Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

25 Temmuz 2021

İnsan

Ekososyalizm ve/ya Küçülme

Michael Löwy

Paylaş

0

0


Kapitalizm-karşıtı tüm ekolojik hareketlerin aynı amaçla bir araya gelmesi, kendi ölümüne koşarak giden medeniyetimize dur diyebilmek için son şansımız.

(Oggito'daki diğer ekososyalizm ve iklim yazıları için: Dünyanın Sonu Olası İklim Değişikliği Senaryolarının En Kötüsü Değil - Oggito / Pandemi Enkazından Ekososyalist Ütopyaya - Oggito / Kapitalist Kıyamet I - Oggito / Kapitalist Kıyamet II - Oggito / Kapitalist Kıyamet III - Oggito)


Michael Löwy, Fransız-Brezilyalı Marksist sosyolog ve filozof.

Ekososyalizm ve küçülme (degrowth) hareketleri ekolojik solun en önemli iki akımı. Ekososyalistler, ekolojik yıkımın önüne geçilmesi için üretim ve tüketimde küçülmeye gidilmesinin bir zorunluluk olduğunu kabul ediyor ancak küçülme teorilerine şu sebeplerle eleştirel yaklaşıyorlar:

- "Küçülme" kavramı ekososyalizme alternatif bir kavram olmak için yetersiz
- Kapitalizm altında küçülmenin mümkün olup olmadığı açıkça detaylandırılmamış
- Hangi aktivitelerde küçülmeye gidileceği, hangilerinin destekleneceği ve geliştirileceği konusunda net bir ayrım yok.

Belirtmekte yarar var, özellikle Fransa'da etkili olan küçülme hareketinin tek bir çeşidi yok. Henri Lefebvre, Guy Debord, Jean Baudrillard ve Jacqeus Ellul gibi tüketim toplumu eleştirmenlerinden etkilenen hareketin iki kutbu olduğunu söyleyebiliriz: Bir tarafta, kültürel relativizm (Serge Letouche) etskisinde Batı kültürü eleştirisi, öbür tarafta evrenselci ekolojik sol (Vincent Cheynet, Paul Ariés).

Dünya çapında epey tanınan eleştirmenlerden Fransız Serge Latouche, üzerine çokça tartışılan küçülme teorileri ortaya attı. Elbette, "sürdürülebilir gelişim" illüzyonunu hedef aldığı, büyüme ve ilerlemeye tapınanlara yönelltiği birçok eleştiri büyük önem taşıyor. Ancak Latouche, Batı hümanizmini ve Aydınlanma'nın getirdiği demokratik değerleri toptan reddederek, evrensel değerler yerine kültürel relativizmi savunarak ve Taş Devrine yoğun övgülerde bulunarak kendi pozisyonunu da eleştiriye açık hâle getiriyor. Dahası, ekososyalist gelişimin Küresel Güney için gerekli bulduğu daha çok temiz su, okul ve hastane fikrini "etnomerkezci", yani "Batılılaştırmacı" bir görüş olarak ele alıyor ve "yerel yaşam için yıkıcı" sonuçlar doğuracağını düşünerek rededdiyor.

Evrensel değerleri savunan Sol küçülme akımı ise Küresel Adalet hareketleri, ekososyalist hareketler ve radikal sol partiler ile, küçülmenin diğer kutbuna oranla, ortaklaştığı çok daha fazla nokta var. Bu noktalardan bazıları şöyle: ücretsiz hizmetlerin ve ürünlerin arttırılması, ürünlerin değişim değerindense kullanım değerinin ön plana çıkarılması, çalışma saatlerinin azaltılması, sosyal eşitsizlikle mücadele, "piyasa-dışı" etkinliklerin geliştirilmesi, üretimin toplumsal ihtiyaçlara göre, doğayı koruma odaklı bir şekilde yeniden düzenlenmesi.

