Demirtaş’ın vicdanla kurulan, ölçülü bir mizahla zenginleşen bir üslubu var.
Selahattin Demirtaş, Dad ile ilk hikâye kitabı Seher’deki çizgisini sürdürüyor. Bu hem anlatım tarzı hem hikâyeleri içerisindeki karakterlerin Demirtaş’ın hayal dünyasında kendisiyle kurdukları –gerçekte yazarın kendisinin kurduğu– müstesna bir yakınlık nedeniyle ayan beyan izlenebilen bir çizgi. Kitabın ilk iki hikâyesi olan Çöplük ve Dad’ı (bu iki hikâye, pür polisiye hikâyeler olarak okunabilirler) izleyen hikâyeler, okuyucuyu türün (kısa polisiye hikâye türünün) sınırlarına kadar getiren, ama biraz aşağıda açıklamaya çalışacağım nedenlerle, olup bitenleri ‘’suç’’ olarak değerlendirmemizi engelleyen vicdani vesileler yüzünden daha çok insana/insanlığa has gündelik durumlar olarak okunmaya müsait hikâyeler. Bu nedenle Demirtaş’ın bu türün/tarzın en güçlü temsilcilerinden olan Boileau-Narcejac’ın üsluplarına çok yaklaştığı, satirik, cinsel göndermeleri bol, karakterlerine olup bitenlerle bazen (aslında oldukça sık!) dalga geçerek, kendilerini tiye alarak eleştirel mesafeler bıraktırdığı bu üslubu tercih etmiş olması gayet isabetli olmuş. Demirtaş’ın bu üslubu, öte yandan kendisini iyi, vicdanlı bir politikacı olarak izlediğimiz yıllar boyunca da bizi alıştırdığı bir üslup.
Demirtaş çarpıcı, anlık insanlık hallerini öne çıkaran, eşyalara ve jestlere, diyaloglara ve düşünme biçimlerine özellikle dikkat çeken yazma tarzı, geride bıraktığı kişisel yazın tarihiyle örtüşüyor. Ayrıca, Dad'da biraz dikkatli okuyucuların (özellikle polisiye meraklılarının) gözlerinden kaçmayacağını düşündüğüm iki kriminolojik kavramı-tanımı, adlarını anmadan, deyim yerindeyse yapı bozumuna tabi tutuyor.
Hemen söyleyeyim, bu iki kavram suç mahalli ve suçlu profilidir.

Polisiye roman ve hikâyeler, kapitalizmin ve şehirleşmenin gelişmesiyle klasik romanın bir alt türü olarak(ve evet, ilk zamanlar aşağılayıcı bir ton atfı da unutulmadan!) edebiyata girdi. Şehir, kapitalizmin kendine has ekonomik ve sosyal ilişkilerinin (ve özellikle suçun) sınırlı bir alanda gözlenebilmesi ve izlenebilmesi imkanını veren bir mekan olarak da ortaya çıktı. Yine kapitalizmin gelişmesine koşut olarak suçların ve cezaların, kolluk kuvvetlerinin herhangi bir olaya, suçlu takibine ilişkin görevlerinin yeniden tanımlanması bu olayların hikâye edilebilmeleri imkanını da doğurdu. Kimi edebiyat eleştirmenleri bu nedenle polisiye romanları modern tragedyalar olarak tanımlar. Muhtemelen kapitalist ilişkilerin genişlemesiyle birlikte ve eş zamanlı olarak polisiye romanlar şehirlerin sınırlarını da aştı, suç ve suçlu takipleri ile mücavir alanlarda da kendisine yeni anlatım imkanları buldu. Bugün artık bu global coğrafyanın suç işlenmeyen ve işlenen suçların hikâyesinin anlatılmadığı hiçbir ücra köşesi kalmamıştır. Ama suç mahalli (ya da olay mahalli) kavramı, kriminoloji ve medikolegal alanında ortaya çıkan gelişmeler sonrasında, görece yeni bir temel kavram olarak gündemimize girdi. Sarı/siyah şeritlerle tecrit edilen ve suçun sadece o şeritlerin içerisinde kalan alanda bulunacak kanıtlara dayanarak ortaya çıkarılabileceği ön yargısına dayanan ve her seferinde şeritlerin dışında kalan alanın aklandığı ve suçun işlenmediği alan olarak yeniden üretildiği ideolojik bir mekan. ‘’Suçlu’’yu yakalamak için işlevsel ama suçun kaynağını gizlemek için de.
