Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

21 Mayıs 2020

Öykü

Emanet

Sima Nubıhar Çelik

Paylaş

1

1


Sabah… Bütün anneliği ve sermayesiyle kucaklıyordu bizi. Var mıydık? Bazı zamanlar elbette.

Üstüme ne aldığımı bilmeden kollarımı geçirdim. Hırkaymış evet. Bu hırka annemindi. Giderken bana bıraktığı üç eşyadan biri. Koskoca ömrünün geri kalanı üç eşyadan oluşuyordu. Sabahın anneliğinde kendi annesizliğimi bulmak için ufacık balkonuma çıktım. Yaktığım kaçıncı sigaram bilmiyorum. Bir yıl olmuş ve ben olayları hala anlayamıyordum.

Anne gittin mi?

Buradayım dedi sanki bir ses. Hayır kızım gitmedim, gidemedim diye ekledi. Seni nasıl bu korkunç dünyada yalnız bırakırım diye ağlıyordu sanki. Ama gitmişti. Ben bu sesleri kafamda duyuyor ve dışarıdan gelen araba sesleri sayesinde de arka plana atıyordum. Sigaramı düşüne düşüne bitirdim. Annem sabahları çok severdi, en az senin kadar. Erkenden uyanır evi de canlandırırdı. O varken ev yaşıyordu. Ev yaşar mı diye sorma, yaşar. Mesela annemin gidişinden sonra evin yaşadığını sende görmüştüm. Ufacık hikayemizde nasıl fark ettirmişti kendini varlığın…

Balkon kapısına uzandım ve elim yandı. Yaşadıklarımdan ve yaşayacaklarımdan herhalde. Duşa girdim, su her zamanki gibi annesizliğimi unutturdu. Su insanın en ilkel arınma şeklidir, yalnız anadan doğma bedenin ve evrenin dört ana elementlerinden birisi. Yalnız kalınca gerçek yalnızlığınla boğuşmuyorsun da. Gerek yok zaten, değil mi? Saçlarımı savaşa hazırlanır gibi topladım. Her zamanki kotumu ve siyah bluzumu giydim. Bugün o gün. Hesabımı sormalıyım ve defterimi kapatmalıyım. İnançlıyım.

Hem annem yanımda olsa tam da böyle yapmamı isterdi. Yoo, hayır. Kendini kandırma. Annem hep dizlerine uzanmamı ve sakin ve uzak ve vazgeçmiş ve affetmiş kalmamı isterdi. Daha ilkokulda yaşadığım trajik sınıf anılarımda bile bana bunu yapmam gerektiğini söylerdi. Ne olursa olsun hesap sormanın yersizliğini ve sessizliğin asilliğini aşıladı bana. Ama anne…

Yapmalıyım, kalkmalıyım yerimden. Bunları düşünürken çoktan hazırdım ve anahtarımı alıp kendimi sokağa attım. Herkesin içinde bulunduğu sabah telaşına ben de katılmalıydım. Belki köşedeki simitçiden bir simit alıp vapurda kuşlara atardım. Bu mu?

Ta kendisi!

Hepsini yaptım. Vapurdayken İstanbul’un bir salı sabahına da şahitlik ettim. İndiğimde herkes bir bombadan kaçar gibi köşelere dağılırken ben ortada kaldım. Yirmi altı yaşımda hâlâ bu anlarda ne yapmam gerektiğini bilmiyordum. Yürüdüm, hedefimi belirleyip Galata yönünde emin adımlarda yürüdüm hem de. Adres neydi, bina numarası neydi? Şurada bir yerde yazacaktı. Elimi yorgun yıllarımı taşıyan çantama daldırdım ve aramaya başladım. Çıkan bir kırık ayna, yüzüme bir şeyler söyledi. Aldırmadım. Böyle anlarda eşyalar hep dile gelir bir türlü odaklanmama izin vermezdi biliyordum. Bir gülün yarıdan kesilmiş kuru hali elime değdi. Dikeni yoktu ama dikeni battı… Gülü çıkarıp yüzüme sürdüm, yüzleştim. Geçen hafta sen bir bahçeden koparmıştın onu. Sana yapma dememe rağmen aldırmadın her zamanki gibi.

“Âşığın kopardığı dal bereketlenir.” dedin. Kendinden emin ve edebi tavırlarını hep çok sevmiştim. O gün de hoşuma gitmişti. Yaklaşık günün yarısında elimde taşıdığım gülü, yemek yediğimiz lokantada unutma tehlikesine karşı çantama atmıştım. Şimdi gözlerimi dolduran bu anı nereden çıktı. Yorgun taşıyıcı çantamdan tabii ki. Annem çantamın dağınıklığına da her fırsatta laf ederdi.

Gülü atmalı mıydım hemen burada? Yolun bir köşesinde çantasını hararetli bir şekilde arayan bir kadının eline bir gül gelmesi ve dört buçuk dakikalık kısa hüzün devri. Sonrasında sinirleniş ve… çöpe atılan gül.

