Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

6 Ocak 2018

Ne Haber

Ebru Akkan • Elmalı Kurabiye

Ebru Akkan

Paylaş

42

0


Havada kar kokusu. Kara kış geliyormuş. Omzunda uzun yün şal, taytın üzerine çektiği kalın çoraba rağmen üşüyor. Telefonla konuşurken kalorifer peteğine iyice sokulmuş, ısınmaya çalışıyor. Yüzyılın soğuğu. Fırtına bastırmadan doğalgazı bağlatmak için gün boyu uğraştığından halsiz. “Tabi yorulursun kızım. Grip dediğin en fazla bir hafta sürer. Sakın domuz gribi olmayasın.” “Ağzını hayra açar mısın anne? Ne kadar pimpiriklisin.” “Düzgün konuş anneyle. Televizyonlar bangır bangır bağırıyor salgın var diye. Senin iyiliğin için kızım. Seninki test yapsın sana, serum falan taktırsın.” “İhtiyaç görse yapardı sanırım. Sen içini ferah tut.” “Konuşabildiniz mi peki?” “Henüz değil. Büyük olasılıkla bu akşam konuşurum.” “Sonuç ne olursa olsun kendini üzme kızım.” “Tamam anne. Görüşürüz sonra.” Annenin gözünde hangi yaşta olursan ol küçük bir çocuksun. Aslında güzel his. Şimdi burada olsa çorbamdı, meyvemdi, her şey emrime amade olurdu. Çorba demişken. “Şehriyeli tavuk çorbası yapacağım. İçersin değil mi,” diye salona doğru seslendi. Cenk televizyonun önünde dizüstü oturmuş uyduyu ayarlamaya çalışıyordu. Yanıt gelmedi. Daha ne kadar uzayabileceği kestirilemeyen beyaz bir kabloyu çekiştirmekle meşguldü. Tavuk haşlanırken bir yandan da salatayı hazırlamak için buzdolabından malzemelerini çıkardı. Ağır ağır, dikkatlice yıkadı. Havuç, turp rendeledi bol bol. Pırasaları ince ince yeşil soğan gibi doğradıktan sonra zeytinyağıyla limonunu ekledi. “İşte C vitamini deposu. Nefis oldu.” “Hay lanet!” Gelen sesle irkilince tencereden çıkarmaya çalıştığı tavuk elindeki çatallardan kurtulup gerisin geri düştü. Haşlama suyu hızla çalkalanıp üzerine sıçradı. Bu birkaç saniyeyi tiz bir çığlık izledi. “Yandım. Çok sıcak.” Kendine gelir gelmez oturma odasına koştu. “Sen iyi misin? Neyin var? Ne oldu?” Cenk elinde kablo anlamsız bir ifadeyle bakıyordu. “Elektriği unutup anten kablosunu ağzıma sokunca çarpıldım. Önemsiz.” Nevin bekledi. Kendi hali hatırı sorulmayınca derin bir nefes aldı. Söylenecek gibi ağzını açıp kapadı. Sustu. Kıyafetlerini değiştirmeye gitti. “Neyse ki haşlanmadım. Televizyon istemiyorum yeni evimde. Kaç kere söylemiştim. Bu konuda anlaşmıştık,” dedi odadan çıkarken. “Televizyonsuz ev mi olurmuş?” “Doğalgazsız oluyor ama. Hastalığımı bile umursamamışsın. Bazen seni anlayamıyorum. Üstüne üstlük bir de koşa koşa gidip maç paketi almışsın. Çok elzem.” “Dramatize etmiyor musun? Altı üstü soğuk algınlığı. Hem annen el bebek gül bebek baktı sana geçen hafta kaç gün. Taşınma işini tek başıma hallettim sırf dinlen diye.” “Zarife Hanım pek görememiş seni ortalıkta. Gizlice hallettin sanırım.” “Bırak rica ederim o dedikoducu kadını. İşi gücü fitne fücur. Yaptığı iş bir şeye benzese bari. Neye elimi atsam toz toprak içinde. Pasaklı.” “Zarife mi pasaklı? Gerçi laf taşımaya bayılır, ona itiraz edemem.”

