Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

21 Haziran 2024

Edebiyat

Denis Johnson’ın Tren Düşleri’nde Kurtkız Miti

Bürkem Cevher

Paylaş

1

0


Kurtkız mitinin gelişini daha kitabın başında kurmaya başlıyor Denis Johnson.

Holden Kitap’ın Holden Modern Serisinden çok güzel kitaplar çıkıyor. Benim gibi yavaş okuyan, bir de okuduğu çoğu kitap üzerine uzun uzun düşünmeyi seven bir okursanız piyasaya çıkan iyi kitaplara yetişemeyebilirsiniz, ben yetişemiyorum. Birçok iyi kitabı üzerinden bayağı bir zaman geçtikten sonra okuyorum, neyse ki Çiğdem Erkal’ın çevirdiği Denis Johnson’ın Tren Düşleri’ni nispeten daha çabuk okudum, iyi ki okudum.

Bu seksen beş sayfalık kısacık kitapta roman kahramanı Robert Grainier’ın seksen yıllık upuzun hayat hikayesine tanıklık ederken bir taraftan da mitler, efsaneler ve bu efsanelerin dönüşümünü okumak çok etkileyiciydi. Kootenai toplumunun yaratılış efsanesindeki kurt arketipinin zamanla insan ve doğa ilişkisinin bir sembolü olan kurtinsan mitine dönüşmesini, bu mitin ise Robert’ın uzun süren yasına merhem olmasını ve bu arada Kootenai toplumunun tüm arazilerinin sömürülmesini, en nihayetinde de mitlerinin gösteri toplumuna malzeme oluşunu görüyoruz. Tüm bunları kısacık bir hikâyeye yedirmek kolay iş değil. Böylesine büyük bir hikayeyi bu kadar kısa bir novellada kullanmasından dolayı Denis Johnson’a hayran kaldım.

Tren Düşleri’nin Kısa Hikâyesi

Roman çok vurucu bir sahne ile başlıyor. Romanın kahramanı Robert Grainier, çalıştığı demiryolu inşaatının depolarında hırsızlık yaparken yakalandığı söylenen bir Çinliyi öldürmek için sürükleyen iş arkadaşlarının zorlandığını görüyor. Onlara yardımcı olmak için Çinlinin ayağını yakalıyor ve o andan sonra bir linçin parçası oluyor. Çinlinin ağzından sürekli anlaşılmaz sözler çıkarken Robert bu sözlerin beddua  olduğundan neredeyse emin. Yine de arkadaşlarına yardımcı olmakta kararlı. Çinliyi tam uçurumdan atacaklarken Çinli ellerinden kurtulup kaçmayı başarıyor. Robert evine dönerken pişmanlık duyuyor ama sadece o bedduaları söylemeden önce Çinliyi öldürmediği için.

denis johnson tren düşleri

Linç girişiminden sonra evine giderken karısının ilacını almayı unutmayan, karısına kızına düşkün bir adam Robert. Kitap ilerledikçe görüyoruz ki aslında kötü bir adam da değil. Başka insanlara yardım eden, emeğiyle para kazanıp ailesini geçindirmeye çalışan, başka kadınları düşlemeyen sıradan bir adam. Sayfalar ilerledikçe anlıyoruz ki linçe linç etmek için bile katılmış değil. Sadece arkadaşlarının zorlandığını gördüğü için bir anda içinden gelen dürtüyle Çinlinin ayağını tutuyor.

1880’li yıllarda doğan Robert’ın 1960’lı yıllara kadar süren yaşamı anlatılıyor kitapta. Robert gibi sıradan bir adamın olağanüstü zamanlarda geçen yaşamı boyunca tanık olduğu olayları usul usul yazıyor yazar. Denis Johnson’ın bu kitaptaki biçemi takdire şayan. Gümbür gümbür bir yaşamı aslında bize sıradan bir hayatmış gibi sunuyor Johnson. Oysa sıradan olan bu hayatı yaşayan Robert. Basit bir adamın görkemli hayatından yola çıkarak evrensel bir hikaye anlatıyor yazar bu kısacık kitapta.

Robert’ın hayatına dair ilk anısı altı yaşlarındayken bir alışveriş fişinin arkasına gideceği yer yazılmış ve fiş göğsüne iğnelenmiş bir halde trenle halasının yanına gönderilmesine dair. Anne babası kimdi, nasıl öldüler, nerede yaşadılar gibi soruları halasına sormak hiç aklına gelmiyor tâ ki kısa süre içinde anne demeye başladığı halası ve baba dediği eniştesi ölene kadar. İşin ilginç yanı Robert eniştesinin adını ve soyadını almış. Neden, bilinmiyor. Kuzenlerinin Robert’ın geçmişine dair beyanları da çelişkili.

