[Dünya göğe nazlanıyor yine.]
Sigaralarımızın dumanında aynı kokular. Vapur’da eski sevgiliyi çekiştirmeler. Ödenmemiş faturalar. Cevapsız çağrılar. Evliliğe adım atacak dostların bitimsiz telaşı. Harçlıksız kız kardeş. Sürekli maaşından şikâyetçi vatman. Tirajı düşük dergiler. Ümidini yitirmeyen şiir seviciler. Dünya öküzün boynuzunda karman çorman. Günün en tatlı sigarasını nefesimle yoğururken güne yani acıya uyanmanın bedelini ödemeye de hazırdım. Kapıcının tüysüz oğluna âşıktım. Kadınlardan nefret ediyordum. Kadınlar annemdi. Annem çığlıklarıyla kovuldu dünyadan. Göğünü kapatan dünyanın bekçisiydi. Minibüs şoförünün tuhaf bakışlarına maruz kalmak rutindi benim için. Mahalle bakkalı da yüzüme aşağılık nesne psikolojisiyle bakmak ve vücudumu baştan aşağı süzmekte ustalaşmıştı. Kaldırım kenarında yazın sıcaklığıyla bunalan teyzeler dedikodumu ediyordu. Fiskosları kulağımı törpülese de bu yaşam benim için sıradanlığıyla içimde büyüyordu. Ötekiydim. Bu tuhafkeşlik yaşam içinde üstlendiğim roldü. Memelerim kadın memesiydi. Henüz sekiz yaşında, kendimi keşfetmişken kızların bana olan sevimsiz ilgisinden nefret ettim hep. Oyuncak bebeklerim Sindirella olmuştu. Bebeklerim doğurur, çocuklarına bakar ve ağda yapardı. Henüz anlamlandırmakta zorlandığım bu içsel savaş. İlerleyen yıllarda daha da dışa vurdu. Lisede kız arkadaşlarım gittikçe çoğaldı. Onlar için zararsızdım. Taktıkları kolyeleri takıyor, dedikodular yapıyordum. Onların kadınsal tavırlarını üzerime giymekten mutluydum. Beni kahreden fizyolojik eşitsizlikti. İçimi delik deşik eden ağaçkakanları yok sayamazdım. Sonunda bir yolunu bulup içsesimi dinlemekti niyetim. Ameliyat olmak benim için bana sunulan ve benliğimi sonsuza dek yaşayacağım şefkatli limandı. Nihayetinde tüysüz bacaklarımla kesişti çocukluğum. Aynur, Sarıyer’de tanıdığım benimle aynı kederi dertleşen arkadaşımdı. Ufak tefek tüylere takılırdı hep. Onları da bana aldırırdı. “Ayol yol yol bitmedi tohumu,” derdi. Geceleri telefon konuşmalarımız saatler sürerdi. Dedikodular, çekişmeler, ihanetler, mışlar, mişler… Sahilde sürekli rastlaştığımız midyecide karşılaştık. Aynur’un kollarında çizikler, yüzünde yanık izleri. “Aldığım nefesin bedeli bu işte,” dedi. Haline acımıyordu. Gerçi neyi kalmıştı ki bu dünyada acınacak. “Gideceğim kız, babamın kayısı bahçelerine döneceğim,” dedi. Gözlerime sinen korkudan ona cevap vermekte güçlük çektim. Ayaküstü laflaştık ve sonra bir yerde oturma teklifi ettim. “Hadi gel çay, kahve içelim,” dedim. Başını sallayarak, “Olur bebek kalpli kız,” dedi. Gülüştük yine. İnatlaşarak gülüştük. Bu bahtı kapanmış dünyada gülmek reçetesiz ilaçtı. İçtik. “Ne oldu kollarına? Ne oldu yüzüne?" dedim. Aynur sevgisizliklerin kadınıydı. Ağzından cımbızla laf alırdım. Ne kimseyi sattığını duydum ne de ağlama sesini. Uzunca susmayı denedi. “Dövdüler, pense fırlattılar. Sigaralarını yüzümde söndürdüler.” Bu vandallar yaşadığımız çağda kudurmuştan beterdi. Ben de sıkça karşılaştım bu güruhla. Kaçtım. Kaçış en sesli çığlıktı. Bağırdım. Sabah, günün ve acıların temize çekildiği zaman dilimiydi. Geceleri gazinodan döndüğümde yorgunluğumu atmak için sabah kahveleri ısmarlarım kendime. Bir bilet alıp sinemaya gitmekti niyetim. Kapıcının oğluna olan sevdamdan evden çıkmadım. Sabah çöpleri erkenden çöpleri almaya gelirdi. Onu bekledim. Tıpkı paratonerlerin yıldırım susamışlığına denkti arzum. Kapı çaldı. “Hadi babandan izin al sinemaya gidelim.” “Postaneye gideceğim, gelemem üzgünüm.” “Yarın al mektuplarını boş ver! Birazcık kendine vakit ayır. Hep çalış, hep çalış.” “Yok mektup değil. Bana kim mektup gönderir. Gelemem uzatma.” “Amaan tamam be.” Bedenimdeki tuhaflıklar onu benden uzaklaştırıyordu. Bu yüzden teklifimi geri çevirdi. Yaşadığımız mahalle bu duruma pek iyi gözle bakmazdı. Erkek egemen toplumda