***

“Taşınmak nereden icap etti? Hem hastaneye hem bana bu kadar uzak mesafede bir semte,” diye sormuştu Cenk konu ilk açıldığında. Kapı önlerinde oturan kadınları, boyası dökülmüş eski püskü binaların arasına gerili iplerde kurumaya bırakılan çamaşırları, oyun oynarken koşuşturup bağıran çocukları, köşe başlarında racon kesmeye hevesli genç erkekleri ve sağa sola göz süzen genç kızlarıyla soluk alıp veren bir mahalle orası, demek istemişti Nevin. ‘Gündüz plazada, akşam güvenlikli, cam bir fanusun içindeymiş gibi hissettiren, izole sitelerde yaşamaktan sıkıldım. Dev bir hapishanede gibiyim. Boğuluyorum artık. Beni çok uzun zamandır tanıyorsun. Tahmin etmen gerekirdi,’ demekle yetindi. “Hem istifa ettiğime göre artık o civarda oturmanın bana hiç getirisi yok. Üstelik bu defa kendi evimi alıyorum. Henüz hayırlı olsun bile demedin,” diye ekledi. “Çünkü seni daha az görebileceğim.” “Aslında çok sık görüşmemek belki şu sıralar bize iyi gelebilir.” “Nasıl yani? Benden bu kadar çabuk mu bıktın?” “Artık kendime zaman ayırabilmek hoşuma gidiyor. Biraz nefes almak istiyorum.” “Bunun istediğimde seni göremeyecek olmamla ilgisi nedir peki? Sürekli evde olan sensin sonuçta.” “Bu kadar çeviriyi vaktinde yetiştirmek için disiplinli olmam gerektiğini tahmin edersin.” “Gün boyu evde çay kahve, oh! Bana gelince özellikle son zamanlarda bahane üzerine bahane.” “Bahane? İlişkimiz olması bu yaşta bile her anımızı birlikte geçirmemizi mi gerektiriyor? Yetişkiniz unutma. İkiz değiliz. Evde çalışmayı hobilerime zaman yaratmak için seçtim. Kendimi farklı alanlarda yetiştirmek istiyorum. Hatta yeri gelince boş boş gezinmek, aylaklık etmek. Bunun sana zararı var mı?” “Hobilerin mi önemli ben mi? Bozuluyorum artık.” “Lütfen ama! Yaşamım bu ilişkiden ibaret değil. Benden ne beklediğini merak etmeye başladım.” “Sana geldiğimde evde olmanı ve bana vakit ayırmanı.” “Yani hazır ol da beklememi.” “Öyle demeyelim lütfen. Hem belki de sana taşınmalıyım.”