Demirtaş, önce potansiyel bir suç mahalli olarak, kim bilir, işlenmiş hangi suçların ipuçlarının atılmış olma ihtimali de yüksek olan; başlı başına oraya atılmış olmaları nedeniyle bile bir suç mahalli olan çöplüğü yapı bozuma uğratarak anlatıyor bize.
İkinci mahal, yine aynı hikâyenin içinde bu kez mutlak mağdurların bir arada bulunduğu, mutlak suçluların ise konforlu iktidar koltuklarında aynı suçları işlemeye devam ettikleri, dolayısıyla taşınmış, dışarı atılmış bir suç mahallidir. Suçlunun, suçluların o mahalde tutulan mağdurların ellerindeki kanıtlarla ve verecekleri ifadelerle ortaya çıkarılabileceği, gerçek suç mahallinin terkedilen topraklar olduğu bir mülteci kampıdır. Bütün mülteci kampları, suçluların suçu işledikleri mahalde kaldıkları, mağdurların suç mahallinden boşaltıldıkları mekanlardır.
Kitabın ilk hikâyesi ‘’Çöplük’’te, bir yandan içerisinde asıl olarak bambaşka, -hüzün verici bir dayanışma hikâyesini anlatırken, bir yandan da eleştirel bir ölü piyasa-mekânı tarifiyle gerçekte çöplükten daha geniş bir topografik çerçeveyi ima ediyor Demirtaş. Hikâyelerini, fotoğrafları çekilerek bir tablonun içine yerleştirilmiş kısa, çarpıcı yaşam kesitleri olarak eğretilersek, Demirtaş’ın, tablosunu artık her birimizin bile bile ya da farkına varmadan paylaştığımız, büyüttüğümüz ve yığdığımız; bunu yaparken ipe sapa gelmez bir sürü ekonomik, siyasal ve ahlaki bahane ileri sürerek görmezden geldiğimiz bu global çöplüğün yığınlarından birine iliştirmiş olmasında şaşırtıcı bir şey yoktur. Çünkü, sıradan insanların, sıradan gündelik hayatları da tıpkı işledikleri ve işleyemedikleri fiiller gibi, edinebildikleri ve edinemedikleri mallar ve ürünler kadar hızlı bir biçimde ama hep gözlerimizin önünde bir başka çöplüğe, kayda değmeyen hayatlar çöplüğüne atılmakta. Şubat ayı başında yaşanan deprem sonrasında aceleyle kaldırılarak taşınan moloz yığınları içinde kaybolan cesetler de aynı kayıtsızlık bahsindendir.
Ercüment Akdeniz’in Sekizinci Kıta kitabında kapsamlı biçimde değerlendirdiği küresel mülteci hareketini kendisine en yakın coğrafya üzerinden (içine bir polisiye kurgu da yerleştirerek) anlatan Demirtaş, bir yok mekana, bugün var yarın yok mekana işaret etmektedir. Bir yersizlik yurtsuzluk hikâyesi anlatmakta, o an için orada olanların geleceğe şamil mekansızlıklarını da vurgulamaktadır.
Selahattin Demirtaş’ın, polisiyenin sınırlarına taşıdığı ‘’Kartonpiyer’’ hikâyesinin mahal sahnelerinden biri de bir alışveriş merkezidir. Bir suçun işlendiği ‘’olay yeri’’ olarak değil, o mal ve seçenek bolluğu içinde ne alacağını bilemediği/ karar veremediği için başka bir ‘’suç’’a sebebiyet vermenin eşiğinden dönen kartonpiyer işçisinin hikâyesini anlatır. Alışveriş merkezleri, gerek içlerine yığılan sınırsız mal stokları gerek belli saatlerde bir araya topladığı kalabalıklar, mallar ve insanlar arasındaki yoksunluk ve edinme arzularını harekete geçirmeleri nedeniyle polisiye hikâyeler için ilham verici mekanlardır.