Birçok küçülme teorisyeni üretim fetişine tek alternatifi küçülme olarak görüyor ve büyümeyi tamamen sonlandırıp, tersine (negatif) büyümeye geçilmesi gerektiğini savunuyor. Bu düşünürlere göre, aşırı yüksek tüketim miktarını ve harcanan enerjiyi en azından yarı yarıya düşürmemiz gerekiyor. Bu da şahsa özel evlerden vazgeçilmesi, kişisel çamaşır, bulaşık makineleri gibi eşyaların kullanımının kamusallaştılıması, ısınma dağıtımının yeniden planlanması gibi önlemler gerektiriyor. Ancak bu tip önlemler, insanlarda sıkı yönetime bağlı olarak kötü çağrışımlar uyandırıyor. "Ekolojik diktatörlük" kavramı bu tip önlemlerle beraber anılıyor.

Böylesine sıkı politikalara ve karamsar senaryolara ihtiyaç duyulmayacağını düşünen iyisimser sosyalistlerse, teknolojik ilerlemenin ve yenilenebilir enerjinin kullanımının yaygınlaşmasının sınırısız büyüme ve bolluk yaratacağını, böylece herkesin "kendine yetecek kadar" pay alabileceğine inanıyor.

Ancak her iki görüş de aslında "büyüme"yi (growth) niceliksel bir kavram olarak görüyor. Büyümenin veya küçülmenin niteliğini göz önünde bulunduracak, gelişimi niteliksel olarak dönüştürecek üçüncü bir yol mümkün. Bu da kapitalizmin üretim çılgınlığıyla hunharca yarattığı devasa atık düzenine, işlevsiz ve/ya zararlı ürünlerden başlarayak son vermemiz demek. Silah endüstrisi, başlamak için iyi bir aday, bir diğeri ise kısa ömürlü olması planlanan ve sadece kâr odaklı üretilen ürünler. 

Asıl sorun "aşırı tüketim" değil; gösteriş, "moda" olduğu için sahte yeniliklerin dürtüsel olarak satın alınması, kullanım yerine sahiplilk ve kullan-at ürünlerle biriken çöp kıtaları üzerine inşa edilen yaygın tüketim biçimi, sorunun ana kaynağı. Kurulacak yeni toplumun üretim odağını "kutsal" diyebileceğimiz temel alanlar oluşturmalı: su, yeme-içme, barınma, kıyafet, sağlık, eğitim, ulaşım ve kültür.

Kapitalist toplumun vazgeçilmez parçası olan pazarlamanın sosyalist toplumda yeri yok.

Peki temel ya da "kutsal" ihtiyaçlarla "sahte" ihtiyaçlar arasındaki ayrımı neye göre yapacağız? Şu taktiği uygulamak turnusol görevi görebilir: pazarlamaya son verildiğinde hangi ihtiyaçların hâlâ güncelliğini koruduğunu test etmek. Pazarlama sadece hayatımızı ürün bazlı manipüle etmiyor, kapitalist toplumların giyiminden kuşamına, sporundan kültürüne, dininden siyasetine kural koyucu ve oyun kurucu görev üstleniyor. Sahte ihtiyaçlar diyebileceğimiz ihtiyaçlar, genellike, pazarlama stratejilerine hayatın her yönünden yoğun şekilde maruz kalmanın sonucu olarak ortaya çıkıyor. Sokaklar, posta kutuları, televizyon, gözle görebileceğiniz her türlü manzara bir şekilde insanları tüketime yönledirmek için özenle hazırlanmış tuzaklarla dolu. Ve "üretimin" belki de en önemli parçalarından biri hâline gelmiş pazarlama, yani bir anlamda kendisi için ayrılan bütçenin tüketicilerin de cebine yansıdığı pazarlama, sadece tüketicileri manipüle etmekle kalmıyor ayrıca harcadığı petrol, elektrik, iş saati, kağıt, kimyasal ve diğer ham maddelerle gezegen üzerinde astronomik bir yük oluşturuyor. Pazarlama bu yönüyle toplumsal ihtiyaçların tam karşısında ve karşılanmalarına engel teşkil edecek konumda yer alıyor. 