***

Cenk uyduyu kurup kanalları ayarladığında, az sonra başlayacak maçla ilgili hararetli yorumların yer aldığı programlar çoktan başlamıştı. Nevin yemeğini yerken Cenk için hazırladığı boş kalan servisi izledi. Buzdolabından rakı şişesini çıkardı. Bugün evine ilk kez gelirken sokağının köşesindeki tekelden almıştı. Buralarda süper market yoktu. Tekel bayiindeki yaşça küçük, koca göbekli ve kırmızı yanaklı çocuğun kıyafeti dikkatini çekmişti. Kot pantolonu adeta kendi bedeninden iki kat büyüktü. İç çamaşırının yarısını dışarda bırakacak şekilde düşmüş gibiydi. Tezgahın arkasında zar zor dönerek şişeyi raftan almış ve kendisine uzatmıştı. İçmesi yasak ama satmasında sorun yok demek ki bu çocuk işçinin dedi. Çocuk gülümseyince o da gülümseyerek karşılık vermişti. Acaba okula gidiyor mu diye düşündü. Bir gün sorarım buralardayım nasılsa diye geçirdi aklından. Yeni komşularını yakından tanımak istiyordu. “Bir kadeh içersem mikrobu kırar belki,” dedi yüksek sesle. Çalışma masasına geçip dizüstü bilgisayarını açtı. Bu gürültüde nasıl çalışılacak? Bencilliğin bu kadarı fazla? Telefonuna ardı ardına gelen mesaj bildirim sesiyle düşüncelerinden sıyrıldı. WhatsApp. Fotoğraftaki Zarife. “Sen istemesen de Facebook şifremi gönderiyorum. Girip benim oğlanın sayfasına bak diyorum sana.” “Lütfen. Böyle dedektif gibi iz sürmek istemiyorum.” “Yalan söylemiyorum. Görmen lazım. İyi akşamlar.” Mutfakta kendisine bir küçük bir kadeh daha hazırladı. Kullanılmadan bekleyen servisi toparladı. Yemekleri, salatanın kalanını buzdolabına kaldırdı. Rakısıyla dönerken Cenk’ e baktı. O geçerken gözlerini kapatmıştı. Ekranla arasına girilmesi rahatsız etmiş olmalı. Elindekini bir kenara bıraktı. “Çevirilerimi ay sonuna kadar bitirmem lazım. İki hafta geriden geliyorum. Çok birikti. Sesi kısabilir misin?” “Bu, ligin en önemli maçlarından.” Nevin bilgisayar ekranındaki metne odaklanmaya çalıştı. Kulaklıklarını taktı, müziğin sesini iyice kıstı. Ara sıra başını kaldırıp Cenk’ in ne yaptığına bakıyordu. Olmayacak böyle. Saat erken sayılır. Kalkıp giyindi tekrar. Dizüstünü alıp çantasına yerleştirdi. “Çalışamıyorum. Gidip kendime bir kafe bulacağım.” “Harika olur. Bizim çocukları çağırmıştım ben de. Yoldalar.” “Bizim çocuklar mı? Onlar da kim?” “İşte Batu, Cihan, Murat. Hastaneden arkadaşlar.” “Benim neden haberim yok?” “İzin almam gerektiğini söylememiştin.” “İzin değil ama haber verme nezaketinde bulunsaydın keşke. Ergen miyiz biz son dakika partileri verecek,” dedi.

***

Kar gelmeden soğuğu gelmiş. Şöyle sessiz sakin bir yer bulmalı. Tünel’den yokuş aşağı inerken solda meydana bakan küçük bir kafe gördü. Oturup bilgisayarını açtı. “Bir salep lütfen. Tarçını bol olsun,” dedi genç garsona. Çocuk siparişi getirdiğinde çeviriye başlamıştı. Yazıya ne denli daldığını tarçın kokusuyla kendine geldiğinde anladı. Fincanın kenarına iliştirilen kurabiyeyi gördü. Tadına baktı. Elmalı kurabiye. Gülümsedi. “Teşekkürler, bayılırım,” dedi uzaklaşan garsona elini kaldırarak. Dosyalardan ilkini bitirince mola verdi. Sade kahve zamanı. Kurabiyesinden küçük bir ısırık daha aldı. Yutkunurken zorlandığını hissetti. Gözleri doldu. Biraz daha şefkat. En azından hastayken. Ne olurdu sanki şu kahveyi evde O yapsa? Bu hastalık beni cidden bozdu. Şimdi de durduk yere duygusala bağladım. “Pardon. İnternet şifrenizi alabilir miyim?” Facebook’u indirdi. Gelen mesajdaki kullanıcı adını, şifreyi girip Zarife’nin oğlunun sayfasını buldu. Okul fotoğrafları. Sınıfta, okul bahçesinde çekilmiş olanlar, doğum günü kutlamaları, yerli malı haftası, Yirmi Üç Nisan, hastanede bir kadın. Kim? Öğretmeni olmalı. Geçmiş olsun ziyareti. Doktor, beyaz önlüğüyle kadının yatak ucuna oturmuş elini öpüyor. Öğrencileri yatağın öbür tarafına yan yana sıralanmış. Bir sürü sümüklü bücür. Öğretmenim taburcu olurken yazmış bir de altına, likelar, kalpler, gülücükler. Doktor, geçmiş olsun biricik Kıvırcığım, demiş. Kıvırcık okulda. Karneler dağıtılmış. Doktor okula gelmiş. Sarılmışlar, göz gözeler. Kıvırcıkla Doktorun sayfaları özelmiş, görüntülenemiyor. Yüklediği uygulamayı sildi. Kafedekiler toparlanmaya başlayana dek boş ekranı izledi. Hayal dünyası. Ekran koruyucu rengarenk ışın huzmeleri ekranın bir ucundan girip dans ederek diğer ucunda kayboluyor. Pembe, mor, mavi, yeşil. Işıl ışıl. Garson çocuk etrafında turlamaya başlayınca hesabı istedi. Kar bastırmadan eve dönmeli.

