Paulo Coelho doğru söylemiş. Beraber yürümek kadar mesafeyi korumak da önemli. Bu hayatın tüm evrelerinde böyle olmalı. Ben buna denge diyorum.
Mahmut Yıldırım: İçimden İnsanlar Düşüyor adlı ilk öykü kitabınızdan ve kendinizden bahseder misiniz? Okurlarınızı neler bekliyor?
Demet Özdemir: 1975 yılında Almanya’da doğdum. Tüm çocukluğum ve gençlik yıllarım İstanbul Fatih’te geçti. Sanırım mahalle kültürüyle büyüyen son şanslı neslin içindeyim. Şehirleşme, bireyselleşme birçok şeyi değiştirdiği gibi bunu da dönüştürdü. Okumak her dönem tutkum oldu. Yazmaksa uzun yıllar sonra geldi. Son altı yıldır yazıyorum. Öncesini yaşadıklarım ve okuduklarımı harmanlayarak biriktirdiğim yıllar olarak görüyorum. Hepimizin hikâyesi benzer başlıyor. Çocukluk, gençlik, aile, iş hayatı derken dokunduğumuz her şey bir şekilde bizde vücut buluyor. İçimden İnsanlar Düşüyor’da olan da aynen bu. Caddelerde, tekinsiz karanlık sokaklarda dolaşıyor, kimi zaman görmezden geldiğimiz insanların hayatlarına dokunuyor, hayallerine ortak oluyoruz. Kimse kimseyi seyretmiyor bu kitapta…
MY: Paulo Coelho, “Beraber yürüyün, sarhoşluğunuzun ve mutluluğunuzun kaynağı hayat olsun, ama mesafenizi koruyun ki kimse kimseyi taşımak zorunda kalmasın. Düşmek de yolun bir parçasıdır ve herkes düşünce yalnız başına ayağa kalkmayı öğrenmelidir,” der. Öykülerle yolculuğunuz beraberinde neleri getirip götürdü?
DÖ: Paulo Coelho doğru söylemiş. Beraber yürümek kadar mesafeyi korumak da önemli. Bu hayatın tüm evrelerinde böyle olmalı. Ben buna denge diyorum. Yolculuğum esnasında ayağıma takılan taşlar mutlaka oldu, olacak da. Cesaretimi kıran söylemlerle arama mesafe koyup olaylara bakış açımı değiştirdiğimde yolumun öncekinden daha güzel aydınlandığını gördüm.
MY: Özellikle kadınların yaşadığı sorunları öykülerinizde dile getirmenizin dikkate değer olduğunu düşünüyorum. Sizce öykü yazmak ve hikâye anlatmakla bir şeyleri değiştirebilir miyiz?
DÖ: Toplumu bir bütün olarak ele almaktan yanayım. Buna rağmen kadın olarak yaşadığımız mağduriyetlerin sonuçları her zaman daha ağır. Dolayısıyla yaşadığımız onca şeyin görünür olması için daha çok çaba harcamak gerekiyor. Yazmanın iyileştirici, dönüştürücü bir yanı olduğunu düşünenlerdenim. Yazan açısından olduğu kadar okuyan açısından da öyle. Neticede okumak, konuşmak gibi bir iletişim aracı değil mi? Toplum olarak genelde susmayı öğrenmişiz, belki yazarak sustuklarımızı ifade edebiliriz.
MY: Üslubunuzu belirlerken nasıl bir okur profili belirlediniz ya da bunu dikkate aldınız mı?
DÖ: Böyle bir düşüncem ya da kaygım hiç olmadı. Belirli bir kitlenin yazarı olmak düşüncesi beni her zaman endişelendirir. Dil öyle büyüleyici ki aynı cümleyi iki kişi farklı yorumlayabiliyor. O yüzden yazmak kadar okumak da bireysel. Ama tabii ki mümkün olduğu kadar çok okura ulaşmayı dilerim.
MY: "Kilim Dükkânı" adlı öykünüzde karaktere yol gösteren bir hüthüte rastlıyoruz. Diğerlerinde de sıkça kuş metaforu geçiyor. Sembolik olsun ya da olmasın, kuş gibi özel olarak seçilmiş hayvanların metnin şekillenmesinde ne gibi bir katkısı var?
DÖ: Kuşlar benim için özgür olmanın bir yansıması. Mesela bir mekâna ait değiller. Gökler, avlular, ağaçlar, damlar istedikleri sürece onların. "Kilim Dükkânı"nda, Hüthüt bir çeşit kılavuz görevinde. Emrullah’ın yolunu açan da, yoluna engel koyan da bir anlamda onu özgür kılan da Hüthüt. Bir nevi öyküye yön veriyor. Yazılarında hayvanları bir metafor ya da simge olarak kullanan birçok yazar var. Ben metne zenginlik kattıklarını ve metni tamamladıklarını düşünüyorum. Aynı evrenin birer parçası olduğumuza göre bu çok normal.
MY: Öykülerinizin merkezinde bir de “duvar” kelimesi dikkat çekmekte. Bu bazen sekiz metrelik bir duvar içerisinde, bazense yasaklı sokaklarda önümüze çekilen bir set olarak engel teşkil ediyor. Önce kendimiz için yazıyorsak karakterlerin sıkıntılarına anlam yüklerken okuru ne kadar düşünüyoruz?
DÖ: Gerçek hayatta da etrafımızın duvarlarla çevrili olduğunu düşünürsek öykülerde de var olması pek şaşırtıcı değil aslında. Şu kadarını söylemeliyim ki kendimiz için yazıyoruz ama aynı zamanda okura ulaşmak ve ulaştığımız kadarıyla da dokunmak, iz bırakmak istiyoruz. Kurgunun içinde gerçeklik gerçekliğin içinde de kurgu olduğunu düşünürsek karakterlerin iç sıkıntıları, hüzünleri, mutlulukları okurdan çok da uzaklara düşmüyor.
MY: Son olarak içinizde sizi etkisi altına alan neler var? Yazmak istediğiniz konular, teknikler, okuma listeniz, yeni öyküler vs.?
DÖ: Henüz gelecek için bir plan yapmadım. Her sabaha farklı uyandığımız bir hayat plan yapmak için çok da elverişli değil bence. Çok klişe olacak ama hayat bizim için planlar yapıyor zaten. Yine de yazmak istediklerim var ama nereye varacağını bilmiyorum. Açıkçası bu duyguyu seviyorum.
Bu aralar büyülü gerçekçilik okuyorum. 2022’yi büyülü gerçekçilik yılım olarak belirledim. Okuyacaklarım ve tekrar okuyacaklarımla oluşturduğum uzun bir listem var. Tabii ki gündemi de takip ediyorum. Özellikle yeni çıkan öykü kitaplarını okumaya çalışıyorum.






