Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

27 Nisan 2018

Öykü

Demet Özdemir • Çocukluk Arkadaşım

Oggito

Paylaş

52

0


Gittiklerini iki gün önce öğrenmiştim. O da tesadüfen. Annemin, konağa neden gitmediğimizi sorduğumda verdiği telaşsız, gamsız cevapla. Başka işler çıkardı elbet, işsiz kalacak değildi ya. Annemin sesi kulaklarımdan giderek uzaklaşmaya başladığında aklımda olan tek şey gideceklerini neden söylemediğiydi. Sahi niye söylememişti. Yaz sonuydu. Bunaltıcı hava yerini serin günlere bırakmaya hazırlanıyordu. Ertesi sabah anamın kahvaltı niyetine elime tutuşturduğu yağlı ekmeği kemirerek evden fırlayıp tek solukta konağın ön bahçesini gören yokuşun tepesindeki yaşlı çınar ağacının gölgesine sindim. Çocukluğa ait bütün işi gücü bırakıp konağı gözetlemeye başladım. Eski konak, yıllar boyu aşağı mahallenin tüm fakirliğine ve karmaşasına şahit olmuş, buna rağmen tepenin denizi karşılayan en güzel yerinde gösterişli görüntüsünü korumayı başarmıştı. Konağın sokağa bakan ön cephesi, kalın gövdeli çınar ağaçlarıyla kaplanmış olduğundan sokaktan ancak terası görülüyordu. O da sarmaşıklarla kaplandığından, genellikle bayramlarda, bazen de hafta sonları bir araya gelen ailenin terasta dolaşan gölgeleri, mahalle sakinlerine ulaşılmaz yaşantıları hakkında hayaller kurdururdu. Konağın arka bahçesi, çeşit çeşit meyve ağaçları, süs bitkileri, yapay göller, göllerin içinde çiğdemler, her renkten güller, sık çalılıklarıyla koşup kaybolacağımız kadar büyüktü. O dönemler bu güzelliklerin pek de farkında olmadığımı söyleyebilirim. Annem haftada bir komşumuz Feride teyzeyle konağa temizliğe giderdi. Biz de –Asım, ben ve Zehra– arka bahçede çocukluğun verdiği vurdumduymazlıkla doyasıya koşup oynardık. Zehra kız olduğuna bakmaz, misketse misket, topsa top peşimizden ayrılmazdı. Konağın gedikli kalfası Hatice teyzenin kızı olduğundan sesimizi çıkartamaz, mecburen oyunlarımıza katardık. En çok da öğlenden sonraları elimize tutuşturulan, kimi zaman tavuklu, ama genellikle köfteli yarım komota ekmeği iştahla yediğimiz anları severdim. Bir de bahçenin sonundaki, çalılardan oluşmuş gizli geçitten kimseye bahsetmemek üzere ettiğimiz yemini. İzleme işini sabırla devam ettirdim. Önce konağın bahçesini şenlendiren erguvanlar yapraklarını dökmeye başladı. Ardından, dededen kalma yaşlı konağın, konak kadar eski eşyaları toplanmaya. Denizden esen meltemin serinliği bile bahçeyi dolduran küf kokusunu bastıramıyordu. Gün be gün konağın bahçesinde biriken eşyaların çoğalışını, kapıya yanaşan nakliye kamyonlarına yüklendikçe de azalışını izledim. Konağa başkalarının taşınma ihtimali aklıma düşünce, minik yüreğimdeki telaş artmaya başladı. Beklemekle olmayacaktı. O gün ani bir kararla, gizlendiğim yerden çıkıp konağa doğru emin adımlarla yürümeye başladım. Ayaklarımın altında ezilen yaprakların, kırılan dal parçalarının sesi büyüdükçe bende büyüdüm. Burnumdan akan sümüğe hükmetmeğe çalışarak, ara sıra da kazağımın koluna silerek, meşin gibi olmuş kazağın burnumda yarattığı acıyla, toplanan, taşınan eşyalar arasından arka bahçeye seğirttim. İşlerini bir an önce bitirme telaşıyla koşuşturan adamların ter kokusu, küf kokusuna karışmış, bahçedeki hava ağırlaşmıştı. Babamın