Robert okulla arası iyi olmadığı için genç yaşlarda inşaatlarda, demir yolu yapımında ya da ormanda bulduğu işlerde çalışmaya başlıyor ve bütün ömrünü de neredeyse bu şekilde geçiriyor.

Nispeten geç bir yaşta çok severek evlendiği karısı Gladys’i ve kısa süre sonra dünyaya gelen kızları Kate’i büyük bir yangında kaybettikten sonra hiç evlenmiyor ve bir süre sonra yanan evlerinin olduğu araziye bir kulübe daha yapıyor, dönemlik işlerde çalışıp yılın bir kısmını bu kulübede geçiriyor ve bu kulübede ölüyor.

İşte böylesine sıradan bir hayatı olan Robert iki dünya savaşına, Kızılderilerin zamanla asimile oluşuna ve yerli halkın arazilerinin nasıl talan edilip yok edildiğine, doğa-insan ilişkisine, teknolojinin ilerlemesine, demiryolu ağlarının tüm ülkeyi sarmasına, gittikçe yayılan şehirleşmeye ve değişen yaşam tarzlarına tanık oluyor. Kulübesinin de üzerinde olduğu koca bir vadinin bitki örtüsünün ve vadideki hayvan türlerinin yangınlar sonrası nasıl değiştiğini görüyor.

Bu seksen beş sayfalık kısacık kitapta tüm bunları gözümüze sokmadan veriyor Johnson. Geri planda da tren düdükleri ile tetiklenen rüyalar, halüsinasyonlar var. Bu rüya ve halüsinasyonlar ise özellikle Kızılderili mitleriyle şekilleniyor. Koca bir insan topluluğunu asimile ederken onların lanetini çekmeyeceğinizi düşünemezsiniz. O lanet kâh yangın olup koca vadiyi yok eder ya da yerli mitler, efsanelere dönüşür, efsaneler hayatınızı şekillendirir. Ve sonunda kültürel hegemonyanın o yerli mitleri gösteri toplumunun bir parçası yapmasıyla eski kültürler yeni kültürler içinde erir.

Kootenailer’in Kurtinsan Mitinin Robert’ın Yaşamına Etkisi

Kitap boyunca ara ara Robert’ın tren sesleri ile tetiklenen düşlerine tanık oluyoruz. Bunların bir kısmı tam anlamıyla düş ama bir kısmının da mitlerle şekillenen halüsinasyonlar olduklarını düşünüyorum. Kitabı çerçeveleyen ana mit kurtkız miti. Kurtkız mitinin gelişini daha kitabın başında kurmaya başlıyor Denis Johnson.

Çinlinin linçine katıldığı gece Robert’ın ilk tren düşünü okuyoruz.  Vadideki evlerinin yakınından geçen trenin sesi birçok gece evlerinden duyuluyor. O gece tren düdüğü sesiyle uyanıyor Robert. Karısının kızını emzirdiğini görüyor. “Karanlıkta kızının gözlerinin, köşeye sıkıştırılmış vahşi bir hayvan gibi kendisine döndüğünü fark etti. Düşünceleri ona bir oyun oynuyordu aslında sadece ama tüylerinin diken diken olduğunu hissetti. Ürpererek yorganı boğazına kadar çekti. Bütün hayatı boyunca Robert Grainier o gece yaşadığı ânı hep hatırlamıştı.” Her ne kadar Robert’ın o gün sadece Çinli’yi öldürmediği için pişman olduğunu da okusak, bu satırlarda iki anlam görüyorum. Birincisi daha minicik bir bebek olan kızının linç girişiminden dolayı kendisini yargıladığını hissediyor Robert, ikincisi de kitabın ilerleyen bölümlerinde Robert’ın kurtkızla karşılaştığında bu bakışların benzerini kurtkızda da göreceğinin bir işaretini veriyor yazar burada.

