Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

30 Aralık 2020

Öykü

Eksik Metin

Sahip Can

Paylaş

4

0


Her insan kâbusunu kendiyle taşır.

   Herkesin köşe bucak kuytu bir yere sığınıp ısınmaya çalıştığı şu zemheri gününde, şu metruk yerde, bir ayağı ötekilerden kısa olduğundan sallanıp duran bu titrek kürsünün üzerinde kaç saattir oturduğumu hatırlamıyorum. Metin’in mekânı burası. Hatıralarını da hayallerini de burada saklar. Öyle der sürekli, “Burası benim hem geçmişim hem geleceğim aga.”  Dudaklarında hep ışıldayıp duran yarım bir cigara tutar. Sanırsın yüzünün bir parçası. Hiç eksilmiyor, hiç sönmüyor, hiç bitmiyor cigara. Kasvetli odanın rutubetten çürümüş, dökük tavanından tepemize doğru ruh gibi çöküyor duman. Tütünden sararmış, zayıf parmakları arasında tuttuğu cigarayı arada bir bana da uzatıyor. Başımı geriye atarak reddediyorum bu zarif! teklifini. Allah aşkına bir şeyler anlat artık Metin. Dumandan dilim damağım paslandı. Kaçıncı cigara bu? Ne bu serkeşlik? Küllük dolup taştı. İzmaritler tek tek sehpadan atlayıp intihar ediyor. İçime küme küme bulutlar yığıldı. Bu sessizlik beni sağır ediyor Metin!..

   Şimdi, hadi anlat Metin, desem. Daha hazır değilim aga, diyecek. Ne zaman hazır olacaksın, desem. Zamanı gelince aga, diyecek. Peki zamanı ne zaman gelecek, desem. Kısır döngüye girecek. Zaten bir gram aklı kalmış. Onu da almayalım şimdi durduk yere. Daha anlatacakları var bana. İçimde konuşturduğum Metin belli ki sıkıldı, nihayet beni şaşırtıp dudaklarını oynattı. Yüzünün solmuş haline göre pek de canlı duruyor dudakları. Cigara içmekten çatlamış sesinden zırıltılar yükseldi. Boğazını temizlemeye çalıştı. Siyah gülle gibi bir balgamı çıkarıp zemine fırlattı. Botlarının kalın altıyla ezip yok etti sonra. Derin bir nefes alıp konuşmaya başladı:

   “Aga burası benim hem geçmişim hem geleceğim biliyorsun.”

   Biliyorum Metin. Hatıraların da hayallerinde burada gizli. Burası senin ruhunun zulası. İçinde taşıyamayacak kadar ağır hatıralarını da asla gerçekleşmeyecek hayallerini de burada saklıyorsun Metin. Kaçıncı defa söyledin Metin.

   “Biliyorum Metin, biliyorum.”

   Dudaklarındaki cigaradan derin bir nefes çekti. Cigaranın közünden yayılan kızıl ışık huzmesi aydınlattı çevremizi. İzmariti bir çimdikle tutup dolu küllükte bastırıp söndürdü. Küllükten birkaç tane izmarit taştı. Taşan izmaritlerden birkaç tanesi daha kendine yer bulamadığından sehpadan atlayıp intihar etti. Gözlerini şöyle bir etrafta gezdirdikten sonra bana döndü Metin. Hazır mısın, der gibi yüzüme baktı. Hazırdım. Hem de günlerdir hazırdım.

   “Çok beklettim seni aga, biliyorum. Bana söz ver, yazacak mısın söyleyecekleri mi?”