Hayır. En azından şimdi değil. Yaşanan her şeyi kitabına uygun yok etmeliydim. Bir ölüyü gömmek gibi.

Sonunda bir kâğıt parçası elime geldi ve akıllı telefonumu cebimden çıkardım. Tam adresi aratacaktım ki bunu da reddettim. Bugün reddedişlerin günü müydü?

Biri epey yaşlı biri daha orta yaşlı iki esnafa sordum. Bu işi severek yaptığımı itiraf etmeliyim. Yol sormak hep bir masumiyet katmıştı içime. Keşke biri yanlış tarif etseydi de sapsaydım yolumdan. Hayır olmamalı böyle bir şey. Derken evi buldum. Eski bir binanın giriş katı. Her şey buraya kadarmış. Uzun yılların yemini burada sona erecekmiş demek.

Kapıyı çaldım.

“Kim o?” diye seslenen bir kadın sesi. Hiç uzak değil ses, yabancı da değil. Ama tanıdık veya yakın da değil.

“Benim,” dedim, “Asude.”

İçeri koşan bir ayak sesi ardından gelen saniyeler sessizliğinin neticesinde kapı açıldı.

Yaşlanmıştı. Gri beyaz arası saçları –ki çok az kalmıştı– hayata en az onun kadar zor tutunuyordu. Üzerinde kahverengi bir triko kazak, ev eşofmanı ve ev terliği vardı. Sarılacak oldu, izin vermedim. Kapıyı çalmadan elimde hazır ettiğim zarfı eline uzattım.

“Emanetini getirdim,” diyebildim sadece.

O bir şey söyleyecek oldu ama ben sevdiğinin kapısını çalıp kaçan aşıklar gibi ürperdim. Hiçbir kelime kullanmadan oradan ayrıldım. Bina kapısını kapatırken içimden küfürler ediyor, hayata sövüyordum. Senin benden aldığın onca şeye inat ben hâlâ emanetini getirmekle meşgulüm. Ne aptallık ama!

İçim nefretle doluydu. Belki daha fazlasıyla. Ama artık annemin kızı, hatta annemin bir kopyası olacaktım. Bu kısa ziyaret hiçbir şeyi alevlendiremeyecek ve hatta tamamen söndürecekti. Gerisin geri evimin yolunu tuttum. Deniz yumuşamama ve hafiflememe yardımcı olmuştu. Teşekkür ederim deniz.

Evimin anahtarını bir o yana bir bu yana zorlarken kapı içeriden açıldı. Sendin. Tekrar gelmiştin.

Var olduğumuz bazı zamanların bir yenisi daha başlıyordu anlaşılan. İçeri attığım ilk adımda sarıldın ve beni koklamaya başladın. Neden? Gidip gidip dönmek aşkın kanununda mı var? Vardı demek ki.

Kendini sürekli dünyanın en âşık insanı ilan etmenin başka sığacağı bir kanun bilmiyordum ben çünkü. Salona geçip üzerimdekilerden kurtulmaya çalışırken bana bir fincan kahve getirdin.

“Bir şeyler yemeden mi çıktın?” diye sordun.

Anlamsız bakışlarımı hiç üzerine alınmadan kahve fincanını kenara bırakıp sardın beni tekrar.

Tek bir kelime etmedim. Etmeyecektim. İstediğin sürece var olabilirdik ya nasıl olsa. Benim hayatım kaymış, yenilgilerim kıyıma vurmuş, annesizliğim bıçak gibi göğsüme saplanmış… kimin umurunda? Sen, dünyanın en âşık insanı. Sen senin yokluğunun nelere yol açtığını nereden bilebilirdin ki?

İçeri gidip annemin hırkasını üzerime geçirdim. Dünyanın en huzurlu eşyası bu hırkaydı sanki. Konuşmaya hiç niyetim yoktu ama beni zorluyordun. Uzun uzun cümleler kurup sonrasında karşı çıkacağımı veya üzerinde durmamam gereken bir noktada takılı kalacağımı sanıyordun. Bundan önceki gidişlerinde hep böyle olmuştu çünkü.

Ama artık buna olanak yoktu, çünkü ben artık annemin bir kopyasıydım.

YORUMLAR

Nazan Çinko

Anne hikayesini de merak ettim. Elinize sağlık.

5 Haziran 2020

Öne Çıkanlar

Kadınlardan Bilgece ve Hınzırca 20 SözOggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Oggito

9 Mart 2025

Kısa Kısa Roma İmparatorluğu

Hazırlayan: Fulya KılınçarslanAntik Çağ’ın sonlarına doğru Batı’da, Akdeniz’in neredeyse tamamı Roma İmparatorluğu tarafından kontrol ediliyor ve o bölgede yaşayan topluluklar “Romalılaşma” olarak bilinen etkiyle yeniden biçimleniyordu. II. yüzyıla gelindiğinde bu geniş i..

Devamı..

Osmanlı Mutfağından Ramazan Şerbeti Ta..

Oggito

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024