Yüzümün her yerini tanırım, burnumu, göz kenarlarımı, çenemi, altındaki gıdıyı. Ne bileyim herkesin garip bir yanı olur, belki beğenir, belki beğenmez. Saçlar geriye doğru çekilince, çekilmek kibarcası kocaman oyuklarla dökülünce, bir de aklar… O vakit şu ispirtolu pamukla yakılan burun ve kulak kıllarının bile önemi kalmaz. Gözümün altındaki yağ bezesi büyüdükçe, sağ yanağımdaki çiçek iziyle birbirine yaslanarak anlamsız bir bütünlük içinde çirkinliğin imzasını atıyorlar. Gel, dediydi arkadaşlarımın tanıştırdığı kız, beni beğenen de denebilir, ilk buluşma sonrası birkaç kez flört ettikten sonra -şimdilerde çıkmak deniyor ya öyle işte- evine davet ettiydi. İçeri girdikten sonra çok sıcak deyip atıverdi önce anahtarları sonra kendini, kanepeye. Uzandı boylu boyunca, bacakları bembeyaz açıldı önümde, baksan ne bakmasan ne, görgümüz başka. Havadan sudan konuşulur ya ilk önce, ben o sıralamayı öğrenmişim, başka türlüsüne aklım ermez. Elimi bacaklarımın arasına kıstırıp normal konular açmaya çalıştıkça, ateş de bastıkça. Kapat kapatabilirsen. Mevzuyu. Yanına gidiverdim, saçlarının güzel kokusu odayı tuttu, parfümü başının etrafında döndürmüş belli, alaca elbisenin altında buram buram çiçek. Öyle ‘endamın yeter’ der ya şarkıda, hakikaten öyle. Yeter bana, çok bile. O değil de, kanepeye uzanınca yan döndü şöyle bana doğru, sonra saçlarının altına elini koydu, dirseği mindere dayalı, çipil çipil bakıyor. Gözlerimi kaçırdım başta, öyle içine içine, dik dik bakmak adetim değil. O hiç aldırmadan beni, yüzümü inceliyor. Bir eli başının altında, diğer eli benim yüzümde. Sinekkaydı tıraşımı olmuşum, elim yüzüm temiz, bir şüphem burnumdan yana, elimle kaşır gibi yapıp emin oluyorum bir şey olmadığına. Yok, temizdir. Dişlerimi de evden çıkmadan fırçaladım, el yıkama bahanesiyle bir kez de iyice gargara yaparım. Bu dişler, keşke hep temiz olsa. Eliyle yüzümü inceliyor, görmez sanki gözleri, yaklaşsam, ben de onun yüzüne dokunsam, büyü bozulabilir. Böyle durumlarda beklemek en garantili yol. Ben hep beklerim. Sanırım ki her duygunun sessizce çalınmayı bekleyen bir kapısı vardır. Önünde oyalanırım, iyice bakarım emin olurum, döner dolaşırım. Çalıp kaçmak, bir kez daha uğramamak hiç bana göre değil. Öyle olunca herkesten farklı, güdülme arzusunun ortaya çıkması da an meselesi. İlişki denilen şey de biraz bu değil mi? Ben bilmem de öyle diyorlar. Denemeliyim. Karşındakine teslim olma hali, yani ona bırakırken kendini, olması gerekenden başka şeyler yapma becerisi gelişebilir, yüzümü tanıyan bu kızın ne kadar süreyle orada kalacağı hiç de umurumda olmaz aslında. Elinin sıcaklığıyla bile avunurum, aklımdakileri birdenbire unutur, ne iyi kız derim, sahiden beni sever mi acaba? Sevginin nasılsız nedensiz yanını bilenler için bu soru bile yeter mutlu olmaya. Yani yüzümden düşenleri görmeyecek biri için neler vermem ki… O yavaşça yaklaşıyor, kalp atışlarımı durdurmam mümkün değil, yavaşlatmam diyecektim, durmasa, biraz yavaşlasa. Diğer elini de başının altından çekip çıkarıyor, bana doğru eğilip burnumun kenarına bakıyor, geriliyorum pis mi acaba? Siyah noktayı sıkmak istiyor, yani bunu nasıl karşılamam gerektiğini bilmeden tamam, diyorum. Ne samimi, farklı. Gözleri yüzüme yaklaşınca daha da güzel, gözlüğümü çıkarıp kenara koyuyor. Camına dikkat ederek, üstte kalacak şekilde, çizilir tabii, ardından saplarını kapatıp düzgünce bırakıyor, evi de