   Metin’in dudaklarından sarkıp kulaklarıma asılan sorular on iki gündür cevabını bulmuştu aslında. On iki gün önce üzerinde iyice paralanmış paltosuna gömülü halde, parmaklarının arasından dudaklarına hızlı hızlı götürüp getirdiği, külü uzayıp eğilmiş sigarasıyla, çalıştığım yerel gazetenin binasının önünde beni beklerken tanıştık Metin’le. Ne yalan söyleyeyim dudaklarında tuttuğu sigarayı hışımla yere atıp, botunun ucuyla ezip hızla bana doğru yürüdüğünü görünce korkmadım değil. Yaptığım yüzlerce haberlerden birine kızmış biri olabilirdi. Ama çekine çekine yanıma sokulup sigara kokan nefesiyle, “Aga seninle bir şeyler hakkında konuşmak istiyorum,” dedikten sonra korkum yerini şefkate bıraktı. Paltonun altına gizlenmiş, ürkek, yaşantısının ağırlığından bir deri bir kemik kalmış bedeniyle sağa sola savrulan birini görebiliyordum. İçinde kibir gizli cesaretim yerine geldikten sonra özgüvenle döndüm Metin’e.

   “Tabii beyefendi buyurun,” dedim. “Sizi dinliyorum.”  Sesim fazladan sert çıkmış olmalı ki iyice sindi.

   “Burada konuşmak istemiyorum. Benimle bir yere gelmelisin aga,” dedi.

   Çok hırıltılı bir sesi vardı. Boğazına dev bir balçık kütlesi sıkışmıştı sanki. Önemli bir haber yakalamış olabilirim diye sevindim ilk başta. Sonra temkinli davranan tarafım devreye girdi hemen. Biraz korkmama rağmen nedense gitmek istedim bu kendinden bezmiş, kuru dal gibi, otuzlu yaşlardaki çocukla.

   “Olur, gelebilirim. Çok uzak değildir umarım gideceğimiz yer?”

   “Yoo, hayır değil. İlçenin çıkışında hemen aga. Arabayla on beş yirmi dakika sürmez bile.”

   Metin önümden kirli, kara paltosunun ucunu yerde sürükleyip arabama doğru yöneldi. Ben de peşinden gittim. Gideceğimiz yeri tarif etti. Birkaç dakika sonra metruk bir binanın önünde durduk. Yıllar önce terk edilmiş bir atölyeydi burası. Araçtan indik ikimiz de. Metin önde ben arkada çamur kokan, harabe binaya girdik. Duvarları eskiden çıkmış bir yangının izlerini taşıyordu sanki. Bir zamanlar ofis olarak kullanıldığını düşündüğüm küçük bir odada durduk. Zehir gibi is kokuyordu içerisi. Her tarafa izmaritler atılmıştı. Tam ortada kabuğu yüzülmeye başlamış, üzerinde kirli, sapsarı üç çay bardağı duran bir sehpayı iki tane kürsü çevreliyordu. Odanın biraz köşesinde eskiciden alınmışa benzeyen bir maltız duruyordu. Üzerinde de yanakları çökük bir semaver tütüyordu. Metin eliyle işaret ederek kürsülerden birine oturttu beni. Sürekli sallanıp duruyordu kürsü. Odada uzunca bir süre nefeslerimizden ve sallanan kürsünün ayak sesinden başka bir ses çıkmadı. Birkaç dakika geçmesine rağmen tek kelime konuşmadı Metin. Cigara içip durdu karşımda. Ne zaman konuşacağını sorduğumda hep aynı şeyleri tekrar etti:

   “Nereden başlayacağımı bilemiyorum.”

   “Hazır değilim.”

   “Zamanı gelince aga.”

   Sonra da,. “Aga burası benim hem geçmişim hem geleceğim” diye diye tekrarlayıp durdu hep.

   On iki gün içinde yedi defa tekrar etti bu garip durum. Şimdi de yedinci defa karşımda oturmuş soruyor aynı şeyi. Ben de yedinci defa cevaplıyorum.

   “Söz veriyorum Metin. Harfi harfine yazacağım, söz. Tabi eğer anlatırsan.”

   Sesime mümkün olduğunca güven yükleyerek ikna etmeye çalıştım Metin’i. Sabrım taştı, taşacak. Yine anlatmazsa bir daha asla buralara gelmeyecektim. Her neyse derdi içinde boğulsun. Oyun mu oynuyor benimle? Yüzüne masum bir çocuk hali oturtup her defasında sürüklüyor beni peşinden. Artık yeter! Ya şimdi konuşacak ya da sonsuza dek susacak.