denis johnson tren düşleri

Karısını ve kızını yutan yangından sonraki bahar, arazisinin yakınında kamp kuran Robert’a kızıl tüylü, küçük bir köpek katılıyor. Bütün yazı bu minik köpekle geçiren Robert kış gelip de don başlayınca kasabaya dönüyor ama köpeğini beraberinde götürmek istese de köpek ortadan kayboluyor. Robert yaza doğru geri döndüğünde yanan kulübesinin arazisine yeni bir kulübe yapmaya başlıyor. Yaz başında küçük kızıl köpek geri dönüyor ve bir köşede kurda benzeyen dört yavrusu oluyor. Bu yavruların kurda çok benzemesi Robert’ı şüpheye düşürüyor. Amerikan yerlisi arkadaşı Kootenai Bob, yavruların bir kurttan olma ihtimali olmadığını söylüyor. Efsaneye göre kurt inlerinde sadece sürünün reisi ile sürüde kızgınlaşan tek dişinin çiftleştiğini ve sadece onların yavruları olduğunu anlatıyor. Robert ikna olmuyor; ya küçük kızıl köpeği tam kızgınlığa girdiğinde sürünün reisiyle çiftleştiyse? Bob bunun tamamen imkansız olmadığını düşünüyor. Türler arası melezleşmeye ilk işaret Robert’ın köpeği ile bir kurdun çiftleşmesi ihtimali ile karşımıza çıkıyor.

Küçük kızıl köpeğin dört yavrusundan üçü sütten kesilir kesilmez kulübeden ayrılıyor ama çelimsiz son yavru annesini ve Robert’ı bırakmıyor. Robert ise onu tam bir kurt gibi eğitmeye kararlı. Kurt ulumalarını duydukça yavru da ulumayı öğrensin diye Robert kurtlara karşı uluyor. Bu uluma onu çok rahatlatıyor.

Yavru köpek ulumayı öğrenemese de “Grainier ne zaman alacakaranlıkta kurtları duysa başını arkaya atıp gücü yettiğince uludu çünkü bu ona iyi geliyordu. Gönlünde birikmeye başlamış olan ağır bir şeyleri söküp atıyordu; Britanya Kolombiyası kurtlarının korosuyla yaptığı bu akşam programından sonra kendini kaygısız hissediyordu, içi ısınmış gibi oluyordu.” Bu gelişmeyi Kootenai Bob’a anlattığında Bob: “Uluyorsun, öyle mi?... Al bakalım, bak şimdi. Böyle olurmuş, şöyle derler: Hayatta insanı terbiye edemeyecek tek bir kurt bile yokmuş,” diyor. Robert’ı terbiye edenin kurtlar korosundan ziyade Robert’a göre yarı kurt yarı köpek olan yavru olduğunu düşünüyorum.

Robert bir süre demiryolları ve ormanlarda çalıştıktan sonra artık yaşlanmaya ve yorulmaya başladığı için at arabasıyla taşıyıcılığa başlıyor. Bir gün kendi köpeği tarafından vurulan bir adamı, Peterson’ı, doktora götürme işini alıyor. Yolda aklındaki en önemli soru: bir adamı kendi köpeği nasıl vurur? Bunu Peterson’a sorduğunda aldığı yanıt, “Nefsi müdafaa,” oluyor. Köpeği, Kootenai Bob’un söyledikleri üzerine öldürmeye karar verdiğini anlatıyor Peterson. Köpek bir ara on üç gün evden kaçmış, eve vahşi bir halde geri dönmüş, döndüğünde artık Peterson’ı bile tanımıyormuş. Kootenai Bob, köpeğin başına gelenlerden dolayı aniden olacakları bilmeye başladığını söylemiş, ayrıca civarda kurtkızın görüldüğünden bahsetmiş. Sonra da köpeğin suratına bakmış ve şöyle demiş: “Bu köpeği vurmazsan yandın, yalanım varsa ne olayım. Köpeğin gözlerinin karasında o kızın suretini görüyorum. Bu köpek kurtlara karışmış Bay Peterson. Evet, bir daha dolunay olmadan bu köpeği vursan iyi olur yoksa o kurtkız kişisini evine alacak, kurtlara yem olacaksın, kanını da viski gibi içecek o kurtkız.” İşte bunun üzerine Peterson da zavallı köpeği öldürmeye karar veriyor. Öldürmek için zavallı hayvanı bağlıyor ama köpek ipten sıyrılıp kaçıyor. Peterson, köpeğin öldürüleceğini bildiğini, o yüzden kaçtığını düşünüyor ve vurulma olayını şöyle anlatıyor: “Ben köpeğe yaklaşamadım – ona doğru attığım her adımda, o da bir adım geri atıyordu. Aklımdakinin onun işini bitirmek olduğunu biliyordu.” Ama daha sonra da şöyle diyor: “O yüzden tüfeği namlusundan tutup benim yaşlı kuçuyu poposundan dürttüm sırnaşmaktan vazgeçsin diye... ve bom! Neye uğradığımı anlamadan kıçımın üstüne oturdum. Derken sırtüstü yatmışım, gökler de yanlış tarafa doğru benden uzaklaşıyor. Bay Grainier, vuruldum. Tam buradan! Kendi köpeğim tarafından!” Aslına bakılırsa burada hayvanın sırnaşması, vurulacağını falan bilmediğini gösteriyor ve namlunun ucu Peterson’a dönükken hayvancık dürtülünce muhtemelen yanlışlıkla patisiyle tetiğe dokunmuş. Ama kurtkız miti bir kere akla düştükten sonra, kazaları eylemleri o mitle şekillendirmek yöre halkının kaderi olmuş gibi duruyor.

