Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

22 Temmuz 2024

Edebiyat

Müjde Alganer: "Seslerle yaşıyoruz, duyduğumuz ve duymadığımız."

Serkan Parlak

Paylaş

0

0


Zincirleri kırmak, eğitim seviyesinden bağımsız bazen çok ama çok zor olabiliyor.

Müjde Alganer ile  Mythos Kitap etiketiyle okurla buluşan yeni öykü kitabı Rabarba hakkında konuştuk.

Serkan Parlak: Toplumsal bağların çözüldüğü, modern yaşamın kendine yabancılaştırdığı bireylerin her türlü kurtuluş çabasının önünde sonunda boşa çıktığı, anlamsızlık-değersizlik-aidiyet duygularının had safhada yaşandığı günümüz dünyasının bir tür metaforu olarak “Rabarba”daki karakterler ancak farklı öykülerde yeniden görünerek birbiriyle derinlikli ilişki kurabiliyor. Öykü kişilerinizin bazılarının farklı öykülerde yeniden görünmesinin sizdeki karşılığı nedir?

Müjde Alganer: Yaşamın kendisi. İnsanı ve karakteri üç yüz altmış derece görme ihtiyacı. Farklı açılarda, farklı hayat noktalarında tam da o karakterin o yaşam sahnelerindeki algısı. Tabii ki bütün karakterleri merak etmiyoruz, biz genelde biraz renkli, farklı, ötekileri daha çok merak ediyoruz.

SP: Rabarba bir tür dırdır ve anlamsız insan seslerinin fonda yarattığı kalabalık anlamına geliyor. Bu nedenle başlıkla, kitabın geneline yayılan dolaylı mesajlar arasında incelikli bağlar var. Modern hayat da böyle değil mi, ne dersiniz? 

MA: Seslerle yaşıyoruz, duyduğumuz ve duymadığımız. Bunlar nereye gidiyor? Gitse gitse ancak zihinlerimize anılarımıza kaydoluyorlar nihayetinde. Her şey geçiyor, bitiyor olsa bile sonuçta ortak uğultu devam ediyor. Uzaydan dünyanın seslerini duyma imkânımız olsaydı sanırım deli olurduk. Bunca çeşitli ses ve bunun sahibi nefesi düşünmek bile çılgınca. On üç öyküde bile sabredemediğimiz bir ses kalabalığı dünya. Duygu ve düşüncelerini devamlı aktaran ses yığınıyız. Ses çıkaran varlıklarız. Ses insanlığı tanımlayan belki de en önemli öğe. Buna karşılık sessizlik içinde hayatın nasıl huzur dolu olduğunu unutmamalı.

SP: “Mukadderat” adlı öykünüzde “Hangi kadın ona değer vermeyen bir erkekle yaşamak ister ki?” sorusunun peşinden gidiyoruz. Hayatını evine, çocuklarına adamış bir ev kadını sevmediği ve saygı duymadığı eşiyle aynı evde yaşamak zorundadır, çünkü seçenekleri sınırlıdır. İnsanca yaşamanın tek yolu iyi hissetmediği akraba evinden ayrılmak için bir an önce evlenmektir. Evliliğin ilk yıllarında başlayan saygısızlık ve sevgisizlik hallerine zamanla şiddet de eklenir. Karşı dairesinde oturan bir önceki öykünün aykırı kadınının “Hiçbir şeye katlanmak zorunda değilsin, sığınabileceğin evler var, meslek öğrenir hayatını kazanırsın,” sözleri üzerine anlatıcı kadın harekete geçer ve onu özgürlüğe kavuşturacak planlarını uygulamaya başlar. Gerçek hayatta bu işler böyle kolay değil sanki, ne dersiniz?

MA: Azmin elinden hiçbir şey kurtulamaz. Bir kadın isterse neler yapar neler. Dağları devirebilir. Ama akıllanmak, keşfetmek, kendini ve yaşamın değerini fark etmek zaman alıyor. Bu süreçte kadın gücü ve dayanışması çok önemli. Bu öykü belki de Makyavelist bir çözüm sunar gibi olsa da her şey eninde sonunda insanlar için. Bazen kendini korumak için yaratıcı çözümler üretmenin bir zararı yok.

SP: Müjde Hanım, aslında kitabınızdaki bütün öyküler kişi, olay ve mekânlar anlamında birbiriyle bir şekilde ilişkili. Bu dosya romana ya da oyuna dönüşebilirdi. İki romanınız var daha önce yazdığınız. Farklı türler arasında gidip gelmek ve karar vermek nasıl bir deneyim sizin için?

MA: Şiir yazıyorum. Senaryo denemelerim var. Resim de yapıyorum. Türler arası geçişler şahane bir deneyim. Birinde iyisin, öbüründe pek iyi değilsin. Olacak o kadar. Zira mutluluk esastır. Başkalarının düşüncelerinden bağımsız mutluluk. Beni mutlu eden eylem, kendimi ortaya koyabilmek.

SP: "Röportaj" adlı öyküde emeklilik hayatına anlam katmak ve yaşlılıktan kaynaklanan sıkıntılarını hafifletmek isteyen Naile, sonunda kendisi için bir şey yapar ve yazar. Üst düzey yayınevlerinden biri kitabını yayınlar. Ancak yayıncılık sektörünün kriz kaynaklı koşulları gereği tanıtımını kendisi yapması gerekir. Daha çok okura ulaşması ve tanınması için radyodaki söyleşi iyi bir fırsattır. Bütün hazırlıklarına ve iyi niyetine karşılık son anda çıkan aksilikler nedeniyle söyleşi fiyaskoya dönüşür. Eve dönüşte komşusundan işittiği sözler de işin tuzu biberi olur. Çoğu öykünüzde olduğu gibi bunda da kara mizah öğeleri, absürde doğru gidiş söz konusu. Çocukluk, ergenlik, yetişkinlik, yaşlılık gidişatı da böyle bazen, ne dersiniz?

MA: "Röportaj" benim bir sürü gözlemimle birleşmiş, benzer yollardan geçen insanlarda gördüğüm bazı tepkilerin biraz parodisi gibi oldu. Ama inanın yaşadığım semtte alışveriş yaparken, insanlarla konuşurken o kadar benzer örüntülerle karşılaşıyorum ki. Hayata geç kalmak, bu bazen bir meslek olabilir, bazen kendini tanımak, bazen özgürleşmek gibi konularda erkeklerin ve çoklukla kadınların derinden yaşadığı problemler var. Zincirleri kırmak, eğitim seviyesinden bağımsız bazen çok ama çok zor olabiliyor. Ne kadar iyi şeyler yaparsak yapalım bazen “yaşlılık” özellikle zihnimizdeki yaşlılık bize engel oluyor. Engelleri biz yaratıyoruz aslında. Sonra da Ajda Pekkan’a kızıyoruz, hâlâ dimdik ayakta olduğu için hafiften kıskanıyoruz belki de. Niye? Biz saldığımız için onun gayreti bize beyhude geliyor. Oysa orada bir mücadele var. Bu mücadelenin adı da “Ben hâlâ varım, ayaktayım ve bunun için elimden geleni yapıyorum.” Hadise bu. Bunu takdir ediyorum.

SP: "Market" adlı öykünüzde alışverişe gelen yaşlı kadının sorularıyla kasiyer ilgilenmez, genç çift de alışverişin bir an önce bitmesini ister. Kocası öldükten sonra gece gündüz demeden bağırıp çağıran komşusunu hatırlar. Adam ise boğucu iş hayatını, sokağın kentsel dönüşüm kaynaklı gürültüsünü ve bitmek bilmeyen trafiği düşünür. Toplumsal bir varlık olarak hemen herkesin ama özellikle yaşlıların isteği iletişim kurmaktır aslında ama o da çok zordur artık. “İhtiyarlık maskaralıktır,” derler bir an önce ölmek kesin çözüm mü sizce de? 

MA: Evet, bazen öyle. Zorla yaşattığımız bitkisel hayata, şuursuz bilinciyle mahkûm ettiğimiz yaşantıların adı yaşamak değil. Bakımevleri böyle insanlarla dolu. Bizde şöyle bir anlayış ya da kabul ediş var: Tanrının bahşettiği son nefese kadar devam. Tamam ama o son nefese kadar sen zaten onu bir tür hapishaneye mecbur ediyorsun. Aldığı verdiğin nefesin hesabı mı olur artık? Büyük, hızlı ve acımasız şehirlerin; vücutları küçülen, güçsüzleşen, yavaşlayan, şefkate muhtaç bedenler ve zihinler için doğru yerler olduğunu düşünmüyorum. Belki yeni bilinçler oluşur bu hassas konuda. Her boyutuyla ele alınıp irdelenmesi gerekiyor.

SP: Bütün öykülerin alt metninde saklı iletiler ise Rabarba’nın son cümlelerinde billurlaşıyor: “Ne öğrendim? İnsan acıdan kaçıyor. Kaçtıkça daha çok yakalanıyor. Onunla yaşamanın zor olduğunu düşünüyor. Oysa acısız bir hayatta sürdürülebilir özgünlük ve kendilik mümkün değil.” Neden?

MA: Mutluluk bir tür her şeye rağmen kendin olmayı becerme hali, merkezinde kalabilme hali. Mutsuz bile olsan zehrini ilaca dönüştürmeyi becerenin kalemi. Bunu yapabilenden daha özgün bir şey düşünemiyorum.

SP: Müjde Hanım, son günlerde neler okudunuz?

Barlas Özarıkça (Hay), Alejandro Zambra (Şilili Şair) ve Lydia Millet (Ölüler Ne Düşler).

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Hayat ve EdebiyatHasan Parlak
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Gil Shohat

31 Ağustos 2025

Bitimsiz Bir Savaşın Ortasında İsrail ..

İsrail’in sessizliğinde çatlaklar oluşmaya başladı. İsrail Solu’nun Gazze Şeridi’nde devam eden tek taraflı savaşa karşı tutumunu nasıl anlatmalı? İsrail’in Filistinlilere karşı yürüttüğü bu yıkıcı savaş ve soykırım karşısında sessiz kalmayı tercih eden bir ..

Devamı..

Düşünmek Bir Lüks Haline Geldi

Mary Harrington

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024