Erkek karakterler de olsa da, çoğunlukla dolaylı yoldan gene bir kadının öyküsüne hizmet ediyorlar.
Dilek Yılmaz'ın Valeria Bunu Anlayamaz adlı öykü kitabı sanırım önümüzdeki günlerde dikkat çekecek, okunacak ve okundukca başkalarına önerilecek. Farklı özellikleri bakımından önemli bulduğum Valeria Bunu Anlayamaz üstüne Dilek Yılmaz'la konuştuk.
Semih Gümüş: Sanırım biraz da geç kalmış öykü kitabın yayımlandı. Valeria Bunu Anlayamaz –yalnızca bir okur olarak söylüyorum– beklediğimden çok daha iyi bir kitap. Okuduğum öyküler beni şaşırttı. Bu da geç yayımlanmanın sonucu mu acaba?
Dilek Yılmaz: Kitaptan ziyade ben biraz geciktim. Kendimce kabul edebileceğim sınırda, içime sindiği âna kadar bekledim. Her ne kadar öykülerin çoğuna epeyce evvel başlamış olsam da bugün dönüp baktığımda ilk hallerini aslında taslak olarak değerlendiriyorum. Yazan açısından sarkan son sözcük tamir edilmeden, söküğü döküğü toparlanmadan o metin bitmiyor bana göre. İşin doğrusu, biraz da takıntılı biriyim. Bildiri de yazsam, mektup da, hatta bu alelacele yazılmış bir cep telefonu mesajı bile olsa göndermeden dönüp göz atmamışsam gece kurcalar beni, içim rahat etmez. Kitaba gelirsek, eminim halen çok eksiktir, kusurludur. Dosya son haline gelmeden farklı dönemlerde bir kısmını okuyan, eleştiren, emek veren arkadaşlarım, hocalarım oldu. Yayımlanacak kadar olgunlaştığına inandığım da oldu bundan dört beş sene önce aslında. Kitabın yola çıktığını duyururken araya yıllar, yollar ve epey hadise girdi demiştim. Gerçekten öyle. Başladığım zamandan bugüne hayatımda, ülkede, dünyada büyük değişiklikler oldu. Ben de değiştim. Ciddi bir sağlık sorunu yaşadım örneğin. Metnin bundan etkilenmemesi mümkün değil. Geçti gitti dediğim ilk sabah, bunu unutmuyorum, evimden rıhtıma yürürken kaldırım taşlarına yazdığım bir şiir var. İnsanlık adına temennim, umarım kendisi son şiirimdir ve bir gün delirip kimseye okutmam. Bu sürecin bana net olarak öğrettiği, yaşamak çok güzel, zaman çok kısa. Uzun bir aradan sonra vaktidir dediğimde yeniden okudum yazdıklarımı. Dura dinlene her biriyle oynadım. Bir yere geldiğine inandığım ândan sonra da elimde yatırdım. Sanırım o kısmı biraz fazla uzattım. Bir yerden sonra vedalaşmayı becerebilmek gerekiyor. Ben mühim kararlarda genelde biraz yavaş biriyimdir. Karar verdikten sonra çok hızlı eylerim. Bir fikri de yatırırım. Uyutmam ama. Ekler çıkarır, kendi kendime bulmacalaştırırım, sorar cevaplarım. Kitap da öyle oldu. Yavaş düşündüm, hızlı bitirdim diyelim. Demini alması iyidir belki.

SG: Okuduğum öykülerin tümünün anlatıcı-karakterleri var. Birinci kişi anlatıcı bana daha uzak gelir ama sana çok yakın gelmiş. Bu seçimi nasıl yaptığından söz eder misin?
DY: Neredeyse her metni farklı biçimlerde de deniyorum ama genelde birinci kişi anlatıcıda daha rahat hissediyorum. Metni sesli okurken hikâyeyi de daha kolay duyuyorum. Örneğin kitaba adını veren "Valeria Bunu Anlayamaz"ı defalarca kez yazdım bozdum. Soğuk bir dili vardır o öykünün, öbür öykülerden farklı tınlar. Birinci kişi anlatıcının o soğukluğu biraz kırdığını, anlatıcıyla okur arasında daha yaklaştırıcı olduğunu düşünüyorum ya da bana öyle geliyordur, bilmiyorum.
SG: Bazen sorulur: Üçüncü kişi ağzından mı anlatmak zordur, birinci kişi ağzından mı? Bana kalırsa birinci kişi tuzaklara, yanlışlara daha kolay kayabilir, dolayısıyla daha sıkı dikkat gerektirir. Oysa senin anlatıcıların bence örnek alınabilir. Bunu yaparken bu sorun üstüne düşündün mü, yoksa kendiliğinden mi doğru geldi?
DY: Benim için ikisi de kolay değil ki, gün ışığına çıkarmaya cesaret edebileceğim yılda ortalama bir öykü ancak yazabilmişim. Birinci kişi ağzından yazmanın tuzağa düşmeye daha müsait olduğu yorumunuza katılırım. Üstüne de epeyce kafa yordum. Yine de sanırım buna daha yatkınım. Üçüncü kişi ağzından başladığım sınırlı öykü de zaman içinde kendiliğinden birinci kişi ağzına dönmüştür.

SG: Anlatıcı-karakteri bu kadar iyi tanıyorsan onlarda senden gelen izler var mı, yani en iyi kendini tanıyorsan, kendinden yararlandığın düşünülebilir mi?
DY: İlk kitapta bunun genelde olduğu söylenir. Başkalarında vaziyet nasıl bilmiyorum ama kendimden, çevremden, duyduklarımdan, gördüklerimden izler mutlaka var. Örneğin sağlam dayak yediğimiz bir 6 Kasım 96 Beyazıt Meydanı hadisesi vardır bizim kuşağın, çok farklı hikâyeleştirsem de o günün izi öyküde baskın olarak duyulur. Selam durduklarını anlatmayayım ama yazdığıma çok memnunum.
Bu kitap genel olarak kadın öykülerinden oluşuyor. Neredeyse hepsi. Erkek karakterler de olsa da, çoğunlukla dolaylı yoldan gene bir kadının öyküsüne hizmet ediyorlar. Hoşuma da gidiyor bu. İkincil karakter gibi görünen kadın gene gerçek kahramandır.
İnsanla iç içe bir dünyam var; iş, örgütlü mücadele, sosyal yaşam. Hayatımdan, bildiğim hayatlardan bir çekirdek fikir, olay, söz, görüntü, anlık bir fotoğraf metin için başlangıç noktası olabilir. Hâkim olmadığım bir malzemeyi iyi tanıdığım duygularla örmeyi seviyorum. Yazarken zevk almam gerekir. Hatırlar mısınız bilmem, vaktiyle bana kitabı bitirmek istiyorsan daha az sosyal olmalısın, çok dolanıyorsun demiştiniz. Bu arada, doğruymuş o da.

SG: Elbette insan ilişkilerini anlatıyorsun. Kadınlar öncelikli. Güçlü bir gözlemcilik var bu öykülerde…
DY: Kendime dair çocukluğumdan bu yana en çok duyduğum şey bu olabilir. İyi bir gözlemci olduğumu düşünürüm, tanıyan kime sorsanız sanırım söyler bunu. İnsanla çevriliyim. Ekiple yapılan işleri severim. Yıllardır her birinde değişen gruplara eğitim veriyorum. Farklı kesimlerden insanlara farklı rollerde temas ediyorum. Örgütlü hayat sanırım bütün kararlarım içinde en tereddütsüz seçimim. Bunu bağımsızlığına çok düşkün biri olarak söylüyorum. Zorluklarıyla beraber kolektif hayatı, birlikte üretmeyi çok önemsiyorum. Bunlar şüphesiz etkilidir. Evden çalışırken bile yarım saatlik molada dışarı çıkarım. Başım önümde gezmem. İsim falan unuturum ama yüzü, dahası o yüzün gördüğüm andaki ifadesini unutmam. İnsanı, hayvanı, doğayı, yolu, taşı-toprağı, her şeyi izlerim. Tabelalara baka baka gezinirim. Gideni, kalanı fark ederim. Bir semtin hikâyesini kimsesiz yazabilirim. Yaşadığım Kadıköy’ün bütün sokaklarını bilirim, daha önce yaşadığım hatta kısa süreli bulunduğum yerler için de bu geçerlidir. Tabanımın sal beni dediği, ağrıdan kıvrandığım âna kadar sokaklarını eskitirim. Yürümeyi, seyahati, yolda olmayı severim. Bunu öncelikle kendi dünyama hâkim olmak için yaptığımı sanıyorum. Görünenin altına inmek, kazımak, farklılıkları tanımaya çalışmak, insanı anlamak önemlidir benim için. Herkes de çevresiyle biraz uğraşsın isterim.
SG: Öykülerinde hikâyenin baskın bir durumu var. Hikâye anlatmak, yani bir hikâyeyi başından sonuna kurmak, kurgulamak aslında kolay değildir. Bence senin öykülerinin en önemli özelliği belki de bu: Hem iyi hikâye anlatıyorsun hem de anlattıklarında bilmediğimiz yanlar, ayrıntılar, kesitler, ilişkiler var…
DY: Az önce anlattıklarımla ilgili olduğunu sanıyorum. Hikâye fikri bulmakta pek zorlanmıyorum. Aklıma gelen, yazılsa ne güzel olur dediğim çok şey var. Umarım bir gün usta bir anlatıcı da olabilirim. Başlamaya cesaret edemediğim, hakkını veremeyeceğim için caydığım öykü çoktur. Dilin karşısına koymuyorum bunu ama metinde hikâyenin dil kadar önemli olduğunu düşünüyorum. Başını sonunu bilerek yazmaya otursam da geçeceği yolları bilerek başlamıyorum genelde. Neredeyse hiçbir öykü tam olarak düşündüğüm yoldan yürümemiştir, hikâye bildiğini okur.