Peterson da kurtkız efsanesinin etrafta konuşulduğunu duymuş tabii. Mesela yıllar önce bir kurt sürüsünün başında görülmüş kurtkız. Yakın tarihte ise kurtkızın görülme hikayesini şu şekilde aktarıyor: “Geçen Noel’de Seattle’dan ziyarete gelen Stout’un kuzeni onu görmüştü ve bacaklarının arasından kanlı bir şeyler sarktığını söylemişti,” diye anlatıyor Peterson. “Ama bizim herif, Kootenai Bob yani, bunun doğumdan sonra sallanan döl eşi olduğunu düşünüyor, ya da rahminde parçalanmış bir nevi kurtçocuğun bir parçası.” Kurtkız için Peterson şöyle devam ediyor, “Bu kurtkız Allah’ın yarattığı bir yaratık değil ki. Kurtlar ile gayritabii bazı tutkuları olan adamlar sonucu ortaya çıkıyorlar.” Peterson burada insan ve hayvan arasında melezleşmeye işaret ederken doğa ile insan arasındaki ilişkiye başka bir anlam daha kazandırıyor. Bu ilişkinin sonunun toplumu bozacağına da işaret ediyor. Üstelik artık kurtkız insanla çiftleşmeye başlıyor. İnsanların hayvanlara (ve çocuklara) tecavüzünün aslında bölgede vaka-i adiyeden olduğunu da Peterson’ın şu sözleri doğruluyor: “Sen hiç oğlanlarla olmadın mı; hiç bir inek dürtmüşlüğün yok mu?”

Daha sonra bölgede başka kişiler de kurtkızı gördüklerini iddia ediyorlar. Hatta bölgenin şerifi bu kişileri dinledikten sonra bunların “samimi ve aklı başında kişiler” olduklarına kanaat getiriyor. “İnsanlar bunun başka melez yavrular doğuracağından korkuyordu; daha çok kurtinsan; eninde sonunda Şeytan’ın bizzat şehvetini uyandıracak ve bölgeye daha günahkâr tesirler bırakacak daha çok canavar.” Tabii burada dikkat çekici başka bir durum daha var. Kurtkız veya kurtinsanların gerçekten var olduğunu varsaysak bile (ya da bu canlıları doğa ile eşdeğer alırsak) insanlar açısından asıl tehlikenin insanların kendi nefslerine hakim olamamaları ya da bu canlılara tecavüz etmeleri değil de asıl sorunun kurtkız ve kurtinsanların varlıkları ve insanları baştan çıkarma olasılıkları olduğunu, insanların doğayı nasıl da sömürüp sonunda suçu yine doğanın kendisine attığını görüyoruz. 

Robert’in tren düşlerinin en önemlisi ve kitaptaki son tren düşü karısı Gladys’in hayaletini gördüğü düş/halüsinasyon bence. Hem kitapta hem de Robert’in hayatında önemli bir kırılma anının yaşanması bu düşle gerçekleşiyor. Kitapta kırılma anı yaşanıyor çünkü bundan sonra artık tren düşleri görmüyor Robert ya da yazar artık tren düşlerinden bahsetmeyi bırakıyor. Bu son tren düşünde Gladys’in hayaletini görüyor Robert. Bir gece yine tren düdüğünün sesi ile uyanıyor ve Gladys yavaş yavaş Robert’ın tek odalı kulübesinde beliriyor. Gladys yangından sonra bir türlü bulamadığı kızının yasını tutuyordu, diye yazıyor yazar. Gladys o gece kızıyla kulübeden çıktığını ama sonra yangından kaçarken sudan altı metre yukarıda uçurumdaki taşlardan birine ayağını basıp kaydığını, aşağıdaki kayalar üstüne düşüp belini kırdığını, artık kalkamayacağını ve kaçamayacağını anlayınca göğsüne bağladığı kızını kurtulur umuduyla bıraktığını anlatıyor. Bebeğin ölmediğini söylüyor Robert’a. Yangından sonra “kızı ruhların arasında diğer tarafa geçmemiş, burada yaşamın dünyasında oyalanmıştı, yanan ormanda tek başına bir çocuk.”