   “Evet Metin konuşacak mısın? Anlatacak mısın artık şu hikayeni? Bak beni bezdirdin. Gelmem bir daha buralara. Hadi söyle artık. Anlat ne anlatmak istiyorsan hıı.”

   Kemikli, kuru yüzünde çözemediğim bir duygu dalgalandı. Diliyle dudaklarını ıslattı. Sürekli nemli olan gözlerini birkaç kez kırptı. Nihayet konuşacaktı. Paltosunun önünü toplayıp kucakladı. Kollarını bağladı ve dudaklarından tek tek harfler dökülmeye başladı. Art arda tekrar eden bir “A” sesi duydum ilk. Yalnız büyük “A” mıydı, yoksa küçük “a” mıydı pek çözemedim. Sonra diğerleri döküldü dudaklarından kulaklarıma.

   “Aaartık konuşacağım aga,” dedi. “Bugün konuşacağım. Çünkü bugün her şeyin yıldönümü. Sekiz yıl önce bugün bu atölyede, bu izbe, mezarlık gibi yerde gömüldü bütün hatıralarım, bütün hayallerim.”

   Devam edemedi Metin. Sustu. Islanan kirpiklerinden tek tek yaşlar atladı. Çok acıdım bu çaresiz haline. Çok da merak ettim; bu eski, terk edilmiş kalavrahanede neler olduğunu. Babacan bir tavırla teskin etmeye çalıştım Metin’i. Devam etmesini merakla bekliyordum.

   “Anlat Metin. Her ne olduysa anlat bana. Gazeteyi de ararım birazdan baskıyı erteleriz.  Anlatacaklarını da yazıp gönderirim. Öyle çıkarırız yarınki sayıyı.”

   “Yok yok hayır! Anlatacaklarımı haber gibi yazmayacaksın. Yaşanmış bir olay gibi değil. Kurmaca bir olay gibi yazacaksın aga. Yani hikâye gibi.”

   “Nasıl yani?”

   “Dediğim gibi işte. Kimse bilmeyecek gerçekten böyle bir olayın olup olmadığını.”

   “Tamam nasıl istersen Metin. Haydi anlat, seni dinliyorum.”

   “Ben anlatacağım, sen dinleyeceksin aga. Araya girme lütfen,” dedi. İnsanın sabrını sınayan bu ketumluğu sinir bozucuydu. Başımı öne arkaya oynatıp kabul ettim şartını.

   “Bu metruk bina eskiden, yani sekiz yıl öncesine kadar küçük çaplı bir kalavrahaneydi. Yüksek, kireçli, beton duvarlarının arasında, sağda solda yığılı, çeşit çeşit deri parçaları içinde yirmi kişi her gün yaklaşık iki yüz tane kundura üretirdik. Herkes sabahtan akşama kadar, çiriş kokusu içinde, güneş yüzü görmeden harıl harıl çalışırdı. Fisinaj işlemi tamamlanan deriler gelir, giriş kapısının önünde kat kat yığılır; kesim bölümünde fitil, biye, bombe ve fort olmak için kesilip hazırlanırdı. Herkesin uzmanı olduğu bir işi vardı tabi. Ben lostra salonunda çalışırdım. Aşağıdaki dar, basık salon. Lostracıydım. Gün boyunca pabuç boyardım. Ellerim, yüzüm, üstüm başım cilalı boyayla kaplanırdı. Yine de kışın sokakta ayakkabı boyamaktan iyiydi. İyi kötü bir gelirim vardı. Tıngır mıngır yuvarlanıp gidiyordum işte.

   Ustabaşımız vardı. Ali Usta. Eski bir ayakkabı tamircisiydi kendisi. Yıllar önce iflas ettikten sonra bu atölyeye girmiş, zamanla ustabaşı olmuştu. Tam bir yalakaydı Ali Usta. Kimseye nefes aldırmazdı mesai saatlerinde. Hele patron Saruhan Bey gelmesin mi atölyeye, herkesin iki ayağını bir pabuca sokardı. Ardı ardına emirler yağdırıp dururdu:

   ‘Sen, çabuk şu köseleleri topla, dağınık durmasınlar!’

   ‘Nalçaları sağa sola dökmeyin düşüp bir yerimize batacaklar!’