düzenli. Su bardaklarını toplasa masası da düzgün olacak. Eliyle burnumun kenarını sıkıyor sıkarken de of of görmen lazım diyor, neyi, cevher misali parmağının ucundaki yağ parçasını. Sağ ol diyorum, dur limon kolonyası sürelim. Koltuktan hızla kalkıp kenarda duran şifonyerin üstüne bakıyor, bulamayınca deodorant da olur nasılsa alkol diyor, başımı sallıyorum, sıktığı koku kendi kokusu. Gözlüklerimi almak için uzandığımda, gözleri hâlâ yüzümde. İlginin her haline açsa insan, çaresizlikle musalla taşındaki gibi bırakıveriyor kendini. Öyle hallerin hesabını tutmak mümkün değil, doğrusu şu ki bunun bir hesabı varsa ekstreyle bana bildirilir. Kaçamak duyguların dökümü yapılacaksa, birisi bunu ciddiye alıp yapacaksa aşk denen kalemin ucu açılır, sivriltilir, sonra yaz dur, çiz dur. Karalanırım, silinirim, olabilir. Çoktan hazır olur insan, karşılıklı ya da karşılıksız hallere ki bu beyaz bacakların sahibi benimle ilgilenirken daha ne isteyeyim, ne diyeyim. Huzursuzluğum olmasa her şey yolunda. Yaklaştı usulca eliyle beni okşarken, dudaklarıma dokunuyor, parmakları kelebekler gibi açılıp kanat çırpıyor, gülümsüyor o sıra dişleri...
Çocukken tel takılacaktı. Oluyormuş şimdi de, yaşı yokmuş, diyor gülerek. Olur, tabii diyorum şaşkınlıkla. Estetik değil sadece, aralarına bir şeyler giriyor, çürüyor sonra. Dudağının kenarında sarı ayva tüyleri. Pembe yanaklarının birazı allıktan, belli. Gözlerinin üstünde sürme. Annemin metal şişedeki tozunu hatırlıyorum, işlemeli bir çubukla sürerdi gözüne, sormuştum ona, rastıkmış, bunun tozu şifadır, dediydi. Onun gibi bir siyahlık. Rastık mı bu? Gülüp dipliner, gözün üstüne çekiliyor, diyor. Dudaklarındaki kırmızılık dağılmış biraz bulaşmış çevresine de, bozulmuş rujum, diyor benim baktığımı görünce. Öpme isteğim yok oluyor, onun da yok gibi, oysa ilgiliydi, ilgiliydik. Bende kal bu gece, yemek yeriz bir şeyler içeriz, müzik dinleriz. Terasımı görmedin, oradan şehir ayaklarının altında. Tişört, şort bir şeyler ayarlarız, sorun olmaz, ne dersin? Olur, diyorum çok da düşünmeden yalnız diş fırçamı almadım. Yedek var bende, kalkıp çekmeceyi açıyor, bunu kullan, banyodaki kutuya koyuyorum. Rahatlık bulaşıcıdır, kendinde olmayanı kabule aittir ruhumuz. O askılı bir tişört giyiyor elbisesini çıkarıp, hızlıca. Siyah çamaşırlarını görüyorum, göz ucuyla. Teninin açık rengiyle uyumu dikkatimi çekse de aklıma takılan başka önemli bir nokta tekrar tekrar beni iğneliyor, dişleri…
Sen otur rahat et, çay demleyeyim deyip mutfağa geçiyor, ben de birlikte uzandığımız kanepeye tedirgince oturuyorum, ayağımın birini uzatıyorum, terlik var mıydı acaba diye aklımdan geçirirken. Varis için iyi demişti doktor, aslında ikisini bir uzatsam daha iyi olabilir. Çekinme hali çocukluktan. Yeni bir eve gidince üç gün yapamazdım tuvaletimi, karnım balon olup sancılanınca işte mecbur. Ait olanları bırakamama gibi sorunları herkes yaşar mı bilmem. Öğretilen şeylerde varlığını koruma, elindekine sahip çıkma, çocukluktan başlayarak işleniyor, illa ki paylaşmak güzeldir, diyen birileri de olur, olur da bizimkiler öyle demezdi. Kapıverir emziğini, kim kapar kedi, olmadı öcü. Elimdekileri harcamam gerektiğini de bir türlü öğrenemedim. Zor günler için sakladığım biraz param biraz da duygularım var. Korunmanın başka türlü bir yolunu bulana dek böyle idare edeceğim sanırım. Müziğin sesiyle onun sesi karışmış. Çayı demleyip geleyim dedim, sıkılmadın