Bundan sonra Robert sürekli kulübede yaşamaya başlıyor. Kızının hayatta olduğundan da artık neredeyse emin. Kimsenin haberi olmadan vadideki bir ailenin kızını bulup büyüttüğünden ise o kadar emin değil. Robert açısından bu muamma bu rüyadan yıllar sonra çözülüyor.

Yangından on yıl kadar sonra bir akşam tren düdükleri kır kurtlarını ayağa kaldırıyor (Robert’ı değil. Onun tren düşleri Gladys’in hayaleti bile birlikte kaybolmuştu). Kurtlar bütün gece uluyorlar ve Robert bu kadarını hiç duymadığını düşünüyor. Sanki vadideki bütün hayvanlar bu ulumaya haykırışa katılıyor gibi geliyor Robert’a. “Sanki Allah’ın yaratıklarını hiçbir şey teskin edemiyormuş gibi” diye düşünüyor Robert. Sonra kulübenin kapısına çıkıp gökyüzünü seyretmeye koyuluyor. Ulumakta olan sürülerden birinin kulübeye yaklaştığını hissediyor. “Ve aniden evin etrafındaki açıklığa daldılar: bir sürü şekil, bir sürü gölge, çığlık atan sesler; bir tanesi ona sürtünüp geçmişti, kapı eşiğinde durduğu yerde sürtünmüşlerdi; Robert hayvanların toprağı döven patilerini duyuyordu. Daha aklı ona “bunlar avluma gelmiş olan kurtlar” bile diyemeden gittiler. Biri hariç hepsi. Kalan kurtkızdı.”

Robert uzaktan bu yaratığın bir çocuğa benzediğini görüyor, “korkmuş bir köpeğin ciyaklaması gibi bir ses” çıkarıyor bu çocuk. Yanına gittiğinde kurtkızın inlemesi azalıyor, “hayvansı bir korkuyla dopdolu ve tamamen hareketsizdi; gözlerinden başka bir yerini oynatmıyor, adamın bütün hareketlerini izliyor ama göz göze gelmiyordu, nefesi burun deliklerinden buharlaşıyordu.”

“Çocuğun gözleri lamba ışığında herhangi bir kurdunki gibi yeşil yeşil pırıldadı. Yüzü bir kurt yüzüydü ama kılsızdı.” Robert bu kurtkızın kendi kızı Kate olduğunu düşünüyor, “Adam tanıyabileceği bir işaret görebilmeyi umuyordu, karşısındakinin Kate olduğunu ispat edecek bir işaret. Ama kurtkızın gözleri sabit bir dehşetle bakıyordu, tıpkı bir kurdunkiler gibi. Hareketsiz. Hareketsizdi ama yine de... Kate’ti ama artık Kate değildi.” Kurtkıza baktığında Robert bunun kendi kızı Kate olduğundan emin oluyor. Burada Anadolu efsanelerinde de var olan kurtların büyüttüğü insan miti aklımıza geliyor. Ama artık Kate değildi, diyor Robert çünkü karşısındaki artık ne bir insan gibi davranıyor ne de gerçek bir kurt. Kitap boyunca karşılaştığımız yerlilerin kurtkız mitini Robert kendi yasının üstüne örterek sonunda bir kapanışa kavuşuyor.

Kurtkızın yaralı olduğunu gören Robert, onun kırık bacağını sabitleyerek kızın geceyi evinde geçirmesine yardımcı oluyor. Ama sabaha karşı Kurtkız pencereden atlayarak yine vadiye dönüyor. Bu olaydan sonra Robert kulübede kalmaya yemin ediyor. Yoğun kış şartlarında kasabada konaklasa da havalar düzeldikçe hep kulübesine dönüyor, bazen kışları da kulübesinde geçiriyor. Bir daha Kurtkız’ı hiç görmüyor.