   ‘Metin lostraya ara ver, kazuma makinesine bir bak!’

   ‘Hadi hadi bu yavaşlıkla siparişler yetişemeyecek!’

   Bunların hepsini patronun geldiğini hiç fark etmemiş gibi söylerdi. Biz sesinin tonundan anlardık patronun geldiğini. Hata yapmayalım diye elimiz ayağımız birbirine dolanırdı. Birimiz yanlışlıkla eline çivi çakar, birimiz falçata ile bir yerimizi keser, birimiz kazuma tığını parmak uçlarına batırır, birimiz de az daha makinelere parmaklarımızı kaptırırdık. Patron Saruhan Bey, atölyeye şöyle bir göz gezdirir, bir kolay gelsin bile demeden bu ağır kokulu, pis yerden çıkar giderdi. O gün sonunda üretilen mala bakardı. Aman ha kârı düşmesin yeterdi ona.

   Güzide ve Fettan vardı. Bizim mahalleden ikisi de. Güzide’ye, tam bir mahşer midillisi derlerdi. Hani derler ya, ‘ufacık boyu türlü türlü huyu var’ diye. Tam öyle biriydi Güzide. Ustabaşı Ali’yle çok yakındı bir de. Fettan ile birlikte saya dikiş makinesinde, modeline göre saya kalıbı dikerlerdi. Ustabaşının torpillisiydi her ikisi de. Kendi kafalarına göre, peyderpey iş yaparlardı. Fettan, sallapati yaptığı işlerden arada bir ustabaşından azar işitse de pek oralı olmazdı. Fettan bir de benim boyayı elime avucuma sürme sebebimdi. Dalıp dalıp işimi aksatma, ustabaşından fırça yeme nedenimdi. Artık üstüne kapkara boya çektiğim, boşluğa gömdüğüm beyhude hayallerimdi.

   Fidel vardı sonra. Asıl adı Fadıl’dı ama Fidel diyorlardı. Başında kasketiyle, ayağında siyah rugan botlarıyla, zeytin yeşili elbiseleriyle, ağırbaşlı duruşuyla herkesin sevgisini kazanmıştı Fidel. En çok da Hazan’ın. Hazan Afgan’dı. Lepiska saçları, ela gözleri, masum gülüşü bizim Fidel’in akılını başından almıştı. Hazan ve babası birlikte İran’dan kaçıp gelmişlerdi. İran’a da Afganistan’dan kaçıp sığınmışlar. Atölyenin derme çatma depolarından birinde yaşıyorlardı. Babası Macit abi çok iyi bir ayakkabı ustası olmasına rağmen çaresizlikten ikisi de bizim aldığımız aylığın yarısına çalışmayı kabul etmişlerdi. Sabah biz gelmeden işe başlar, biz paydos ettikten sonra bile çalışırlardı. Sınır dışı edilmekten korktukları için ne iş olsa kabul ederlerdi. Bu yüzden Fidel ve Ali Usta az tartışmamıştı. Hazan’ın yanında sınırsız bir cesaret gelirdi Fidel’e. Rugan botlarını yere vurur, kimsenin anlamadığı kelimelerle onlarca şey söyler dururdu. Sözünü Ali Usta’ya geçiremeyince de dışarı fırlar, cebinden kalın bir puro çıkarıp yakardı. Çektiği her nefesi, yok böyle gitmez bu iş, diye bırakırdı.

   Ha az kalsın unutuyordum. Münferit vardı bir de. Asıl adı Ferit’ti ama hep yalnız takıldığından, herkesten, her durumdan kendini imtina ile sakındığından biz Münferit adını takmıştık. Kazuma makinesini o çalıştırırdı. Çilli, sakalsız bir yüzü, kızıl, mısır püskülü gibi saçları vardı. Azar işitince de övgü alınca da hep aynı gözlerle bakardı. Yemekhanede tabldotunu alır, herkesten uzak durmaya özen gösterip en köşelere çekilirdi. Bu mizantrop halinden dolayı Ali Usta’nın diline maruz kalırdı sürekli. Ali Usta da boş boş baktığını görünce, ağzının payını alıp susardı.

