Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

7 Ekim 2017

Öykü

Dilek Karaaslan • Afedersiniz, Taksim Ne Tarafta

Oggito

Paylaş

38

0


Gözüm sürekli karşımdaki alüminyum duvar saatine takılıyor. Nihayet beş buçuk olmuş. Hızla pencerenin kenarına yürüyüp havayı kontrol ediyorum. Kahretsin, yağmur başlamış. Ofisten, acil işim olduğuna dair bir şeyler uydurup kaçarcasına çıkıyorum. Asansörü beklemeyip basamakları ikişer inerken kalbimin gümbürtüsü ayak seslerime karışıyor. Eğer yetişebilirsem üçüncü randevumuz olacak bu. Âşığım. Hayır. Değilim. Off, oluyorum galiba. Daha çok erken bunun için. Biraz daha zaman... Kendine gel. Kaptırma hemen. Nişantaşı’nda bir restoranda buluşacağız. Her şey çok iyi gidiyor, neredeyse harika. Her iki buluşmamızda da sevdiğim bir kitapla, bir albümle çıkageldi. Zevkli. Önemli bu. Ergülen’den, Küçük İskender’den, Aruoba’dan, Süreya’dan ezbere şiirler okuyor. Hedefi tam on ikiden nasıl vuracağını biliyor gibi bu adam. Biraz da çapkın mı ne? Değildir. Umarım. Yok, yok değildir. Bu adama kadın mı yok yani. Beğendi işte seni… Gerçi arada bir, Elinde benimle ilgili bir kullanma talimatı mı var, diye düşündüğüm olmuyor değil. Ya bu adam çok zeki. Ya da ben kandırılması kolay, çok klişe biriyim, diyorum o zaman. Her neyse, ben ilk ihtimali seçmeyi seçtim bir kere, gerisi vız gelir. Kim ne derse desin… Bu kez olacak. Bazen de içimde cılız bir itiraz yükseliyor, Her şey bu kadar iyi olamaz, dikkat et, diyen davudi bir ses. Neyse ki, bu defa, bu gudubet sesi ezmeyi başardım. Değilse, kendisi gibi beni de kurutacak. Her seferinde yaptığı aynı, hep. Muhalefet. Bedenim heyecandan kasılıyor, taksi beklerken. Henüz kasım başı olmasına rağmen hava buz gibi, Gece kesin dona çeker bu. Yağmur çiseliyor. Arada kar atıştırmaya başladı bile, Taksi filan yok. Bu havada nasıl olsun ki, Allah kahretsin. Sus, beddua etme. İçimi çekerek metroya doğru yürüyorum. Metro istasyonuna girdiğim anda, elektrik kesintisi ve jeneratör arızası anonsu doluyor kulaklarıma. Şakaklarım zonkluyor hırsımdan, Olmaz ki bu kadar. Her şey mi bana karşı? Kendimi dışarı atıyorum. Yüzüm asılıyor, Böyle mi olmalıydı yani? Çare yok, Nişantaşı’na kadar yürümek zorundayım. Neden bu botları giydim ki? Of, kaç santim bunların topukları. Her adımda canım yanıyor. Söz, atacağım bunları. Şu saçın haline bak bir de. Sabahın köründe dakikalarca fönlediğin saç bu mu? Al işte kabarmaya başladı bile. Gitgide şemsiyem yağmurun hızına yetişmez oluyor. Derin nefesler alıp veriyorum. Gergin ve asabi bir kadın kadar itici bir şey varsa o da gergin ve asabi bir adamdır, diye yüksek sesle söyleniyorum, gülümsemeye çalışırken. Olmuyor. Kendimi teselli edemiyorum bir türlü. Oysa her şey yolunda gitsin diye günlerdir, ne giyeceğime, saçımı nasıl şekillendireceğime, hangi takıları takacağıma kadar plan, prova yapmıştım. Anlaşılan, benimkinden daha büyük bir plan vardı ve benim planıma pek de uygun değildi. Bir süre sonra bir gariplik hissi çöküyor içime. Aksilikler bir an önce ona kavuşmak için beni kamçılamaya yetmemeye başlıyor. Oysa tam tersi olmaz mıydı, hep bana? Zoru sevmez miydim? Nedenini bilmesem de havayla birlikte içimde de bir şeyler de soğumaya başlıyor. Garip, mırıldanıyorum. Enerjim düşüyor gitgide. Ya bu aksilikler birer işaretse, ya ben anlamıyorsam? Evren, bana ne demek istiyorsun? Açık