Kapitalist toplumun vazgeçilmez parçası olan pazarlamanın sosyalist toplumda yeri yok. Pazarlama, ürünler ve hizmetler hakkında tüketici toplulukları ve derneklerinin sağlayacağı bilgilerle yer değiştirecek. Daha önce de belirtildiği gibi, gerçek ihtiyaçtan sahtesini ayıran şey, pazarlamanın olmadığı bir ortamda ihtiyacın kalıcılığı olacak. Tabi ki, ilk etapta eski tüketim alışkanlıkları hemen yok olmayacak. Böyle bir durumda kimsenin kimseye ihtiyaçlarını dikte etmeye hakkı yok. Yapılması gereken, tüketim alışkanlıklarının tarihsel olarak takip edilmesi ve bu alışkanlıklardaki değişimlerin not edilmesi. 

Kapitalist toplumun direğini oluşturan bazı ürünler var ki, göründüğünden çok daha büyük ve karmaşık sorunlara yol açıyorlar. Şahsa özel araçlar bunun bir örneği. Her yıl yüz binlerce kişinin ölümüne sebep olan özel araçlar, kamusal alanların baş düşmanları. Aynı zamanda şehirlerin havasının kirlenmesinin en büyük sebeplerinden. Çocuk ve yaşlı sağlığına olumsuz etkilere ve iklim krizine doğrudan yıkıcı etkiye sahipler. Ancak, kapitalist toplumda, taşıtlar insanların en temel ihtiyaçlarından biri olan ulaşımın vazgeçilmezleri. Bu gerçek bir ihtiyaç. Yine de çare, fetişize edilmiş, yoğun pazarlama bombardımanıyla kimlik ve prestij göstergesi hâline getirilmiş özel araçların yaygınlaştırılmasında değil. Tam tersine sayılarının en aza indirilmesinde ve ücretsiz kamu taşıtlarının olabildiğince arttırılmasında. 

Ekososyalizme geçişte, hem yer üstü hem yer altı ücretsiz kamusal taşıtlar her yere yayılacak ve korumalı yaya ve bisiklet yollarına geniş alanlar ayrılacak.    

ABD başta olmak üzere, şu an dünyanın pek çok yerinde sürücü ehliyeti, kimlik kartı yerine kulanılıyor ve arabalar, kişisel, sosyal ve cinsel yaşamın tam merkezinde bulunuyor.

Diğer tarafta her gün sayısız ürünün taşındığı ve yine birçok kazanın yaşandığı kamyon-tır ağı da yerini tren ağlarına bırakmalı.

Tüm bu olmalı/yapmalı listesi, karamsarlar tarafından bireyin kısıtlanması anlamına geldiği için reddedilecek. Çünkü onlara göre her bireyin farklı farklı birçok arzusu ve hayali var ve bunların kısıtlanması demokrasinin çöpe atılması anlamına geliyor. Ancak bu düşünce, tam da baskın ideolojinin yoğun pazarlama bombardımanıyla insanlara kabul ettirdiği bir karamsarlığın ürünü. Ekososyalist toplumda arzuların ve hayallerin nesnesinin "sahip" olunanla değil, "olunanla" belirleneceği sınıfsız toplumda kapitalizmin yarattığı yabancılaşmadan özgürleşilecek. Bitmek bilmeyen mülkiyet iştahı yerini, insanı dönüştüren, doğasını genişleten kültürel, sportif, bilimsel, cinsel, sanatsal, siyasal aktivitelere bırakacak. Mülkiyet odaklı hayal ve arzular, her ne kadar kapitalist sistem içinde öyle pazarlanıyor olsalar da, insan doğasının özüne ait değiller. 

Hatta, Ernest Mandel altını çize çize şunları söylüyor: "(Azalan marjinal faydayla) birikimsel üretim, insan davranışının ne evrensel ne de baskın bir parçası. Sağlık, bakım, yeme-içme, barınma, toplumsal ilişkiler gibi temel ihtiyaçlar sağlandıktan sonra, yetenek ve beceriler araç yerine kendi yararı için geliştirilmek istenen amaçlar hâline geliyor."