işten geldiği zamanlardaki gibi kokuyorlardı. Babamın kokusunu içime çektim, çektikçe görünmez oldum. Sol kolumu kısa pantolonlu bacağına yapıştırıp, adımlarımı hızlandırdım. Kalbimin yükselen sesinden başka bir şey duymadığımı hatırlıyorum. Bir de aklımın Asım’da olduğunu. Gizli geçide mutlaka bir haber bırakmıştır. Diyorum ki içimden, arkadaşız ya, bey çocuğu da olsa, Asım iyi çocuk, has çocuk arkadaşını haber etmeden terk etmez. Ön bahçedeki telaş devam ededursun, ben tam arka bahçeye geçmeyi başarmıştım ki; Hatice teyzenin, “Şist Hasan, ne işin var bakiyim burada. Çekil ayak altından. Ezilirsin valla,” diyen sesiyle irkildim. Aynı anda, iriliğine tezat yumuşacık elleri ile omuzlarımdan tutup beni ön bahçeye doğru sürüklemeye başladı. Gözüm gizli geçitte. “Asım,” dedim. “Hatice Teyze gitmeden bana bir şey dedi mi.” “Ne diyecekmiş Asım Bey sana. Bey oğlu sana mı kaldı. Sümüklü sen de.” İkiye katlayıp sertleştirdiği parmaklarıyla anamın bit tutmasın diye neredeyse sıfıra vurdurduğu saçsız kafamı ittirdi. Durup boş boş baktım yüzüne. Ne acıyan kafam umurumda ne akan sümüğüm. Birde gözyaşlarım eklenince. Hemen toparlandım. “Yok,” dedim içimden. “Asım öyle çocuk değil. Nasıl çocuk? Öyle işte. Mutlaka bir haber bırakmıştır.” Aklım gizli geçitte. Hatice teyze beni sabırsızca bahçenin dışına doğru iteklerken bir yandan da söylenmeye devam etti. “Hadi sümüklü oğlan, doğru evine. Bende tüm eşyalar yüklenince kapıları kilitleyip gideceğim. Beni de özlersin artık.” Ağzının kenarında dalgacı bir gülümseme. “Seni ne özleyeceğim be,” deyip, elinden kurtuldum, tekmeyi savurdum. “Anam,” diye bağırdı. Yanından geçen sırtından ter akan adama, “Üzülmüş sümüklü,' dediğini duydum. “Ayağı da pek ağırmış.” Bir eliyle bacağını ovalarken diğeri belinde, arkamdan bakıyor. Sanki üzülmüş gibiydi ya da bana öyle geldi. O hırsla, küfrederek yokuştan aşağıya koştum. Eve ulaşmama az kala aklıma geldi. Asım’da misketlerim vardı. Ulan hem haber vermedi hem de misketlerim gitti. Öldüğünü iki gün önce öğrendim. O da tesadüfen. Tarihi geçmiş bir gazetenin parktaki sıraya masa örtüsü niyetine serilmesi ânında. Ağır hasta demişlerdi senin için. Kansermişsin. Ne kanseri olduğunu söylemediler. Bilseydim cenazene gelmek isterdim. Belki de istemezdim. Bilmiyorum. Ama dayanamadım geldim işte. Arkadaşlık hatırına. Mezarın güzel yerdeymiş. Erguvanlar gün be gün azalsa da buralarda halen var. Tepenin bu kısmı her mevsim serin olur. Toprak çatlamaz sıcaktan, serin serin yatarsın. Ömrün boyunca en iyi yerleri sen kapmadın mı zaten. İçimden ölçülemez bir kıskançlık geçiyor. Bir o kadar da utanç. Ölünün ardındaki düşüncelerimden. “Niye geldin, kıskançlık etmeye mi?” İrkiliyorum. Nedense beni duyduğunu biliyorum. Ruhların hesap gününe kadar bu dünyada savrulduklarını okumuştum bir yerlerde. Ben de tam bunun için geldim. Gün yüzünde yapamadığımı, mezarının başında yapmaya. Hesap sormaya. Yerini yurdunu öğreneli çok oldu aslında. Kaç kere kapıdan döndüğümü saymayı bırakalı da. Ama bende de ne inat var be kardeşim. Derenin altından çok sular aktı be Asım. Ne ben o eski Irgat Osman’ın ezik oğlu Hasan’ım, ne de sen kısa pantolonlu Bey oğlu Asım. Yine de sormak istedim. “Giderken bana niye