söyle. Anlayabileceğim gibi söyle. Bir işaret ver. Karanlıkta Nişantaşı istikametine doğru hafiften topallayarak yürüyorum. Jeneratörü olan dükkânlar ve onların hizası aydınlık, olmayanlar ise karanlıkta kalmış. Yolun neredeyse Osmanbey’e kadar olan bölümü simsiyah. O noktadan sonrası, elektrik olduğu için pırıl pırıl. Yağmur damlaları, arada atan kar taneleri ve onları savuran rüzgâr, aydınlık dükkanların vitrinlerinden süzülen ışıkla birleşmiş, Yılbaşı kartpostalları gibi, diyorum kendi kendime. Simli, gümüşlü bir neşe aydınlatıyor ortalığı. Durup dinlenirken etrafımı seyrediyorum. Baktıkça, keyfim yerine geliyor. Bir film platosu gibi. Üstelik şaşılacak derecede kendimi mutlu hissetmeye başlıyorum. Hiç zorlanmadığım bir gülüş kendiliğinden kıvrılıyor dudaklarımda. Hatta ayaklarımın acısını bile unutabilirdim, nerdeyse. İçimden, Şükür, kelimeleri geçmeye başladığı sıra Rumeli Caddesi’ne dönmek üzereydim. Birden solumda bir ses, Afedersiniz Taksim ne tarafta, diye sordu. Yanlış duymakla, birazdan bana sarkıntılık etmeye kalkışacak bir sapıkla karşılaşmış olmak fikri arasında bir sarkaç gibi salınıyorum. Duymazlıktan geliyorum ama, aynı ses ısrarla tekrarlıyor. Tuhaf bir şekilde bir anda etrafımda yürüyen kalabalık seyreliyor. Durduğum noktada adam ve ben neredeyse yalnız kalıyoruz. Ne dükkanlara giren, ne de içlerinden çıkanlar var. İnsanlar bizden ya çok geride ya da çok ilerdeler, Nasıl böyle bir aritmetik oluştu, şaşırıyorum. Çaresiz, adamın yüzüne bakıyorum. Öylece kalakalıyorum. Son derece hırpani, eski, belki de özellikle eskitilmiş giysiler giymiş. Bakışları dimdik, gözlerimin tam içine bakıyor. Zehir gibi iki derin kuyu. Simsiyah. Saçının üstünde yağmur taneleri parlıyor, Üzerine yıldız tozu mu dökülmüş bu adamın, diye geçiyor aklımdan. Yaşlı, bakımsız, hırpani, ama parlak ve ürkütücü. Kilitlendim. Ezberden ve kibar bir şekilde Taksim’i tarif ettim, sanki hiç garip bir şey yokmuş gibi. Sonra çakmağım olup olmadığını sordu. Ben sigara içmiyorum ki, diye cevapladım onu. Tuhaftı, Çok tuhaf. Yüzüme baktı, Bana sormak istediğin bir şey varsa çekinme sor. Aşk da dahil, her şeyi sorabilirsin, dedi. Afalladım. Öylece yüzüne bakarken, birden uzanıp sol elimi tutup iki elinin arasına sıkıştırdı. Kalbinin üstüne koydu. Kımıldayamadım. Hipnoz olmuş gibi. Gözlerini gözlerime dikerek, Bu adam olmaz, olmayacak, gitme, dedikten sonra elimi bıraktı. Şaşkınlığım neredeyse dehşete dönüştü, korktum. Karanlıkta biri çarptı sonra. Sendeledim. Ne oluyor, demeye kalmadan, kaşla göz arasında adam gitmiş, gözden kaybolmuştu. Aynı anda gerideki insanlar da yetiştiğinden etraf kalabalıklaştı. Sağıma soluma baktım, yoktu. Birkaç saniye içinde beni altüst ettiği yetmezmiş gibi, bir anda da yok oluvermişti. Bütün hevesim, havası kaçan bir balon gibi söndü gitti. İçimdeki cılız itirazlar köklendi. Duygularım saniyeler içinde tersine akmaya başladı. Haklı olabilir miydi? Kafam karıştı. Aydınlık bir vitrinde yansımamı gördüm. Çarşamba çanağına dönmüş bir surat. Her şey başlamadan bitiyor mu, sence, diye sordum. Yine mi? Buluştuk. Her zamanki gibi çok kibardı ve olanlardan habersizdi. Elinde benim için seçtiği bir kitapla gelmişti. Neler düşündüğümü bilse şaşar mıydı, bilmiyorum. Her zamanki gibi dozunda ve yerinde esprileriyle neşeli, sıcaktı. Oysa ben çoktan dağılmıştım. Ne kadar