   Ali Usta’nın verdiği görevlerle hepimiz, yirmi çalışan, ayrı ayrı işlere dağılıp çalışırdık. Herkes kendi halinde, verilen işi bir şekilde yapardı. Dişli ile sayayı kalıba çekenler… Astika ile ayakkabı pençelerini parlatanlar… Çiriş ile parçaları yapıştıranlar… Gazoma işlemi yapanlar… Havle ile taban yapıştıranlar… Lostra salonunda ayakkabı boyayanlar… Derilere sama banyosu uygulayanlar... Hepimiz emeğimizle bir şeyler üretmek için çabalıyorduk.

   Ali Usta’nın patrona yalakalık yapmak için, bugün iki yüzden fazla ayakkabı üretmeliyiz, baskısının olduğu gün hepimizin öğle istirahatine kadar canı çıkmıştı. Fettan ve Güzide bile çok çalışmıştı o gün. Başımı kaldırıp Fettan’ın yüzüne düşen saçlarını arkaya atışına bakacak zamanı dahi bulamamıştım. Deriden, boyadan, ciladan hepimizin avuçları zift gibiydi. Öğle molası verip ellerimizi yıkadıktan sonra, yemekhane kapısında sıraya girdiğimiz zaman yorgunluktan düşmemek için tutunacak yer arıyorduk. Ben sıranın en sonundaydım. Yemekhaneden yükselen homurdanmalar kulağıma kadar geliyordu. Sıra bana gelince yemek miktarının azaltıldığını anladım. En yüksek sesli itiraz Fidel’den gelmişti. Protesto etmek için boş, metal tabldotu masalara vurup ortalığı çınlatmıştı. Sonra yemek yemeden çıkmıştı oradan. Akşama kadar hepimizi ses çıkarmaya davet etse de işten atılma korkusundan hiçbirimiz ona destek veremedik. Ali Usta birkaç kez işten atmakla bile tehdit etti Fidel’i. O da çaresiz, Hazan’ı görememe korkusundan, susmak zorunda kaldı.

   Bu olaydan birkaç gün sonraydı. Bu defa yemek çeşitleri azalmıştı. Üç çeşit yerine iki çeşit yemek verme kararı alınmıştı. Herkesin öfkeden iştahı kesilmişti. Fidel yemekhanede bir sandalyeye çıkıp, sol elini belindeki kemerinin üzerinde tutarak bağıra bağıra bir şeyler konuşuyordu:

   “Arkadaşlar, ses çıkarmazsak bunlar iyice yemek hakkımızı elimizden alacak!.. Önce miktarını kıstılar, şimdi de çeşidini azalttılar. Yarın, öbür gün tamamen yemek hakkımızı alacaklar bizden. Yavaş yavaş alıştırmaya çalışıyorlar bizi. Görmüyor musunuz?”

   Ali Usta, patronun yalakası, Fidel’in kolundan tutup sandalyeden aşağı çekti. Fidel yere çakılmaktan son anda kurtuldu. Rugan botlarıyla zar zor fayans zemine bastı. Fidel, Ali Usta’ya, yüksek sesle, onun da işçi olduğunu, patronun onu işlerini görmek için kullandığını, birlik olmazsak bir hiç olduğunu anlattı, durdu. Ama Ali Usta’nın işbirlikçilikten vazgeçmeye ne niyeti vardı ne de doğrudan yana bir karakteri.

   Bir kere ses çıkarmayınca, bütün seslere alışmaya başlar insan. Fidel’in sözüydü bu. Hazan’la konuşurlarken duymuştum. Hazan bildiği birkaç cümle Türkçeyle Fidel’in ne anlattığını anlamaya çalışıyordu. Konuşarak anlaşamayınca, bakışarak anlaşıyorlardı. Galiba Fidel en çok Hazan ve babası için kızgındı. Bir yandan da korkuyordu. Ülkeden gönderirlerse ne yaparım, diye korkuyordu. Sevenin halinden anlarım ben. Aşk en büyük sebepti çünkü. Eğer bir şeyler değiştirmek isterse insan bunun için en kuvvetli etkiyi aşk yapar. Fidel de gücünü buradan alıyordu işte. Peki, ben neden aşkımdan cesaret alamadım? Cevabı basit: Herkesin aşkı kendi aynasıdır da ondan.

   Fidel haklıydı. Biz ses çıkarmadıkça emeğimiz gittikçe daha çok sömürülecekti. Üç kuruşluk aylıklarımıza bile göz dikmişlerdi. Her ay beş on gün geç ödeniyordu hakkımız.  Patron Saruhan Bey, arada bir uğradığı atölyeye ayak basmaz olmuştu. Ali Usta’nın bize karşı tavırları iyice sinir bozucu olmaya başlamıştı. Hoşnutsuzluğumuzu sezdiği için bizi sindirmeye çalışıyordu aklınca.  Onca mal üretmemize rağmen her ay, maaşlarımızı ya eksik ya da geç almak herkesten kısık da olsa ses çıkarmayı sağlamıştı. Fidel herkesi greve girmek için ikna etmeye çalışıyordu. Bütün atölyenin işçileri birleşelim, hakkımızı alalım deyip duruyordu. Ama hiçbirimiz ne de olsa bugün yarın hakkımızı verecekler diye greve yanaşmıyorduk. Ustabaşı Ali de bizi işi aksatmayalım diye ikna etmeye çabalıyordu. Mallar satılınca hakkımızı fazlasıyla alacakmışız. Yemekler de düzelecekmiş. Greve girersek her şey bizim için daha zor olurmuş. Ali Usta üstüne düşeni yapıyor, patronun sözlerini bize taşıyordu; fakat koskoca bir ay bitmesine rağmen hiçbirimiz beş kuruş bile alamayınca işleri savsaklamaya başlamıştık. Hatta Fidel tek başına greve girmişti bile. Çalıştığı tezgâhın başında oturup akşama kadar bir işle uğraşmıyordu. Ali Usta da belli ki Fidel’i uyaracak cesareti bulamıyordu.

   Birkaç gün daha aylıklarımızı almayınca hepimiz bütün işleri aksatmaya başlamıştık. Akşama kadar elli kundura bile üretmiyorduk. Ustanın da bizi uyarmak için cesareti kırılmıştı artık. Günler geçip, hakkımızı almadıkça işleri iyice bırakma noktasına varmıştık. Neredeyse iki ay tek kuruş almadan bekledik. Hepimiz tek tek Fidel gibi tezgâhın başında durup hiçbir iş yapmadan oturur olduk. Hakkımızı alana kadar hiçbir işe elimizi sürmemeye karar verdik.

   Fidel’in yerinden fırlayıp bir kartona ayakkabı boyasıyla ve büyük harflerle ‘BU İŞYERİNDE GREV VAR’ diye yazıp atölyenin kapısına asmasıyla greve başladık. Hepimiz ilk defa böyle bir işe kalkışıyorduk. Fidel dahil hiçbirimiz ne yapacağımızı, nasıl yapacağımızı bilmiyorduk. Ama emin olduğumuz bir şey vardı, ne olursa olsun hakkımızı alacaktık. Elimize geçen deri parçalarına, kartonlara sloganlar yazarak atölyenin sağına soluna astık. Ali Usta bize birkaç defa engel olmaya çalıştı. Ama kararımız kesindi. Vazgeçmeyecektik. Güzide ve Fettan bile greve girdi bizimle. Ustayı da greve katmak için uğraştık; ama o buna yanaşmadı. Ceketini kaptığı gibi soluğu patronun yanında aldı.

   İlk gün hepimiz tedirgin bir halde bekledik. Akşama doğru patron olacak herif ve ustabaşı birlikte lüks bir arabayla geldi. Bize, hemen bu işten vazgeçmemizi, emrettiler. Biz de ya hakkımızı vermesini ya da grevin süreceğini, emrettik patrona. Burnundan soluyarak çekip gitti sonra. İkinci gün Fidel’in önerisiyle evden hazırladığımız yemekleri de alıp geldik. Şenlik gibi bir direniş olacak, diyordu Fidel. Birkaç gazeteyi arayıp grev haberini ilettiğini, bugün yarın hakkımızı alacağımızı da mağrur bir komutan gibi paylaşmıştı bizimle.

   Bir hafta boyunca ne patrondan ne de ustabaşından bir ses çıkmayınca birbirimize, ‘Şimdi ne olacak?’ diye sormaya başlamıştık. Herkese bir evham sinmişti. Fidel dudaklarının kenarında tuttuğu purodan bir nefes çekip cevapladı sorularımızı: ‘Burası bizim olacak,’ dedi. ‘Madem biz üretiyoruz, biz satalım.’ Kendinden çok emin bir duruşu vardı. Hepimizin gözlerinde iyice soru işaretleri belirmişti. Münferit hariç, o bir virgül gibi eğilmiş, bir kenarda olan biteni izliyordu. Fidel ciddiydi. ‘Üretmeye başlayalım. Ürettiklerimizi satıp hakkımızı alalım,’ diyordu. ‘Hemen yarın, yarın başlayalım. Madem üreten biziz, burayı yöneten de biz olmalıyız.’

   Ertesi gün hepimiz hiç olmadığı kadar bir istekle işe geldik. Fidel yanına Hazan’ı da alarak çatıya çıktı. Nerden çıkardığını görmediğim kızıl bir bayrak çıkardı, atölyenin çatısının köşesine, bir sopayla eğik bir şekilde astı bayrağı. Sonra purosundan derin bir nefes çekip saldı. Hep birlikte heyecanla işe koyulduk. Bütün makineleri takır takır çalıştırdık. Derileri tezgahlara dizdik. Boyalara cila kattık. Teypten yükselen şarkılar, türküler eşliğinde güle oynaya çalıştık. Akşama kadar iki yüz yirmi tane ayakkabı ürettik.

   Ertesi gün yine aynı şekilde, aynı heyecanla çalışıyorduk. Keyfimizi hiçbir şey bozamaz, diye seviniyorken Ali Usta çıkageldi. Harıl harıl çalıştığımızı görünce sevindi yalaka. Sonra asıl niyetimizi anlayınca öfkeyle topukladı atölyeden. Hepimiz bu sinsi gidişinden işkillendik. Başımıza bir iş açacak diye gergin bir halde düşünüp durduk. Fidel, ne yapacaklarını bekleyip göreceğiz, diyordu. Onu önderimiz bellemiştik.

   Akşama doğruydu, hiç unutmam. Atölyenin dışından zangır zangır sesler yükseldi. Ardından rap rap ayak sesleri geldi. Dışarda kalabalık bir grup nizami bir şekilde koşuyordu sanki. Merakla koşturup baktık ki, Patron Saruhan ve Ali Usta onlarca jandarmayla birlikte baskına gelir gibi gelmişlerdi. Jandarmaların ellerinde uzun namlulu silahlar, çelikten kalkanlar… Sanki düşman askeri ile savaşmaya gelmişlerdi. Çıkarma yapmışlar gibi bir halleri vardı. Hepimiz korkuyla Fidel’e döndük. Onun da yüzündeki çaresizlik korkusunu okuyabiliyordum. ‘Ne yapacağız?’ diye sorduk. O, ‘Direneceğiz,’ dedi. ‘Hakkımızı alana kadar.’

   Dışarda yağmur ufak damlalarla çiseliyordu. Çok soğuk olmayan bir kış günüydü. Sekiz yıl önce kış bu kadar soğuk geçmiyordu sanki. Yağmur daha çok yağıyor, toprak iyice şişiyordu. O gün de yağmur damla damla vuruyordu toprağa, çatılara ve dışarda bize düşman gibi bakanlara. Oysa sadece hakkımızı istiyorduk. Yağmurun altında durmak istemeyen patron ve jandarma komutanı atölyeye hızlı adımlarla girdiler. Patron dudağının kenarıyla sırıtıp hepimize tek tek baktı. Biz de hep birlikte ona baktık. Yüksek bir sesle, grevi hemen bitirmemizi emretti yine. Komutan da grevi bırakmazsak çok sert müdahale edeceğini emir verir gibi söyledi. Beş dakika zaman verdiğini de ekledi. Fidel, hakkımızı alana kadar greve devam edeceğimizi kesin bir tavırla ikisinin yüzüne haykırdı. Ama komutan ciddiydi. ’Beş dakika içinde grevi bitirmezseniz hepinizi gözaltına alacağım,’ deyince çoğumuzun direnci kırılmıştı bile. Ben direnmeyi bilmiyordum. Direnince ne olacak, anlamıyordum. Bu yüzden ilk ben bıraktım grevi. Birkaç adım öne çıkınca, komutanın yüzüme bakıp, ‘Ha şöyle,’ deyişini asla unutmam. Geriye bakmak bile istememiştim. Korkağın tekiydim işte. Başım önümde öylece çıktım oradan. Her şeyi, hepsini, Fettan’ı, aşkımı, geride bırakıp koştura koştura eve sığındım. O günden sonra her şeyim eksilmeye başladı. Cesaretim, sevgim, nefretim, hatıralarım, hayallerim her şey eksildi. Direnmeyince eksiliyor insan, çok geç anladım.

   Ben korkakça kaçıp eve sığındıktan sonra Güzide ve Münferit de bırakmış grevi. Diğerleri direnmek istemiş. Hakkımızı almadan gitmeyeceğiz deyince komutan müdahale kararını vermiş. Komutan dışarda bekleyen jandarmalara haber vermek için çıkınca da Fidel, diğerlerine hemen içerden çıkmalarını söylemiş. Herkes çıktığı gibi de kapıları, pencereleri kapatıp derileri, makinaları, ayakkabıları, içerdeki her şeyi üzerine ispirto döküp ateşe vermiş. İtfaiye gelip ateşi söndürene kadar her şey kullanılamaz hale gelmiş. Yangın söndürülünce Fidel’i aramışlar yanan malzemelerin arasında ama bulunamamış. Her yerde arandı Fidel; ama bir türlü bulunmadı. Sanki atölyeden uçup gitti. Ben her gün atölyeye gittim. Döküntülerin, yangın kokusunun arasında aradım durdum ama yoktu hiçbir şey. Fidel yoktu. Makineler yoktu. Çalışan hiç kimse yoktu. Fettan yoktu. Ben yoktum. Eksik kaldı her şey. Eksik…

   Birkaç ay geçtikten sonra gördüm Fidel’i, bir akşam haberlerinde. Sınır dışı edilen Hazan, Macit Abi ve onlarca mülteci ile birlikte, bir botun içinde, başka bir yere gitmeye çalışırlarken yükselen dalgalara yakalanmışlardı. Hiçbiri kurtulamamıştı. Haberlerde ölenlerin arasında bir ‘Türkiyelinin’ olduğu da söylendi. Sonra da ismi geçti. Suya gömülen hatıralar, hayaller…”

   Metin gözlerinde biriken yaşları kirpiklerine hapsedip sustu. Bir cigara yaktı sonra. Paltosunu peşinden sürükleyip çıktı gitti atölyeden. Hiçbir şey demedim ardından. Saatlerdir anlatmaya çalıştığı hikâyeyi düşünüp durdum. Metin anlattıklarını gerçekten yaşadı mı? Ya da uydurdu mu? Yoksa Metin’i de bu hikâyeyi de ben mi uydurdum? Bilmiyorum. Hiçbir zaman da bilemeyeceğim galiba. Ama kesin bildiğim bir şey var ki, Metin hep eksik, hep yarım kalacak.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Yusuf Atılgan'ın Unutulmaz Romanı Anay..Oggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

David Gurnham

17 Şubat 2025

Kafkaesk Bir Postane Skandalı

Biri iftira atmış olmalıydı ki, yanlış herhangi bir şey yapmamış olmasına rağmen bir sabah aniden tutuklandı.* İngiliz posta müdürü Harjinder Butoy’un hikâyesi tam olarak böyle başladı. Hırsızlık suçlamasıyla 2007 yılında tutuklanan Butoy, 2008 yılında mahkeme tarafından..

Devamı..

Alplerin Ötesinde

S. E. Breitegger

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024