Sarılabilen filmler çok yaygın değildi ve taşınabilir makineler de herkes için ulaşılabilir olmaktan uzaktı. Ama Riis yenilikleri çok yakından izleyip şartları da zorlayarak, özellikle flaşlı fotoğraf çekiminde giderek beceri ve saygınlık kazanmakta gecikmedi. Muhabirlikle fotoğrafçılığı yan yana getirerek bir kamuoyu bilinci yaratabileceğini erken keşfetmişti.
1870’lerde Danimarka’dan Amerika’ya geldiğinde Jacob Riis, kendisi gibi göçmenlerin doldurduğu New York’un kimi mahallelerini, sokaklarını bir süre sonra bütün Amerika’nın vicdanına seslenecek ölçüde gündem konusu edeceğini bilmiyor olmalıydı. Ülkenin ilk modern ekonomik krizlerinden biri birçok kesimi zor durumda bırakmıştı ve Riis’in bu bilinçle yollarda rastladığı işsiz, besinsiz, evsiz ve kimi kez umutsuzluk verecek ölçüde çaresiz insanları gördükçe neredeyse intiharın eşiğine geldiği söylenir. Bütün bu insanlar gibi göçmen ve parasız ama aklında ana vatanını terk etme nedeni olan bir tür kariyer özlemiyle birkaç yıl içinde polis muhabirliği elde eder ve işte o zaman tanık olduğu bütün bu yoksulluk görünümleri başka bir düzlemde yeni bir anlam edinmeye başlar.
.jpg)
Şehrin Doğu Yakası’nda gecekondu yaşamını belgelemek üzere ilkin polisler eşliğinde, zaman geçtikçe ise açıkça gözlemlerine dayanan bir merhamet ve öfke duygusuyla sık sık tek başına, çoğunlukla geceleri çevre mahalleleri fotoğraflamaya koyulmuştur Riis. Bölge nüfusunu oluşturan Alman, Yahudi, İtalyan ya da Çinlilerin kapkaranlık, havasız, birkaç metrekarelik odalarda tıkış tıkış yaşadığı bu yerler, mahalle araları ve diğer toplanma alanları sadece birer fotoğrafik malzeme sunmaz genç adama; aynı zamanda bu fotoğraflar ileride yazılı belgelere dönüşecek kimi bilgiler, istatistik verileri de sağlamış olur. Özellikle binlerce evsiz çocuğu dar sokaklarda, ta ki yaşları ilerleyip de bir hırsız çetesine ya da ağır işçilere kaçınılmaz olarak dâhil olacağı şartlar içinde görüyor olmasının üzerinde derin etki bıraktığı fotoğraflarından da çok bellidir. Büyükleri geçimsizlikten birçok suça karışırken bu çocuklar el arabalarıyla çoğu kez aile geçindirmeye çalışmaktadırlar. Her gün onlarcasını sıkış tepiş odalarında, kiralık harap apartmanlarda gözlemlemesi bu insanlar için ne yapabileceğini düşündürür muhabir fotoğrafçıya.
.jpg)
On yıl içinde çalıştığı kurumu ve gazeteyi değiştiren Riis için meselenin aciliyeti bir belgesel kitap hazırlama fikriyle artık daha çok birleşmeye başlar. 1890’da basılan How the Other Half Lives (Diğer Yarısı Nasıl Yaşıyor) bu dönemin ürünü olur ve çok geçmeden New Yorkluların, genel olarak Amerikalıların üzerinde öyle derin ve hızlı bir etki bırakır ki, insanları o duruma sürükleyen mal sahibi zenginler konusunda, çocuk işçiliği ve diğer eşitsiz yaşam koşulları hakkında ülke çapında reformlar gündeme gelmeye başlar. (Vali ve Başkan olarak Roosevelt’in ona yüksek resmî onur vermek istemesi ve fotoğrafçının da siyasete dâhil olamayacak kadar meşgul olduğunu söyleyip reddetmesi bu döneme rastlar.)
Fotoğrafın o yıllarda Amerika için çok yeni bir buluş olduğunu hatırlamamız gerekiyor çünkü ileride belgesel fotoğrafçılıkta bir sonraki kuşağı derinden etkileyecek Riis ve çağdaşları tekniğin henüz emeklediği zor şartlarda çalışıyorlardı. Sarılabilen filmler çok yaygın değildi ve taşınabilir makineler de herkes için ulaşılabilir olmaktan uzaktı. Ama Riis yenilikleri çok yakından izleyip şartları da zorlayarak, özellikle flaşlı fotoğraf çekiminde giderek beceri ve saygınlık kazanmakta gecikmedi. Muhabirlikle fotoğrafçılığı yan yana getirerek bir kamuoyu bilinci yaratabileceğini erken keşfetmişti.
.jpg)
Böylelikle oyun değil iş peşinde koşan çocukları, elleri ceplerinde gezinen işsizleri, kenarlarında köşelerinde yapayalnız insanların göründüğü virane yapıları, tek göz odalarda çok kalabalık hâlde yaşayan aileleri büyük bir çalışkanlıkla gece gündüz fotoğraflamaya daha çok zaman ayırır oldu. Üstelik yıkıldı yıkılacak köhne binaları, sokak aralarında kurulan seyyar pazarları, binalar arasında bir baştan diğerine çekilen çamaşır iplerini, normalde kömür ya da şarap mahzeni olabilecek yeraltı odalarında bazen dört beş ailenin iç içe kaldığı koşulları çok dikkatli, çok anlayışlı bir üslûp ve detaycılıkla kaleme de geçiriyordu Riis: Diğer Yarısı Nasıl Yaşıyor işte böyle bir motivasyonun ürünü ve yoksulluğun boyutlarına yetkili makamların o zamana dek yöneltemediği yardım elinin bir anlamda bireysel bir telafisidir. İçlerinde çok az yerli Amerikan vatandaşının bulunduğu bu göçmen meskenleri, fotoğrafçının içten çabasıyla aynı zamanda siyasi ve diplomatik bir köprü görevi de görecektir ki o dönem için bu durum şaşırtıcı ölçüde yeniydi.