zorlasam da anlattıklarını dikkatli dinleyemiyordum. Dalgınsın, dedi. Evet, dedim, Ofiste işler biraz karışık da, ondan. Boş ver şimdi ofisi, gecemizi bozmayalım. Her neyse yarını bekleyebilir değil mi, diye sorarken bir yandan da uzanıp elimi tuttu. Bir süre sonra anlattıklarını dinliyormuş gibi rol yaptığımı fark ettim. O âna dek rol yaptığımın bile farkında değildim. Adam, söyledikleri, gece, restoran, sevgilim, gudubet ses her şey iç içe geçmişti. Birden sanki aklıma bir şey gelmiş gibi, yüzünü, gözlerini, ellerini, parmaklarını, tırnaklarını, saç diplerini, gömleğini, gömleğinin yakasını, sandalyede oturuşunu, arkasına nasıl yaslandığını, suyu nasıl içtiğini, gözlerini kaç kere kırptığını incelemeye başladım. Daha önceden hoşuma giden tüm detaylar, usulca soru çengellerine dönüşüyordu. Bilmediğim bir kusur arıyordum sanki. Ve arayanın bulacağını da bilir gibiydim. Bir oyun oynar gibi, anlamlı, anlamsız, peş peşe tuhaf sorular sıraladım. Onun, bunu, ergensi bir çeşit oyun, bir fantezi gibi gördüğünün farkındaydım. Şaşırtmadı beni. Doğrudan düzeyime inip oyuna katıldı, hem de hiç sorgulamadan. Neden yaptığımı bilmesem de zihninde minik bir boşluk, kontrolsüz küçük bir anını yakalamaya çalışıyordum. Yakaladım da. Daha önce nasıl olup da fark edemediğimi anlayamadığım küçücük bir ifade boşluğu bana bakıyordu; birkaç anlamsız sorunun ardından. Hay Allah, aşkın gözü gerçekten mi kör, nasıl anlamadım, diye mırıldanıyorum. Efendim, diyor, Anlamadım. Yok, bir şey, diye cevaplarken tekrar yüzüne bakıyorum. Sahte bir şey var yüzünde, bir maske gibi. Yapışmış. Hani şöyle elimle çekiversem, sıyrılacak bir örtü, pis, kirli ve jel kıvamında. Birden o maskenin altında ne olduğunu bilmek istemediğimi hissediyorum. Midem bulanıyor. Tuvalet bahanesi ile masadan kalkıyorum. Birkaç dakika sonra geri dönerken, onun beni göremeyeceği bir açıdan, masaya servis yapan genç garsonla konuşmasını, etrafa belli etmeden, belli belirsiz kızın çıplak koluna dokunmasını izliyorum. Konuşmaları duyamasam bile beden dili, mimikleri, alt yazıyı tamamlıyor. Söze gerek olmayacak kadar net her şey. Tuhaf adam haklı. İçimdeki cılız ses haklı. Bir tek ben haklı çıkamıyorum. Yine. Kahretsin. Sus beddua etme. Edeceğim, sen sus. Masaya dönüyorum, suratım bir buzdağı. Elimde değil. Toparlanamıyorum bir türlü, Anladı mı anladığımı. Aman, bundan sonra anlasa ne olur, anlamasa ne. Hemen bir bahane uyduruyorum, inanılırlığını umursamadan. Buluşmamızdan tam bir saat sonra eve dönüş yolunda buluyorum kendimi. Telefon çağrılarına cevap vermiyorum bir daha. Beni aramasını istemediğimi belirten bir mesaj gönderiyorum sadece. Israrlı aramaları birkaç gün sürüyor. Sonra bırakıyor. Belki de anladığımı anlıyor. Bitiyor.
YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Taner Barlas ile Türk Tiyatrosu ve Öte..Miray Aydın
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

S. E. Breitegger

7 Nisan 2025

Simyacılık

Her zaman olduğu gibi, yazdıklarına hayran olduğum için o kitapların yazarını da, Vüs’at O. Bener’i de çok merak etmiştim.Romanları değerlendirirken kullandığım öznel bir ölçütüm var. Sevdiğim romanların çoğu bende bir cümle ya da paragraf bırakır. İstemsizce o cümleyi ezberlerim, bazen iç..

Devamı..

Biri Bizi Gördüğünde Ne Görür?

Adalet Çavdar

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024