***

Sesler. Maç tayfasının hâlâ gitmediği anlaşılıyor. Mutfağa geçip süt ısıtıyor. Elinde bir tabak kurabiye, dumanı tüten bir fincanla oturma odasına geliyor. Dördü birden üçlü kanepeye sığışmış, handiyse kucak kucağalar. Televizyonun tam karşısında oturmak önemli olmalı diye düşünüyor. Yatak odasından battaniyesini, kitabını getiriyor. Bir süre belgesel kanalı izlercesine merakla adamları izlediğini fark ediyor. Köşesine kurulup sesleniyor: “Merhaba. İçinizden birinin arabası var mı?” Koltuğun ucunda, kendisine en yakın oturan başını sallayarak ekrandan gözünü ayırmadan yanıtlıyor. “Evet, ben arabayla geldim. Bu arada televizyon süpermiş. Güle güle kullanın.” Birtakım teknik özellik sıralıyor kutuya dair. Sürü üyeleri arasında elektronik eşya markalarıyla ilgili hummalı bir tartışma başlıyor. “Bir saniye. Rica etsem biriniz anten, kablo ne varsa söküp kutusuna geri yerleştirebilir mi?” dedi Nevin. “O ne demek şimdi? Dünyanın parasını ödedim ben buna,” dedi Cenk. “Endişelenme Doktor, yine senin televizyonun. Sadece benim ihtiyacım yok. Kullanmıyorum biliyorsun.” “Ben kullanıyorum ya!” “Arkadaşların seni Kıvırcığa bırakırken, yanında bulunsun. Hoş buldum hediyesi olarak kendisine verirsin. O da mutlu olur. Değil mi? Eli boş gidilmez öyle.” Sürü lideri afalladı. Aralarında bu defa Kıvırcık tartışması başlayan müritlerini zapt etmekte zorlandığını hissetti. Kızarmış yüzlerle birbirlerine alttan alta bakarak fısıldaşıyorlardı. Nevin kitabını okumaya koyulmuştu. Görmezden gelindiklerine yeterince ikna olduklarında nihayet televizyon ve aparatlarını sökmeye koyuldular. Kutsal kutunun minimum zararla yeni evine ulaşması için gayet incelikli çalışıyor görünüyorlardı. İçlerinden birinin lig paketi ne olacak diye homurdanmasıyla bir şangırtıdır koptu. Kutucuk ellerinden kayıvermişti. Neyse ki saçılan dökülen olmamış, kol kırılıp yen içinde kalmıştı. Konuşmadan toparlanıp çıktılar bu defa. Nevin, kımıldamadan sokağı izliyordu. Kar atıştırmaya başlamıştı. Tarçın kokusunu derin bir nefesle içine çekerek elmalı kurabiyesinden küçük bir ısırık aldı. Biraz daha şefkat, dedi müziği açarken.
YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Ütopya ve Distopya Edebiyatı kitaplarıOggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Erhan Sunar

23 Aralık 2025

Şaka

Kundera’nın gittikçe dokunaklı bir hal alan bağlantılarla birbirine geçirdiği ilişkiler, sonrasında daha da durulacaktır…Kendisiyle özdeşleşmiş hale gelen tekniği bu ilk romanında uygularken, Milan Kundera bazen kararsız görünür: Denemeye yaslanan pasajlar hikâyeye soluk aldırırken, ilerleyen ya..

Devamı..

Sophie Hannah ile Hayatındaki Kitaplar..

Oggito

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024