Sıcak birden bastırdı bu mayıs. Bir hafta öncesinde montlarla dolaşılırken ansızın ortaya çıkan yaz baharı yutuverdi sanki. Sokakta kazak ve botla dolaşanların yanında askılı giyenler var. İnsanlar şaşkın şaşkın birbirini süzüyor.
Her mevsim buraya yeni birileri gelir. Her gelen biraz değişiklik yapmak ister kendince. Kimi koltukların şeklini değiştirir, kimi örtüler örter. Şahsi eşyalarından başka eşya getiren pek olmaz. Bir geçen sene gelen Nurten Hanım koca televizyonu getirmişti. Bazı geceler sabahlara kadar film izlerdi internete bağlayıp. Kısa sürdü. İki ayı bulmadan çıkıp gittiler. Sonra gelen ondan beter. Topu topu sekiz gün kaldılar. Onca taşınma telaşına değmez.
Ben hep buradayım. Yeni geleni bekler yardımcı olmaya çalışırım. Burası pek eğlenceli sayılmaz. Herkeste bir ciddiyet, bir kasvet. Öyle pek gelen giden de olmaz zaten. Belki bir iki konuk . Hepsi o. Geçen gün o nadir anlardan biri daha yaşandı. Yeni gelenin konukları geldi. Hem de iki tane.
Kare salonun ön cephesinden küçük bir üçgen şeklinde dışarı çıkan bölmeye oturdular. Binnur Hanım misafirleri cam kenarındaki karşılıklı koltuklara oturtup kendine bir sandalye çekti. Ortadaki küçük sehpada bir gözüne kuru incir bir gözüne ceviz konmuş üç bölmeli bordo bir tabak vardı. Boş olan gözünde nazar boncuklu bir çocuk bileziği ve bir kartvizit duruyordu. Kartvizit üzerinde Can Pide’ nin telefon numarası ve adresi vardı. Tabağın altında rengi atmış, kenarındaki dantelin iplikleri yer yer kabarmış beyazımsı küçük bir örtü görünüyordu.
“Nasılsın,” diye sordu ufak tefek olan.
“Yorgun. Hem de çok. Ne içelim? Dolapta kalan son birayı paylaşalım mı?”
Karşıdaki başıyla onayladı. Ufak tefek olan cevap vermedi. Az sonra kolunun altına sıkıştırdığı bira, iç içe geçmiş üç su bardağı ve bir tabak dolusu fıstıkla yanlarına geldi. Bardakları yarıya kadar doldurdu. Önlerindeki büyük camdan görünen ana caddede trafik artmış, kaldırımlar eve dönüş telaşındaki insanlarla dolmuştu. Binnur Hanım yorgunluğunu göğsünden çıkaracakmışçasına derin bir nefes alıp tüm gücüyle sesli bir şekilde dışarı verdi.
“Hadi bakalım.”
Herhangi bir iyi niyet cümlesi söylemeden usulca çarpıp başına dikti.
“Kız nasıl?” diye sordu karşıda oturan “Yok mu?”
“İçerde. Korkuyor biraz. Pek gelmiyor salona.”
Yatağın karşısındaki televizyondan yüksek sesle üçüncü sınıf bir dizinin replikleri işitiliyordu. Sarı saçlı kötü kadın başroldeki iyi adamı omuzlarından sarsıyor, ‘‘İçimdeki sevgiyi de öldürebilir misin, söyle, “diye haykırıyordu. Kapı arkasından iyi kadının hıçkırıkları yükseliyordu. O sırada salon kapısından bir çift küçük, siyah meraklı göz baktı ve içeri kaçtı.
“Burası güzelmiş. Hastane karşıda.”
“Evet. İşimiz az da olsa kolaylaştı.”
“Hep böyle mi?”
“Birkaç gündür daha kötüleşti. Arada bir bilinci açılıyordu eskiden. Başıyla tepki veriyordu.”
Sehpadaki örtüyü itip bir ayağını uzattı. “Çok kızıyorum ona,” dedi. Gözleri parlaklaşmış göz bebekleri oynaşıyordu. Omuzları biraz düşük başını yana eğmişti. Elindeki bardağa parmağıyla tık tık vuruyordu. Gülümseyen bir ifade var gibiydi yüzünde. Ama gülümsemiyordu. Dudaklarının kenarı bir taraftan hafifçe yukarı çekilmiş yanağındaki gamze belirginleşmişti. Bir elini yavaşça saçlarından geçirerek konuşmaya devam etti.
“Aylardır uğraşıp tam iyiye gidiyor diye umutlanırken bu yeni hastalığı çıkartmasının ne gereği vardı?”
Kimse cevap vermedi. Üçü birden gülümsemek için zorladı kendisini. Karşıda oturan eğilip elini Binnur Hanımın dizine koydu. Ufak tefek olan elindeki bardağı sehpaya bırakıp gözlerini yere indirdi. Konuklar bir iki fıstık yediler önlerinde duran tastan. Binnur Hanım bardakları toplayıp mutfağa götürdü.
Bir süre sonra konuklar kalktılar. Holde ayakkabılarını giymeden uzun uzun sarıldılar konuşmadan. Ufak tefek olan, “Ne zaman istersen ara çok yakındayım,” dedi. Gözü salonda yatan ağzı açık, sabit bir yöne bakan kıpırtısız hastaya kaydı. Binnur Hanım başıyla olur işareti yaptı. Kapıyı kapadı.
Yatağın başucuna geldi. Babasının dışarı doğru uzanan kolunu alıp örtünün altına soktu. Elleriyle başını iki yandan tutarak yarı açık saydam gözlerine doğru baktı. Dudaklarıyla alnına dokundu. Sıcaktı. Bir müddet durdu. Kulağına eğilerek “Buradayım, ’diye fısıldadı. Sandalyesini yatağın kenarına çekip oturdu ve elini tuttu.
Dizi uzun bir reklam arası vermiş, anlamsız repliklerle kaldığı yerden devam ediyordu. İyi kadın iyi adamdan nefret etmeye başlamıştı. Televizyon sabaha kadar çalıştı. Reklamlar dahil tüm programlar saçmalama yarışına girmişti. Binnur Hanım oturduğu sandalyenin karşısına başka bir iskemle çekip ayaklarını uzattı. Akşamüzeri yediği birkaç fıstık dışında ağzına bir şey koymadı. Arada bir tuvalete kalktı sadece. Her geldiğinde tekrar elini tutup “Buradayım,” demeye devam etti.
İki gün sonra eşyaları toplayıp evi havalandırdılar. Birkaç parça özel eşyaları olduğu için toparlanmaları kısa sürdü. Bir nazar boncuklu bileziği unutmuşlar sehpanın üzerinde. Burada kimseye alışmaya gelmez. Hatırlamayı da sevmeyiz. O yüzden akşamüzeri gelen sahibim onu çöpe attı. Sonra odalara ve mutfağa şöyle bir göz gezdirip salon camıma her zaman astığı ilanı yapıştırdı.
“Sahibinden kiralık eşyalı daire.”