahsetmeliyiz,” diye soruyor Compagnon. Tıpkı Gustave Flaubert gibi Marcel Proust da tarihi ve sanatı uzlaştırmaya çalışan, adeta belgeseli andıran bir bakış açısıyla okunamaz. Bununla birlikte, bilfiil romanın yazıldığı dönemi göz ardı etmemiz mümkün mü? Elbette hayır. Proust’un kendisi ve dolayısıyla eserleri dünya edebiyatı bakımından bir eşik, bir dönüm noktasıdır çünkü romandaki olaylar Birinci Dünya Savaşı’nın öncesiyle sonrası arasında ikiye ayrılır. Edouard Manet’nin resim sanatındaki konumu neyse Marcel Proust’unki de edebiyatta odur. Manet için ne söyleyebiliriz? Son büyük klasikçi mi yoksa ilk büyük devrimci mi? Manet’nin eserleri konuları itibariyle geçmişle bağlantılı ama üslupları bakımından radikaldir. Compagnon’a göre her iki isim de sanatta “süreklilikle kopuşun, gelenekle devrimin nadir bir karışımını, tutarsız bir birleşimini,” temsil eder. Kararsızdırlar, bu yüzden hem şiddetli tartışmalara konu olabilecek potansiyele sahiptirler hem de kendileri bakımından müstesna.
Proust yeni yüzyılın getirdiği radikal değişimleri ne benimser ne de onları açıkça reddeder. Bunun yerine geçmişe yürür çünkü gelecekle geçmiş arasındaki bağın kopmasını istemez. Özünde bir arabulucudur. Romanın À la Recherche du Temps Perdu olan ismi aslında Les intermittences du coeur olacaktı – ve işte bir kez daha aynısı: önceden tahmin edilemeyen düzensiz seslerden oluşmuş bir ileri ve geri gidişler silsilesi. Tıpkı Gabriel Fauré’nin kendisi, romantizmle modernizm arasındaki melodisi gibi bir sentez dehası, Chopin ile Joplin arasında bir köprü. Fauré’nin müziğinde Proust’un asıl hayranlık duyduğu onun Paris salonları için bestelediği kolay melodiler değil, yenilikçi eserleriydi. Mesela Paul Verlaine’in şiirlerine dayanan balad ve şansonları. İlk kez 1895 yılında, Proust’un da katılımıyla icra edilen bu eserleri ne Fauré’nin saygın meslektaşları ne de dinleyiciler iyi karşıladı. Hatta Camille Saint-Saëns bile Fauré’nin delirdiği kanaatindeydi.
Ne var ki Proust, Fairé’nin müziğinde bizzat kendi aradığı şeyi, tamamıyla yeni bir dünyanın doğuşunu buldu. Yeni ama avangart değil. Proust avangartlara, kendini ilerleme düşüncesinin peygamberi ilan edenlere ya da estetik manifestolara güven duymazdı. Mükemmelliğe erişmenin ancak uyum ve istikrarın bozulmasıyla mümkün olduğuna inanıyordu. Ona göre büyük sanat eserleri her zaman çelişkili, istikrarsız ve paradoksaldı. O yüzden şu an durduğumuz yerden dönüp geriye baktığımızda Proust’un ne geleneksel ne de fütürist ama tam anlamıyla modern bir yazar olduğunu söyleyebiliriz.
Çeviren: Fulya Kılınçarslan