Hikâyelerinde inşaatlara da uğrayan Demirtaş, önümüzde arkamızda, sağımızda solumuzda ufkumuzu kapatarak durmaksızın yükselen inşaat furyasının hiç de yabancısı olmadığını kanıtlıyor. İnşaat firması adı altında bambaşka kazançların peşine düşen eski bir ‘’devrimci’’ arkadaşının yanında işe başlayan diplomalı bir işsizin hikâyesini anlatıyor ‘’Haydar Haydar’’ da. Her yıl yüzlerce iş cinayetinin işlendiği, inşaat işçilerinin sendikasız, güvencesiz, taşeronların insafına bırakılarak yoğun bir sömürüye tabi tutulduğu bu sektörde yükselen her yapı, birer suç mahallidir.
Geçerken değinmem gerekir. Ele aldığı konularda onca ayrıntıyı nasıl biliyor olduğuna şaşırabilirsiniz Selahattin Demirtaş’ın. Geçmişinde inşaat işçiliği de var mı, bilmiyorum. Benim, gençliğimde yaz tatillerinde inşaatlarda çalıştığım kısa dönemler oldu. ‘’Kartonpiyer’’ hikâyesinde işçilerin döşemeyi kirletmemek için kullandıkları gazetelerin çıplak kadın fotoğraflarının olduğu sayfasını/sayfalarını görünür biçimde sermeleri neredeyse bir ritüeldir. Tarihsel bir detaydır. Ben de bu ritüelin tanığıyım. Bu detay için, sadece iyi bir gözlemci olmak yetmez, işçilerle hemhal olmak da gerekir. Bu hemhal olma halinin Demirtaş’ta fazlasıyla kuvvetli olduğunu Zinar Karavil’in Demirtaş’ın Beyaz Sandalyesi kitabında anlattığı bir anekdottan da çıkarabilmek mümkün. Demirtaş’ın Edirne’de Abdullah Zeydan ile kaldıkları yüksek güvenlikli cezaevinin yanına inşa edilen yeni cezaevinin işçileri çalıştıkları yerden Demirtaş ve Zeydan’ı görmektedirler. Sloganlarla, işaretlerle, tuğlalarla Ağrı plakası (04) yazarak, kalp işaretleri göndererek karşılıklı haberleşir, sohbet ederler işçiler, iki mahpusla.
Demirtaş’ın vicdanla kurulan, ölçülü bir mizahla zenginleşen bir üslubu var. Bu üslup, anlatılanlarla ve kahramanlarla kurulan ve kuşkusuz onları daha da ilginç kılan bir pozitif mesafeye, moral yakınlığa, diğerkamlığa da denk düşüyor.
‘’Dad’’ hikâyesi dışında, klasik suç kriterlerine ve suçlu profillerine uydurarak okuyabileceğimiz olay ve kişiler yok Demirtaş’ın kitabında. Bu hikâyeyi de olayları ve kişileri anlatan ve onlarla tartışan bir anlatıcı aracılığıyla kurduğu bir mesafeden anlatıyor. Bu anlatım tarzı, bir itiraz mesafesine olduğu kadar, bir kabullenme mesafesine de izin veriyor. Kuvvetli bir ihtimalle, Selahattin Demirtaş’ın avukatlık ahlakını samimi bir biçimde içselleştirmiş olmasının payı var bunda. Diğer hikâyelerinde, kahramanlarıyla kurduğu insani ve vicdani yakınlık nedeniyle onları haklı olarak her türlü yargılamadan vareste tutan Demirtaş, çok özel bir ‘’cezasızlık alanını’’ hedefleyen Dad’ın da okuyucular tarafından bağışlanmasını sağlamaktadır.
Aşağı yukarı otuz yıldır, politikada yüklendiği sorumluluklar bir yana, Kürdistan’daki insan hakları ihlalleri ile ilgili dosyaların, şikayetlerin hemen hemen tümünden haberdar olduğunu varsayabileceğimiz Demirtaş’ın hiç kuşku yok ki anlatabileceği çok daha yakıcı, acı verici, çok daha hüzünlü ve gerçek insan hikâyeleri var. Bunları neden anlatmadığı, kendisinde saklıdır. Hayatın kendisini kurgusal bir forma sokmak, bir kurguya hayat vermekten daha zordur kuşkusuz.