haber vermedin be Asım? Beni hiç mi merak etmedin, hani arkadaştık.” Asım’ın ruhu verilecek cevabı olmayan insanlar gibi susuyor. Zaten artık ne dese boş. Vedalaşıp ayrılmak en iyisi. Sana yattığın yerde huzur dilerim kardeşim. Asım’ı kendi hesaplaşmasıyla baş başa bırakıp, mezarlığın çıkışına doğru yürüyorum. Şiddetini arttıran rüzgâr, yağmur damlalarını yüzüme kamçı gibi vuruyor. Pardösümün yakalarını kaldırıyorum. Mezarın arka tarafından yan yola kestirme bir çıkış var. Rahmetli dedemle birkaç kez gelmiştik. Köyden çocukluk arkadaşının mezarı var burada. Dedem bizi her ziyarete gelişinde elimden tutar, kısa bir şehir turundan sonra mutlaka Akif Amca’nın mezarına uğrardık. Ben elimdeki horoz şekerimi yalayıp tepeden denizi seyrederken, dedem arkadaşıyla dertleşirdi. Sonraları, zengin mezarlığı dedikleri buraya Akif amcayı nasıl gömdüler diye çokça düşünmüşümdür. Dedem bu dünyadan göçeli epey oldu. Buralara gelmeyeli de. Hafızam beni yanıltmıyorsa kestirmeden mezarlığın alt girişine çıkarım. Oradan ana caddeye birde taksi buldum mu? Adımlarımı sıklaştırıyorum. Alt yoldan yukarı doğru çıkanları görünce duraksıyorum. Yaşlı bir kadın. Elinde şemsiye, iki büklüm. Kolunda gençten bir kız. Yol yan yana geçilemeyecek kadar dar. Kenara çekiliyorum. Kızla göz göze geliyoruz. İçim kalkıyor. Boğazım kuruyor. Kız telaşla, yanında zorla yürüyen kadını tutuyor. Arkasından bakakalıyorum. İçimden, Ayıp oğlum, genç kadına bu kadar da bakılmaz, derken yaşlı kadın aniden dönüyor. Kısa bir tereddütten sonra duraksamadan “Hasan,” diyor. “Hasan oğlum sen misin.” Dikkatlice bakıyorum. Önce yaşlı kadını tanıyorum. Hatice teyze, kolundaki kız, Zehra. O peşimizden ayrılmayan sıska, incecik boynu üzerinde koca kafasını taşımakta zorlanan, bacak yerine iki uzun çubukla peşimizden koşturan küçük kız gitmiş, yerine kuzguni siyah saçları, koca kahverengi gözleriyle çok güzel genç bir kadın gelmiş. Hatice teyzenin en küçük kızı. Kısa bir şaşkınlık anından sonra kucaklaşıyoruz. Hatice teyzenin, kırış kırış olmuş yüzünün üzerinde sıkışmış gibi duran gözleri iyice kısılmış. Pembe bir çizgi halini almış ağzıyla dolu dolu, “Demek sen de Asım Bey oğlumu ziyarete geldin,” diyor. Başkasını ziyarete gelemezmişim gibi. Bozuntuya vermeden, “Geçen gün duydum. Bu tarafta işlerim vardı. Gelmişken uğrayıp bir dua okuyayım dedim,” diyorum. “Pek severdi seni Asım Bey oğlum.” Hatice teyzeyle son karşılaştığımız ânı, sümüklü Hasan’ın tekme savurup, küfrederek yokuş aşağıya koşuşunu hatırlıyorum. Kuşkuyla yüzene bakıyorum. Hatırlıyor mu acaba? Sanmam. Ben geçmişle savaşırken, O az önce söylediklerine inandırmak ister gibi devam ediyor. “Doğru diyorum valla, pek severdi seni.” Konuşurken birden bakışları donuklaşıyor. Elleri zembereğinden boşalmış gibi titriyor. Zehra usulca ellerine sarılıyor. Hatice teyze sakinleşince Zehra bana dönüp, “Kusura bakma abi, son zamanlarda aklı gidip geliyor,” diyor. Gariptir sadece son söylediği kelimeye takılıyorum. “Abi” demesine canım sıkılıyor. Hatice teyzenin mırıltı gibi başlayan konuşmasıyla kendime geliyorum. O eski bir anıyı hatırlar gibi, dalgın konuşmaya devam ediyor. “Konaktan ayrılmadan az evvel hastalandı Asım. Küçüklükten yapıştı bu illet yakasına. Tedavi