Robert’ın yasını tamamlayıp hayata daha güçlü bir şekilde devam etmesini sağlayan Kurtkız’ın kendi kızı Kate olduğuna karar vermesi ve böylece aklındaki “Kate nerede?” sorusuna kendince mantıklı bir yanıt bulması oluyor. Kurtkız’ı bir daha göremese de kendi kızının hayatta olduğuna inanıyor. Robert kurtkız mitini kullanarak kendi kişisel yasından çıkıyor ve o andan sonra da kendisi de toplumun bir ferdi oluyor.

Kurtkız Mitinin Gösteri Toplumunun Bir Parçası Olması

Robert’ın Kurtkız’ı/Kate’i gördüğü akşamdan on beş yıl sonra bir akşam gittiği bir gösteri ile novella kurtinsan mitini gösteri toplumunun bir parçasına dönüştüren bir yapısöküme uğruyor. Bu gösteride önce bir at gösterisini diğer izleyicilerle birlikte izliyor Robert. “Grainier o gece karanlık Rex Tiyatrosu’nda, kendisine oldukça benzeyen insanların – kendi halkının, kuzeybatı dağlarının sert insanlarının – oluşturduğu bir kalabalığın ortasında oturmuştu.” Bu kalabalığın ortasında o da bu kalabalığın yani toplumun bir parçası artık. At gösterisinden hemen sonra kurtçocuk gösterisi başlıyor. Bu sefer kurtçocuk bir oğlan çocuğu, kürkten bir maske takmış ve kürke benzeyen bir kostüm giymiş. “Elektrik ışığının altında gümüş ve mavi renklerle pırıldayan kurtçocuk sahnede öyle hayasızca hoplayıp zıplıyordu ki seyirciler gülsünler mi gülmesinler mi bilemediler.”  Topluluk sahnedeki bu gösteriye kanmadıklarını göstermek istiyor, bu sebeple gülmeye hazır. Her an gülebilirler. Sonra çocuk sahnede bir anda duruyor, kollarını ileri uzatıp titremeye başlıyor, seyirciler daha önce böyle bir titreme görmemişler, ilgilerini sahneye veriyorlar.

“Orada hiç kimse daha önce o kadar kıpırdamadan duran, yine de tuhaf bir şekilde bir o kadar hareketli birini görmemişti. Başını, sonunda kafatası omurgasına değinceye kadar arkaya attı, o kadar geriye yani; ağzını açtı ve tiyatro içinde dört yandan esen bir rüzgar gibi yükselen bir ses duyuldu: alçak ve dehşet verici, yerin altından gümbürdeyerek yükselen bir ses. İnsanın sinüslerine ve sonunda duyan herkesin akıllarına nüfuz eden bir ses haline geldi, gittikçe yükseldi ve yükseldi, gittikçe daha korkunçlaştı ve güzelleşti. O güne kadar çıkarılan bu tür tüm seslerin; sis düdüğünün, gemi düdüğünün, lokomotiflerin hüzünlü ıslıklarının, operaların, flütlerden çıkan müziğin ve gaydaların biteviye iniltili müziklerinin aslıydı. Ve aniden her şey karardı. Ve o an sonsuza kadar yok oldu.”

Ve bu cümlelerle novella bitiyor. Artık kurtkız miti kurtoğlan gösterisiyle yapısöküme uğratılmış, Kootenai efsanelerinden biri daha toplum eğlencesine dönüştürülerek kültürel asimilasyonun bir adımı daha atılmıştır. Kootenai gelenekleri, mitleri, söylenceleri ile Hristiyan inanışları, söylenceleri kaynaşmış ve kurt insan melezleşmesi paralelinde Kootenai – beyaz insan kültürü de melezleşmiş ve toplum daha önce korktuğu bir efsanenin gösterinin bir parçası olmasıyla unutulmaz bir an yaşamıştır. Kurtkız/kurtinsan miti bir gösterinin parçasıdır artık. Aniden kararan ise eski efsanelerin inandırıcılığıdır.

 

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Babil Matematiğinin İhtişamıMark Ronan
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Adalet Çavdar

25 Mayıs 2026

Zaman Kimin İçin Akar?

Skipshock’un tür olarak tek bir yere yerleşmemesi de bu yüzden anlamlı. Genç yetişkin romanı, spekülatif kurgu, distopya, romantik macera ve politik alegori aynı yapının içinde birbirine değiyor.“Yalnızca ağır travma geçirmiş insanlar durağanlığı huzurla karıştırır.” Şunu en ba..

Devamı..

Hafıza, Şiddet ve Kayıp Bir Geçmişin İ..

Sibel Ünal

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024