değil mi? Sıkılmadığımı belirttim, gerçekten de sıkılmamıştım. Bazı durumlarda patlasak da sıkıntıdan hani yok sıkılmadım deriz ya nezaketen, bu sefer öyle değil. Suyun içine bırakacaksın çayı, hafif hafif içine alacak, üstüne dökersen kaynar suyu acımsı olur çay. Yaptıklarını mırıl mırıl anlatırken onaylayarak baktım, kafamı sallayarak ikna olduğumu da bildirdim. İkna olmasına olmuştum da bu gecenin seyriyle ilgili, en ufak bir fikrim yoktu. Olması beklenenler malumsa da zihnimin içinde dolaşan düşünceler jileti, parça parça edebilirdi beynimi. Bunu belli etmeme yetimi de aileme borçluydum, kol kırılır yen içinde kalırmış. Kolum kanadım kaç kez kırıldı, kaç kez yenim dar geldi, şimdi bunların bir önemi yok. Çayları doldurup geldi, fincanda tüten duman, çayın sıcaklığını da kızın sıcaklığını da artırıyordu. Yanıma oturdu. Bir ayağını altına alıp diğer ayağını onun üzerine çaprazlama attı, hafif hafif sallarken gözlerime bakmayı da sürdürdü. Ne güzel dedim, ne güzel değil mi? Ne diyorsun, der gibi baktı, açıklamak için devam ettim. Hani her şeyin tam olduğu anlar vardır, bir öteki zamana geçmeyi düşünmezsin, öylece sürsün istersin, garip bir huzurun varlığı belirler kafandaki karmaşayı. Fırsat verilse çayı yudumladığım bu saatte kalmak isterim. Sonraya güvenmeyen herkes gibi ben de kaçıyordum an yalanıyla. Bunu hissetmemesi için de süslü cümleler kurarak önce kendimi, ardından onu ikna etme çabasına başlamıştım. Silsile şeklindeki yalanlar birleşince büyük aldatmacanın çatısı çatılabilir, direkleri sağlamlanabilirdi. Bayrağını ellerimle diktiğim yalnızlık ülkesinin başkahramanı olmayı sürdürebilirdim. “Bizim Büyük Çaresizliğimiz” diyordu yazar kitabında, yani kitap adında. Görmüş, etkilenmiş, almış ve okumamıştım. Okursam benimkinden başka çaresizliklere tanık olma korkusuna kapılmıştım. Korkularımın hepsinde öncekilerle bağ kurma gücünü de sağlamlıyordum, kâbuslarda olur hani, gördüğün korkunç an defalarca biçim değiştirerek önüne konur, her biri uyanıklıktaki sıkıntılarla biçimlenir, gördüğümüz, yaşadığımızın hız kazanması, bilinçaltının elinde süpürge faraş temizliğidir. Kalkan toz elbette antidepresanla yatıştırılabilir. Ya da benim gibi tozlu yaşamaya alışırsın.
Elinde fincanlarla mutfağa giderken ne kadar suskunsun, dedi kızcağız. Öyle mi? Oysa ne çok konuşmuştum, hatta yorulmuş ve susmak istemiştim. Düşünüyordum, dedim. Düşün düşün çoktur işin, dedi gülerek. İşim yoktu, hiç olamayanların tutunamamaklı, ağlamaklı haliyle ona baktım. Saçımı okşamaya başladı usul usul, akşam ışıkları içinde karanlığın terapistik yaklaşımıyla ona doğru sokulmuş, çekilmiş buldum kendimi. Gözlerini kapatıp bana doğru uzandığı sıra lavaboya gitmeliyim, dedim hızla ayağa kalktım. Masanın kenarına çarpıp sürüklenerek banyo kapısını tuttum. İçeri girdim, karanlığın verdiği belirsizlikle diş fırçası nerede diye seslendim. Aynanın önündeki kutuya koymuş. Ellerim titriyordu, açtığım kutunun içinden fırçayı bulmak isterken elimin uzandığı şey, beyaz bir saptı, Elime aldım. Ne zamana dek, dedim, ne zamana dek kalır bu kir? Dişlerim… Ağzımın kapatıldığı, gözümü yumduğum, boşluğun çığlıkla örselendiği çocukluğum, kenara çökmüş bekliyordu. Aç ağzını! diyen öğürtücü ses yankılandı, aynaya çarptı, bana dönüp kusturuncaya, çıldırtıncaya dek yankılandı. Elimdeki jileti ağzıma soktum, diş etlerime sürterken akan kan hiç olmadığı kadar temizdi.