için Avrupalara götürdüler. Olmadı. Tam iyileşti derken tekrar etti kötü hastalık. En son tekerlekli sandalyeye mahkûm oldu. Sonra da bu genç yaşında,” yutkunuyor. Kelimeler boğazına takılıyor. Devam edemiyor bir türlü. Hepimiz suskunuz. Yağmur biraz daha şiddetleniyor. Tam vedalaşacağız, unutmuş da aklına gelmiş gibi kolumu tutuyor. “Seni gördüğüm iyi oldu evladım. Az kalsın unutuyordum. Senin için bir şey bıraktı Asım Bey oğlum. Çocukluğundan beri pek severdi bunları. Ölümünden az evvel Zehra’yı çağırtmış. Bizim kız benden sonra çalışmaya devam etti konakta. Malum benim gözler görmemeye, eller titremeye başlayınca yol verdiler bana.” Belli ki bu duruma pek içerlermiş. Hakkı da var, Beyzade ailesine iki kuşaktır hizmet eden bir aileden geliyor. Asım’ın babasının çocukluğunu bilir. Kendini bildi bileli Beyzadelerle yaşar. Yaşlanınca evin dışına itilmesi bir hayli üzmüş onu. Aklı gelip gidiyor. Belli ki eski günleri anımsıyor, yüzünde acı bir gülümseme. Tekrar konuşmaya başladığında üzüntüsünden eser yok. Verilen görevi yerine getirmiş olmanın sevinciyle konuşuyor. “Bunları Hatice teyzeme ver. Hasan’ı ancak o görür. Bunlar Hasan’ın hakkı demiş.” Aklına o an gelmiş gibi elini sallıyor. “Nereden göreceğim Hasan’ı ben diye düşündüydüm ama, o gündür yanımda taşırım. Belki bir komşu görürüm mahalleden, veririm emaneti diye.” Hâlâ aynı mahallede oturduğumu düşünmesine içerliyorum. Beyaz kenarları işli bir mendile sarılmış paketi elime tutuşturuyor. Koskoca bey oğlunun sümüklü Hasan’a ne bıraktığını merak eder bir hali yok. Bir anda Zehra’nın kolundan kurtulup söylene söylene yokuşu tırmanmaya başlıyor. Zehra zar zor dönüp, “Görüşürüz Abi,” diyor. Kısa bir an göz göze geliyoruz. Elimde mendil, yüreğimde “Abi” kelimesinin yarattığı hüsranla arkalarından bakakalıyorum. Neden sonra elime tutuşturulan paketi hatırlayıp avucumu açtığımda mendili tanıyorum. Anamın adlarımızın baş harflerini işleyip birlikte geçirdiği son bayram gününde harçlık niyetine verdiği mendil. Unutmuşum. Asımlar gitmeden birkaç gün evvel misketlerimizi sarıp geçide bıraktığımızı hatırlıyorum. Üzerindeki “A” harfine gözüm takılıyor. Yüreğim burkularak, usulca açıyorum. Avucumun içinde rengârenk, Asım’ınkilerle birlikte tamı tamına yirmi misket. Hatice teyzenin şu kısacık anda anlattıkları, bu yaşıma kadar düşündüğüm her şeyi silip yok ediyor. Gözümden akan damlalar toprağa ulaşmadan yağmura karışıyor. Yanılmış olmanın verdiği vicdan azabıyla usulca, “Ömrün boyunca hep iyi yerleri kapmamışsın be kardeşim,” diyorum. Aklım Zehra’da, kendimi yokuş aşağı bırakırken Asım’ı son kez kucaklıyorum.
YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Modern Dünyanın Anlatı KriziStuart Jeffries
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Oggito

13 Temmuz 2025

Vizesiz Tatil Yapabileceğiniz Yerler

Farklı kültürler tanımak ve yeni yerler keşfetmek istiyorsanız, bütçenizi yormayan bir tatil için Türkiye’den vizesiz gidilen ülkeleri tercih edebilirsiniz. Hem kolay hem de ekonomik yurt dışı tatili için sadece pasaport ve kimlik kartıyla gidilen çok sayıda yer b..

Devamı..

Polisiye Roman Yazmak Halat Örmeye Ben..

Çağnam Erkmen

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024