Tabii tüm bunlar, ekososyalizme geçişin kendi çelişkilerini yaratmayacağı anlamına gelmiyor. Elbette ki, toplumsal ihtiyaçlar ve doğanın korunması arasında, özellike yoksul ülkelerde temel altyapı kurulumları ve ekolojik denge arasında, çatışmalar çıkacak. Ancak, sermaye odaklı kâr amacından sıyrılmış demokratik planlama ve toplumun üzerinde söz sahibi olacağı kararlarla bu çatışmaların üstesinden gelinebilir. Taban örgütlenmeli katılımcı demokrasi, hataları tam anlamıyla engelleyemese de, öz eleştiri ve kolektif olarak hatalardan ders çıkarmak için tek yol.

...Gezegenin ve insanlığın kurtuluşunun kapitalizm ve üretimcilikle (productivism) taban tabana zıt olduğunu anlamış herkesin dâhil olacağı bir "siyasi kompozisyon" ortaya koymadan bu yıkıcı sistem alaşağı edilemeyecek.

Peki bu tek yolu örgütlemede ekososyalizmin küçülme hareketiyle nasıl bir ilişkisi olabilir? Tüm anlaşmazlıklara rağmen aynı amaçların paylaşılacağı bir ittifak kurmak mümkün mü? 

Birkaç yıl önce La décroissance est –elle souhaitable? (Küçülme arzu edilebilir mi?) kitabında, Fransız çevrebilimci Stéphane Lavignotte tam olarak böyle bir ittifak öneriyor. Hem ekososyalizme hem de küçülme hareketlerine özgü pek çok tartışılması gereken nokta olduğunu kabul ediyor ancak sorun şu: Hangisine önem vermeliyiz? Sınıfsal toplum ilişkilerine ve sosyal eşitsizlik mücadelelerine mi, yoksa üretim güçlerinin sınırısz büyümesinin reddine mi? 

Lavignotte seçim yapmayı reddediyor ve iki görüşün birleşebileceğini düşünüyor. Ona göre, asıl mücadele, çoğunluğun (elinde sermaye bulundurmayanların) ekolojik sınıfsal çıkarları için verilen mücadeleyi radikal bir kültür devrimi için aktif azınlık siyasetiyle birleştirmek. Diğer bir deyişle, gezegenin ve insanlığın kurtuluşunun kapitalizm ve üretimcilikle (productivism) taban tabana zıt olduğunu anlamış herkesin dâhil olacağı bir "siyasi kompozisyon" ortaya koymadan bu yıkıcı sistem alaşağı edilemeyecek. Böylesine geniş çaplı bir ittifak kurabilmek için çeşitli gruplar arasındaki anlaşmazlıkların saklanmasına veya giderilmesinin beklenmesine gerek yok.  

Kapitalizm-karşıtı tüm ekolojik hareketlerin aynı amaçla bir araya gelmesi, kendi ölümüne koşarak giden medeniyetimize dur diyebilmek için son şansımız.

Kapak resmi:  Küçülme_Degrowth (s360.com.tr)

Çeviren ve hazırlayan: Alper Güngör
(Internationalviewpoint)

 

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Tıbbın Askeri Deyimlerle İstilasıFaik Çelik
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Adrien Rivierre

26 Ocak 2025

Makine Çevirisinin Bilişsel Kapasitemi..

Yeni bir dil öğrenmenin beynimizi doğrudan etkilediği uzun süredir bilinen bir gerçek ama bu etkinin boyutu hâlâ tartışma konusu. Makine çevirisi, yapay zekâ teknolojisindeki hızlı gelişmeler sayesinde kısa süre içinde hayatlarımıza ..

Devamı..

Antalya’nın En Büyüleyici Antik Kentleri

Oggito

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024