.jpg)
Çaresizlik içindeki kiracılarından tehdit yoluyla fazla kira alan ev sahiplerini ve New Yorkluların ağzında belli belirsiz ve kabaca “fakirler” diye her an dışlanmaya hazır göçmenleri bu fotoğraflar içinde bir arada pek göremesek de kitabın üslubu ve yaklaşımı herkese hakkını verecek ölçüde samimi, olması gereken durumlarda ise fazlasıyla ironiktir. Bir başına fotoğrafları görecek olanların tam aksini düşünebileceği açık olduğu için de kitapta sözlerini, çıkarımlarını ve önerilerini uzun uzun anlatır Jacob Riis. Eski yamalı elbiseler içinde Yunan çocuklarını, Çin mahallesine görünümünü veren asıl kalabalığı, bayat ekmek satan İtalyanları olduğu haliyle vermeye yatkın ve haliyle estetik arayışlara girmeyeceğimiz fotoğrafları, düzyazısının olgulardan kopmayan ve çok doğrucu bir bakış açısı yakalayabilmiş düşünceli satırları izler. Bir köşe başından diğerine anlamı ve boyutları, içe işleyen görünümü değişebilen böyle “sınırlı” bir dünyaya en kapsayıcı yaklaşımın olabildiğince çok görüntü ve hikâyeden geçtiğini anlamıştır fotoğrafçı.
.jpg)
Kitap boyunca sık sık tekrarlanan görüşme notları ya da detayları dönemin devletle bu göçmenler arasında süregiden ilişkisine de ışık düşürüyordur. Alevler içinde yanmakta olan bir evi kendi çabasıyla söndürmeye çalıştığı ve ardından polise anlattığı bir örnek tam da açıklar bu durumu: Polisin, binanın önceden de defalarca yandığını, duvarlarındaki kir kalıplarının su dökülmüş gibi ateşin yayılmasını önleyeceğini bıyık altından gülen bir ilgisizlikle ileri sürdüğünü aktarır Riis. Yıl içinde çok az güneş ışığı görebilen bu evler yetkililer için topluca bir dikkatin belli belirsiz unsurundan fazlası değildir açıkçası. Ama fotoğrafçının topografik bir detaycılık ve dikkatle, soğukkanlılıkla bir bir kayda geçirdiği diğer düzlemde bizler artık sadece sayı ya da istatistikî bilgi değil, bir ruh ve inanç da bulmaya başlarız. Suç izi görmeden adım atamayacağınız bu yerler, görüntülerin ikna gücü ve yazının dolaysız gerçekçiliğiyle, tam tersi bir yolla, devlet birimlerine yöneltilmiş silaha dönüşürler.
.jpg)
Riis, okura yanında yürüyormuş gibi seslenir kitap boyunca, dikkatini sürekli ara bölgelere, tam aydınlatılmamış gerçeklere çeker. Yıkıntılar ve sefalet içinde çocuğun çocuk olduğunu hem hiç unutmamamızı tembihler hem de bunun toplum vicdanında tam olarak nereye yerleşmesi gerektiğini işaret eder. Kalabalık bir Alman aileyi örnek verir: Baba ve büyük oğul eve para getiren tek kişilerdir. Kira bedelleri ve kazançları ortadadır. Anne intihar eder ve Riis bu şartlarda bir hayat üzerine “felsefe” yapıp yapamayacağımızı düşündükten sonra şu soruyu sorar: Hayat her şeye karşın yaşamaya değer mi? Çok saf sorusuna bir cevap bulmayı yine büyük ölçüde toplumun sağduyusuna bıraktığını okuyup hayal ettikçe biz de bütünüyle anlarız.
.jpg)
Yine de görüntüler her zaman karanlık, anlatım da o kadar ümitsiz değildir. Güneş ışığı altında caddeler satıcıların, dilencilerin, çocukların ve amaçsızca dolananların üzerine bir yaşam parıltısı seriyor gibidir bazen. Böyle vaatkâr havalarda Riis makinesinin, kaleminin yönünü havasızlıktan boğulacakmış gibi olan oda içlerine olduğu kadar, Rus Yahudilerinin tam aksine şamatası ve tatlılığıyla etrafı canlandıran İtalyan göçmenlerin diline ve dünyasına çevirir ya da sokaklarda bulunmayanları pencerelerinden sarkmış karşı tarafa seslenirken zamanın o ânında maharetle yakalayıp tasvir eder. “Bütün gece iki sent” restoranlarında, meyhanelerde pinekleyen erkek kalabalıkları gece yarılarında flaş ışığıyla fotoğraflandıklarında kiminin hüznünü, kiminin bezgince de olsa sarhoş kaygısızlığını görürüz. Bir yaşam alanı bu ölçüde panoramik, kapsayıcı ve anlama çabasıyla yansıtıldığına göre bir parça da olsa içinde geleceğe ilişkin bir vaat de taşıyor olmalıydı ki, Jacob Riis bunu büyük bir sezgi gücüyle ve hep belgelere yaslanarak sonraki kuşaklara miras bırakmış oldu. Kendisinden birkaç on yıl sonra bu kez Büyük Buhran’ın yarattığı toplumsal sıkıntıları yansıtmak isteyecek yeni ve parlak bir fotoğrafçı kuşağı işte böyle bir çabanın ışığında gelişebilecekti.
.jpg)
.jpg&w=3840&q=75)





