Deniz Moralıgil • Kısa Kısa Öyküler
12 Ekim 2017 Öykü

Deniz Moralıgil • Kısa Kısa Öyküler


Twitter'da Paylaş
0

Bahşiş

Adam kafeteryadan ayrıldığında masasında zarif el yazısıyla dolu, minik bir peçete yığını bıraktı. Garson bu notları gizlice önlüğünün cebine attı, evindeki eski bir kutunun içinde biriktiriyor. Peçeteler dolusu karakter, uydurma ya da gerçek bir sürü anı ve bir yerlere varmayan diyaloglarla dolu bir kutusu vardı artık genç adamın.  

Bir Daha Hiç Ayrılmadık

Annem biraz deliydi, Acı paylaştıkça azalır, derdi. Ne demek istediğini ne ben ne babam anlardık. Sesleri yükseldiğinde masanın, yatağın altına kaçar yahut dolabın içinde saklanırdım. Kaynamış suyun can yaktığını öğrendiğimde altı yaşındaydım. Günlerce ağladım. Annem beni bacaklarının arasına sıkıştırıp avuçlarımı açarak öfkeyle  bağırırdı: Korkak! Cesaretimi toplamam on bir senemi aldı. Banyoda, jileti alıp yaşam öykümü bileklerime yazdım. Haftalar sonra eve döndüğümde annem yanıma uzandı, Yıllarca bekledim seni, derken yüzünde daha önce hiç görmediğim bir gülümseme vardı. Sımsıkı sarıldım ona.  

Zehirli Neşriyat

Okuduğu kitap otobüste kitap okuyan bir kadın hakkındaydı. Aniden kendisinin de otobüste kitap okuyan bir kadın olduğunun ayırdına vardı. Daha on dakika önce otobüste değildim, cümlesi geçti aklından. Kitapta anlatılandan farklı bir hayatı olduğunu biliyordu, ne var ki, hayatının bir daha eskisi gibi olmayacağını henüz bilmiyordu.  

Pavlov

Akşamlarımız artık şöyle... Asansör üçüncü kata geldiği anda, kapının arkasındaki Kanka'nın sevinçli havlamaları beni karşılıyor. Anahtarları üst kilitte iki, alt kilitte üç kez sağa çevirdim mi içerideyim. Giysilerimi değiştirdikten sonra suyunu tazeleyip mamasını veriyor ve kendi akşam yemeğimi hazırlıyorum. Yemek faslından sonra kısa bir sokak turu ve işte oturma odasındayız. Ben televizyon izlerken o da dünyanın en önemli işini yapıyormuşçasına oyuncaklarından bir tanesini dişlemeye koyulur. Saat on sularında yere kadar inen pencere kenarındaki koltuğa oturur, şehrin ışıklarına dalar giderim. Kanka salyalanmış ağzı, pırpır eden kuyruğu, cama dayanmış patileriyle uzun uzun boşluğu seyreder. Kapıdan içeriye girişimden pencere içinde içimizin geçişine kadar olan zamanı biri izlese davranışlarımızın benzerliğine bakarak ikimizi tuhaf bir deneyin içine düşmüş iki denek sanabilir. Oysa iki ayrı türde canlı olmamızın dışında aramızdaki fark büyük. Gidenin bir daha asla dönmeyeceğini bildiği için birimizin kalbi diğerininkinden daha çok kırık.  

Yirmi Yedinci Kış

Buradaki ilk yılımda ağaç yapraklarının yeşilden sarı ve kahverenginin tonlarına döndüğü günlerde, bahçedeki kuru yaprakları süpürürken daha çocuk sayılacak bedenim öne eğilmiş, Her şey ölüyor, demiştim sana. Yine yeşerirler, demeden önce upuzun susmuştun. Sonra kar örttü geriye kalan her şeyi. Yerin, göğün rengi birbirine karıştı. Parmaklarım dondu soğuktan. Sobanın yanında bir akşam, evi özledim, dedim sana. Burası senin evin, dedin. Haklı çıktın. Gel zaman, git zaman... burası evim oldu. Şimdi yirmi yedi yıldan sonra bu, yalnız başıma geçireceğim ilk kış ve ne tuhaftır ilk kez, önceki yılların aksine, sonbaharın bitiyor olması umurumda bile değil.

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR