Dört Naylon Gül
11 Temmuz 2019 Öykü

Dört Naylon Gül


Twitter'da Paylaş
1

İlkin, muşambayı serdi yere. Ardından, sermayesi olan mendil paketlerini çıkarmaya başladı çantasından. Her zamanki düzende dizdi tezgâhının üzerine. Yarısını çantada bıraktı. Hava yağmurluydu, ıslanmasınlardı. En son, çiçeklerini aldı çantadan. Dört dal çiçeği özenle tezgâhın dört köşesine yerleştirdi.

İki kırmızı, bir beyaz, bir sarı dört naylon gül...

Park ve bahçeler müdürlüğünden emekliydi. Hastaydı sevdiceği. Emekli maaşı yetmezdi. İkramiye eşinin ameliyatına gitmişti. Emekli olduktan sonra da çalışmaya devam etmek istedi, izin vermediler. Devletin düzeni istisna dinlerdi ya, dinlemedi.

Bir kodamanın evinde çalışmaya niyetlendi. O bahçeye, hanımı gücü yettiğince ortalık işlerine bakardı. Müştemilatta kalır, kiradan da kurtulurlardı. Ama karısı hastaydı, kendisi yaşlı. İstemediler.

“Ben de mendil satarım,” dedi. “Hem tezgâhımı çiçeklerle süslersem kötü görünmez, zabıta ilişmez.”

Her sabah, resmi bir işe gidermiş gibi hazırlanırdı. Tıraşını olur, ayakkabılarını boyardı. Toptancıdan iskontolu aldığı mendilleri dikkatle yerleştirirdi çantasına. En üste de çiçeklerini. İkisi kırmızı, biri beyaz, biri sarı dört naylon gülünü.

Durak eşrafı severdi onu. Çoğu yanından geçerken selamını verir, hâlini hatırını sorardı. İhtiyacı olmayanın da sırf yardım etmek için mendil aldığını bilirdi. Ama incinmezdi.

“Bana acıdıklarından değil, sevdiklerinden alıyorlar,” diye düşünürdü.

Birini tanımadan da sevmek mümkün müydü? Bunları düşünmek harcı değildi. Emekliydi, hastaydı sevdiceği.

Akşam olmuş, hava kararmıştı. Sabahtan beri yağmur hiç durmamıştı. Böyle havalarda daha çok mendil satardı.

“Kötü havalarda insanlar beni daha çok seviyor,” derdi.

Tezgâhta kalan mendilleri çantasına geri koydu. Güllerini muşambanın dört köşesinden alıp bu kez çantasının dört köşesine özenle yerleştirdi. Sergiyi katlayıp kolunun altına soktu. Evine doğru yürümeye başladı.

Köprünün altından geçerken, ileride yanan ateşi gördü. Birkaç berduş etrafına dizilmiş ısınıyorlardı. İkisinin elinde, ağızlarına dayayıp şişirdikleri poşetler vardı. Karısı gelirken ilacını unutmamasını tembihlemişti. Bu havada bir de nöbetçi eczane arayacaktı. Olsundu, bugünkü hasılatı iyiydi. Arardı.

“Bi’ şarap parası var mı beybaba?” dedi yanına sokulan gençlerden biri. Elindeki poşetten keskin bir koku geliyordu burnuna. Bela kokusu.

“Bende para ne gezer evladım,” dedi. Karısının ilaç parasını bu berduşa yedirecek değildi.

“Ver bakalım, şunda ne varmış,” dedi berduş, çantasını elinden çekerken.

“Bırak!” diye bağırdı, “İçinde çiçeklerim var.”

İki kırmızı, bir beyaz, bir sarı dört naylon gül...

Önce metalin soğukluğunu hissetti karnında. Sonra pantolonunun içine doğru akan kanının sıcaklığını.

“Aman evladım, ne yaptın?” diye inledi dizlerinin üzerine çökerken. Nöbetçi eczane bulması gerektiğini düşünürken yüzü yerin soğuğuna değdi.

Berduş hızla, yere serdiği adamın ceplerini karıştırdı. Bir ellilik çıktı üstünden.

İki onluk, iki beşlik, bir yirmilik üç kâğıt para...

Biraz da bozukluk vardı. Sonra çantayı açtı. Gülleri gördü. Onlarla işi olmazdı. Eli kan olmuştu. Paketlerden birini açıp içinden bir mendil çıkardı, elini sildi. Bir tane daha çıkarıp onla da bıçağını temizledi. Avucuna doldurduğu bozukluklardan birini, az önce öldürdüğü ihtiyarın cebine sokarken:

“Affet beybaba!” dedi. “ Bizimkisi de böyle boktan bir hayat işte.”

Hâlbuki o gün iyi hasılat yapmıştı. Yağmurlu havalarda daha çok seviliyordu. Karısının ilacı için biraz daha fazlasını kazanmaya çalışmasa karanlığa kalmayacak, bu berduşlara rastlamayacaktı.

Son mendilini, katiline satmış olmayacaktı.


Twitter'da Paylaş
1

YORUMLAR


Kemal Gürleyen
İnsanın içini burkan bir kısa öykü...ama son cümleye hiç gerek yoktu...
10:57 PM

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR