Birçok açıdan pandemi, toplumsal eşitsizliklerin, çelişkilerin yeniden ve şiddetle yüzümüze vurduğu bir dönem oldu. Bunların edebiyata etkisini görmek için de biraz daha beklememiz gerekecek.
Elif Nur Aybaş ile ilk öykü kitabı Çocukluk Ormanına Altı Olta odağında yapmış olduğum söyleşi varoluş hikâyelerimizin çocukluktan yetişkinliğe geçerken bizlere nasıl eşlik ettikleri üzerine gerçekleşti. 2021 yılı Yaşar Nabi Nayır Öykü Ödülü’ne değer görülen Çocukluk Ormanına Altı Olta içerisindeki öyküler olay örgüleri, karakterlerin kendi içlerindeki varoluş sancıları, büyüme hikâyeleri ile son derece yalın bir bakış açısıyla karşılıyor okuyucusunu. Elif Nur Aybaş ile gerçekleştirdiğimiz söyleşi için buyurun lütfen.
Aynur Kulak: Yüksek öğrenimini Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler üzerine yapıyorsun. Yüksek lisansını ise sosyoloji üzerine gerçekleştiriyorsun. Eğitiminden yola çıkarak aslında edebiyat ile olan bağın ne zaman, nasıl şekillendi diye sorarak başlamak isterim.
Elif Nur Aybaş. Doğrusunu isterseniz edebiyat ile belli bir biçimi olan kararlı bir bağım olduğunu sanmıyorum pek. Daha ziyade çok eskilerden beri süregelen, zamanla değişip dönüşen hatta bazen zayıflayan ve kopuklukları da olan bir ilişki bizimki. Dolayısıyla sorunuza vereceğim her doğrudan yanıt, bu ilişkiyi belli bir noktada dondurup yanılgıyla o anı referans alma riski taşıyor. Belki kısa bir özetle bunu aşabilirim. En önce masallarla başladım. Sahiden masallarla büyüdüğümü söyleyebilirim. Lise dönemlerimde artık daha iradi, daha bilinçli bir evreye girdim. Bütün bu yıllarda kurmacanın büyüsüyle büyülendiğimi hissederdim. Üniversitede ise yalnızca birkaç kurmaca eser ile geçirdiğim seneler oldu, neredeyse hiç yazmadım. Sanırım hayal kırıklığı ve kırgınlık hissediyordum daha çok. Şimdi ise, yani artık otuzlara merdiven dayamışken, aramızda köklü bir dostluk ilişkisi olduğunu hissediyorum.
AK: Çocukluk Ormanına Altı Olta ilk kitabın ve ilk kitabın itibariyle Yaşar Nabi Nayır öykü ödülüne değer görüldü öykülerin. Altı öyküden oluşan kitabınızın oluşum aşamalarını; yayınlanmadan önce kat ettiğin yolları konuşmak isterim. Öykülerini yazarken bir kitapta toplama hayalin var mıydı mesela? Varlık Dergisi’nde veya herhangi başka bir mecrada yayınlanmışlar mıydı?
EA: Yarışmadan önce herhangi bir yerde bir şey yayımlamadım, yayımlamayı da pek düşünmedim. Yalnızca bir kere, 2015’te Notos’a bir öykü gönderdim, yayınlanmadı. Yazdığım zamanlarda yazdıklarımla somut olarak ne yapmak istediğimle ilgili pek bir fikrim olmazdı. Eski öykülerimi bilgisayardan bilgisayara, diskten diske taşıdım durdum. Arada yakınlık duyduğum arkadaşlarıma okuturdum. Yarışmaya pandemide, neredeyse birdenbire ve nedensizce katılmaya karar verdim. Bir buçuk yıl kadar hazırlandım, yeni yazılan öykülerin bazıları elendi bazıları dosyaya kondu, eskiler toparlandı. Son öykü ise yarışmayı kazandıktan sonra eklendi.
AK: Öyküleri okudukça görüyoruz ki öyküler boyunca anlatılan çocuklar, çocukluk, büyüme hikâyeleri kitabın ana evrenini oluşturuyor. Öyküler boyunca anlattığın çocukların edebi bir metni nasıl sihirli bir yere dönüştürdüğünü fakat aynı zamanda ağır birer yükün de altında olduklarını bizlere gösteriyor. Çocuklar ve edebi metinler içerisindeki varlıkları senin için çok şey ifade ediyor gibi geldi bana, ne dersin?
EA: Bence siz çocukların edebi bir metni hem sihirli bir yere dönüştürdüğünü hem de çok büyük bir yükün altında olduğunu söyleyerek güzel bir tarif yapıyorsunuz. Büyük bir yükün altındalar çünkü dış dünyanın en büyük çelişkilerinin neredeyse dolaysızca yüzeye vurduğu bir dönem çocukluk. Hayat karşısındaki savunma mekanizmaları henüz çok zayıf. Bununla birlikte kurmacayı sihirli bir yere dönüştürüyorlar çünkü hayat henüz saf bir deneyim/keşif nesnesi. Her yaş aralığının deneyimsel evreni özgün, çocuklarınki dahil. Ama o dolaysızlığın, o coşkunun tadı bir başka.
AK: Öykülerde ev-yuva izleği -ilk üç öyküde özellikle- çok belirgin. “Üçte çıkıyorum okuldan. Sırıta sırıta geliyorum eve. Apartman kapısından girer girmez kim ne pişirmiş anlayıveriyorum hemen. Bizde ıspanaklı börek var.” Fakat bir de evlerin içerisinde yaşananlar var. Parmakları soğuk suyun altında buz tutmuş anneler, oyun arkadaşları ve babalar var. Ev içlerinin dramatize yapısı büyüme hikâyesinin de başladığı yer aslında, ne dersin?
EA: Engels’in en büyük eserlerinden biri Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni Üzerine. Althusser üretici güçlerin yeniden üretimini ve ideolojinin çağırma mekanızmalarını tartışırken aileye ayrıcalıklı bir yer veriyor. İkinci dalga feminizm de kadın emeğinin sömürüsünde özel alan -ev içi- ve kamusal alan arasındaki ayrımın verimli bir zemin oluşturduğunu gösteriyor. Dolayısıyla ev, dış dünyanın çelişkilerine, ezme ezilme ilişkilerine bir şekilde bağlı, onu yeniden üretiyor ya da ondan etkileniyor. İlk öyküde orta alt sınıfın geçinme derdini okuyoruz. İkinci hikâyede ise, ablanın hoyratlığında eve kapatılışını, karşılıksız bakım emeğini görüyoruz. Üçüncü hikâyede ise baba bir iş cinayetinin kurbanı. Bu iş cinayeti aynı zamanda hakkı verilmemiş, üzerine konuşulamayan dolayısıyla yası tutulamayan bir ölüm: kara bir gölge gibi çöküyor ailenin geriye kalan bireylerinin üzerine. Yine ağabeyin dış dünyayla ilişkinin temsiline dönüşmesi, anlatıcı kahramanın buna duyduğu hayranlık da kamusal ve özel alan arasındaki bölünmenin bir uzantısı.
AK: İsmail öyküsünü ayrıca konuşmak isterim. Diğer öykülerden farklı olarak uzun bir kurgu mevzu bahis. Çocukluktan yetişkinliğe somut olarak geçme hikâyesi ve İsmail ile birlikte Zülal’in hikayesini de okuyoruz. Diziki ahrazlarından ziyade ruhsal ahrazları, birbirlerini bu noktada nasıl gördükleri ve algıladıklarının önemi anlatılan öyküyü özel kılıyor sanki ne dersin?
EA: Şöyle diyebilirim sanırım: İsmail’in arazı fiziki, dolayısıyla daha görülür. Ancak Zülal’in de arazları var. Birbirimizle kurduğumuz ilişkiler, birbirimize dönük bakışımız bu arazlardan bağımsız olamıyor ne yazık ki. Yalnız bir çocuk İsmail. Belki de bu yüzden Zülal’e daha fazla bağlanıyor, ona kaldırabileceğinden daha fazla yük yüklüyor. Zülal ise İsmail’in yakınlığıyla baş edemiyor. Hiçbir kötü niyet, bir istismar yok kesinlikle ama ikisi de birbirlerinin yetişme hikâyelerine bir iç çekiş olarak yazılıyor. Ama temas böyledir. Hiçbir zaman tam anlamıyla kontrol edilebilir değildir, bilinç düzeyinde gerçekleşmez. Bazen en temiz niyetler bir kırgınlığa yol açabilir. Çünkü insan ilişkisi iki kişinin izole temasından ibaret değildir, birdenbire deneyimsel, duyumsal bir bagaj işe karışıverir.
AK: Son iki öykü çocukluk dönemlerinde, yani masumiyet dönemlerinde yaşadıklarımızı nasıl hatırladığımız önem kazanıyor ve çocukluğumuzu yeniden yazdığımız dönemleri içeriyor sanki. Yetişkinliğimizin bir noktasında yoğun bir şekilde çocukluğumuzu hatırladığımız, o günlerin muhasebesini yaptığımız dönemler vardır. Bu dönemleri hatırlamak da öykülerin en önemli noktasını oluşturuyor desem, ne söylemek istersin?
EA: Sorunuzun ve gözleminizin ne kadar haklı ve yerinde olduğunu söylemek isterim öncelikle. Hafıza her şeyden önce bugünle ilişkili bir şey. Yalnızca kişisel değil toplumsal hafıza düzeyinde de böyle bu ama şimdilik biz ilkiyle sınırlandıralım kendimizi. Başınıza gelen bir şeyi, örneğin bir kaybı, o an içinde tam olarak kavramanız mümkün değil. Çünkü aslında o şey anlamını hikâyenin bütünü içinde, belli bir noktadan yöneltilen bakışla kazanır. Otuzlarınızdan baktığınızda üniversiteyi kazanıp da şehir değiştirmenizin gerçeklikle yüzleştiğiniz bir an olduğunu fark edersiniz. Bir süre sonra sizin için önemli birinin kaybının örtük bir travma olduğunu, örneğin ondan sonra bilincinde olmasanız da daha çok içinize kapandığınızı anlarsınız. Ya da çocukluğunuza baktığınızda onun sizi güçlendirdiğini ya da yolunuza tökezler koyduğunu düşünebilirsiniz. Bu iki zıt bakış da mümkündür ve hangisini seçtiğiniz ise aslında içinde olduğunuz anla kurduğunuz ilişkiye bağlıdır.
AK: Öykülerin tekinsizlik noktasından değil de son derece saf, temiz bir noktadan yazmak istemişsin sanki. Mesela babaların varlığının altında ezilmeye rağmen veya baba varlığı hiç olmamasına rağmen, algılarımızın henüz karmaşıklaşmadığı, temiz olduğu dönemleri olduğu gibi, çok da bozmaksızın, dokunmaksızın yazmak istemişsin. Ne dersin?
EA: Evet. Burada tabii tanıtım yazısına referans veriyorsunuz. Ben de oradaki ifadedense size yakın olduğumu söyleyebilirim sanırım. Tabii, bir önceki soruyla da paralel olarak, doğrudan hikâyeler özelinde değil ama, benim açımdan da geriye dönük bir bakış söz konusu; ve bu da bugünle kurduğum ilişkiye bağlı. Var olan dünya, deneyimin hazzının ötesinde pek de bir şey vaat etmiyor sanırım; bize ise olabildiği kadar kâm almak düşüyor. O yüzden dünyanın dolaysız bir deneyim nesnesi olarak orada durduğu çocukluk bana travmatikten çok heyecanlı görünüyor.
AK: Henüz pandemi dönemi bitmiş değil ve önümüzdeki dönemlerde bu dönemde yaşadıklarımız metinlere nasıl yansıyacak; farklı metinler okumaya başlar mıyız?
EA: Tabii dışarıdan bir bakışla edebiyata etkisi üzerine konuşmak için henüz erken ancak pandeminin hepimiz üzerinde kalıcı etkileri olduğu kesin; ve deneyim edebiyatın belki de en önemli kaynağı. Yalnızca tıbbi bir vaka, uzun sürmüş bir kapanma olduğu için de değil. Birçok açıdan pandemi, toplumsal eşitsizliklerin, çelişkilerin yeniden ve şiddetle yüzümüze vurduğu bir dönem oldu. Bunların edebiyata etkisini görmek için de biraz daha beklememiz gerekecek.