SG: Öykülerindeki kadınlarla erkekler arasındaki ilişkilerde ister istemez yan tutmuş olabilir misin? Böyle gördüğüm için söylemiyorum ama iyi gözlemci bir yazar olarak bunu farkından olmadan yapmış olabilir misin?
DY: İster istemez değil, gayet bile isteye kadından tarafım. Hakikate sadık kaldım, kurguda olduğu gibi hayatta da böyle. Kitabı henüz okumamış erkek arkadaşlarımın ilk sorusu, bize çok vurdun mu oluyor, şakayla karışık. Hayatın her alanında hemen her kadının başına gelen, gelebilecek şeyleri anlatıyorum. Erkekliği hayatta arayıp bulmanız gerekmez, her yerdedir. Hiçbir mahalle de bundan azade değildir. Bununla sürekli mücadele etmesi gereken bir kadın olarak nasıl yan tutmayayım ki? Kaç asır kök salmış erkekliğe isyanıma saysın okur da.
SG: Konuşma cümlelerinden söz etmesem olmaz: İnsan ilişkilerinden çıkan hikâyelerde konuşma cümleleri de elbette çok kullanılıyor. Senin öykülerindeki konuşma cümleleri de hem kişilikleri hem de ilişkileri, durumları ve duyguları güçlü biçimde belirtecek şekilde kullanılıyor.
DY: Zor beğenirim. Gururla söylemiyorum bunu. Hayatımı açıkça çok zorlaştırıyor. En çok da kendi yaptıklarımı eleştiririm. Bununla beraber öykülerde bir şeyi iyi kıvırdıysam onun da konuşma cümleleri olduğunu düşünüyorum. Yazarken rahat hissediyorum. Yayımlanmamış, cesaret edebilir miyim bilmiyorum, uzunca bir diyalog metnin taslağı da var elimde örneğin. Soru sormak hayatımın merkezindedir, oldum olası. Kendi kendime de sorarım. Öğrenme iştahımla ilgili olduğu kadar, işim, meşgalem de bunu gerektiriyor.
SG: Peki öykülerini yazmaya başladığın yıllardan bugüne, etkilendiğin, örnek aldığın yazarlar. Var mı?
DY: Örnek aldığım belirli biri var mı bilmiyorum, bittiğinde derin bir hayranlık duyduğum, bir gün ben de böyle bir şey yazabilir miyim diye kendime sorduğum, yazmak isterdim diyecek kadar etkilendiğim, çok iyi yazılmış kitaplar var.

SG: En sevdiğin yazarları ve kitapları da sorsam, son olarak…
DY: Yazarları sevmeye gerek yok bence, eserlerini sevsek yeter. Sevdiğim arkadaşlarım var örneğin, aynı zamanda yazıyorlar. İyi de yazıyorlar. Mümkün olduğunca çağdaşlarımı takip etmeye çalışıyorum. Güncel Türkçe edebiyatta çok iyi yazarlar var. Buna rağmen bugünkü manzaranın önceki kuşakların kurduğu edebiyat dünyasına mesafesi üstüne düşünmek, tartışmak gerekir. Ustaları okumayı, dinlemeyi çok seviyorum, geliştirici buluyorum.
Tıkandığımda okuduğum bazen şiir, bazen öykü, bazen roman olabiliyor. Takıntılı olduğum, ezberlediğim bir yazar olmayabilir ama beğenince bütün kitaplarını okumaya çalıştığım çoktur. Klasikler dışında yakın dönemde en yakın hissettiklerimin başında herhalde Zambra gelir. Oates, Acı Ülke’yi kaç kez okuduğumu bilmiyorum. Keegan, Trevor, son yıllarda tanışıp çok beğendiklerim. Bizden de çok var ama yaşayanlardan kimi saysam öbürüne ayıp olur gibi geliyor, kesin unuttuğum birileri çıkar. Arkadaş listesi vermek de istemiyorum. Bir süredir özellikle yakın dönem şiirini izliyorum, bu yeni bir şey benim için, çok da ilham verici buluyorum. Öyküde, şiirde özellikle kadınların belirgin varlığından çok mutluyum. Çok yazar olduğu yolunda yazılıp çizilenlere, arkadaşlar kızmasın bana, hiç katılmıyorum. Yazan teşvik edilmeli. Berbat endüstrileşme ayrı bir dert, onun edebiyatla pek ilgisi yok zaten. Kişilerle değil, sistemle uğraşmalı. Kaldı ki yazmak da öğrenilir. Yavaş ilerleyen bir öğrenci olarak bunu biliyorum. Yazarak olduğu kadar okuyarak da. Özellikle iyi bir okur olma yolunda kendimi daimi öğrenci olarak görüyorum, hayatımın geri kalanı ustalaşmaya yetmez, iki yüz yıl yaşasam gene de yetmez ama dönüp baktığımda kurgudan çok kuramsal okuma sanırım ağırlığı oluşturuyordur. İnsan davranışı üzerine okumayı, çalışmayı, yorumlamayı hem çok seviyorum, hem ihtiyaç duydum hep. Bulmaca çözer gibi uğraşmayı, ipuçlarını izlemeyi çok önemserim. En çok da bir sözün, bir kavramın peşine düşmeyi. Bunu seveni de ayrıca severim.