ben dışlanmış çirkin evlattım. İçime ağaran acılarımı kustum. Yaşadığım semt emeklilerin yaşadığı bir yerdi. Böyle yerlerde söylentiler, dedikodular, çekişmeler bitmez. Giriş kata yeni taşınan üniversite öğrencisi Leyla arada selam verirdi. Ben gazinodan sabah dönerken o da üniversiteye gitmek için yola koyulurdu. “Nasılsın?” “Sağ ol Leyla. Nasıl olmalı ki insan.” “Akşam kızlar gelecek. Toplaşacağız. Sen de katıl bize. Monopoly oynayacağız. Ne dersin?” “Bilmem ki. Arkadaşların benden korkmasın.” “Aman yahu. Saçmalama. Akşam bekliyorum. Saat 6’da bende ol.” Elini sallayarak ara sokaklarda kayboldu sesi. Bu yaşadığım yerdeki ilk ev davetiydi. Gazinoda epey yorgun düşmüştüm. Akşamki davete pek de gitme taraftarı değildim. Öncelikli olarak uyumaktı niyetim. Bu bedbaht yaşamda yalnızca uzun uykular beni sıfırlıyordu. Saatlik unutuşların mutluluğuyla savruluyordum. Saat 6.30’a doğru uyandım. Telefonumda cevapsız çağrılar, mesajlar, müsait olduğunda beni aralar dışında pek bir şey yoktu. Şarjım azdı. Leyla’nın beni çağırdığını hatırlayarak bir an kalktım yataktan. Sonra “aman ya” diyerek yeniden uzandım yatağa. Şehrin gürültülü yalnızlığına ortak perdelerin ıssızlığını dinledim. Dinlendim mi hayır. Telefonum susmak bilmiyordu. Leyla’nın telaşlı aramalarına cevap verme niyetim de yoktu. Böyle buluşmalardan pek hoşlanmadığım gibi önemsemezdim. Çünkü öteki olarak maruz kaldığım ithamlar karşısında bıkmış usanmıştım. Monopoly daha önce oynamadığım bir oyundu. Kızlar kahkahalarıyla masanın eğlencesiydi. Ardı arkası kesilmeyen bira şişeleri, çerezler ve ihanet gülüşleri. Bense masanın kenarında oyunu anlamaya çalışıyordum. Kızların hiç sorulmamış soruları birbiri ardına şimşek gibi çaktı. Hukuk fakültesinde okuyan Gencay bana doğru yaklaştı, “Nasılsın? Oyun fena değil bence. Öğrenci halleri ne olacak,” dedi. “Yok, anlamaya çalışıyorum.” “Boş ver anlamaya çalıştıklarımız ne kadar anlamlı?” “Evet öyle.” “Bu yaşam seni yormuyor mu? Yarasalar gibi geceleri varsın, gündüzleri yok.” “Hepimiz kendi boşluğumuzun kuzgunuyuz.” İnsanların iğrenç gözlerle baktığı korkunç bir yarasaydı bedenim. Kaburgalarım, uzuvlarım, her şey. Kocaman bir yarasaya dönüşüyordum. Gündüzleri bu keşmekeşten kaçan. Markette, sokakta, avluda köşe bucak insan yoksulu yarasa. Sokaktaki çocukların benden kaçtığı bir yaratıkmışçasına beni el işaretiyle mimlediklerini canavardım. Yaşlı teyzelerin çocuklarına “uzak dur” tembihinde bulunduğu o kötü insan bendim. Alabildiğine dışlanmıştı ruhum caddelerden. Sesimi içime bağırıp sokak sokak kaçtım bu şehirden. Kendime bilenerek, kuşlar öpüp geçiyordu ağrıyan yerlerimi. Kuşlar ölümle benzeşiyordu. Kaç gündür Aynur’dan ses seda yoktu. Annesinin yanına Malatya’ya gitmiş bir süreliğine… Gazino işletmecisi hepimizin kanını emen kıllı, tüylü iğrenç bir adamdı. Biz ise onun kiralık köleleriydik. Aynur’a bir hafta kadar izin vermiş. Ee kızcağız o haliyle nasıl çalışsın. Hiç kimse masasında yüzü, gözü kolları yağmalanmış birini istemezdi. Sonra duydumki Aynur artık gelmeyecekmiş işyerine. Telefonuna da ulaşamadım. Sordum soruşturdum, aynı köyden başka birini buldum ve telefonunu bana verdi. Beni tarumar eden o işkence kışlasına geri dönmekten başka çarem yoktu. Her günü palyaçolara dönüşen bedenim yüzlerini göremediği o insan müsveddeleriyle sarhoş masalarda olmalıydı bu esrik bedenim. Çorabımın kaçtığını fark edince hemen aşağı sokaktaki tuhafiyeciyi aradım. Taksiciyi aramıştım. Belki de gelmişti. Kapıcının oğlunun numarasını aradım birkaç kez o da açmadı. Penceren sokağa doğru kafamı çıkarıp baktığımda taksi gelmemişti. Tam o sırada telefon çaldı. “Sami nasılsın kız?" “İyiyim beni aramışsınız.” “Evet canım. Çorabım kaçtı da şu aşağıdaki sokaktan 48 numara ten rengi çorap alsana bana.” “Ten rengi mi? Nasıl yani?" “Evladım tenin ne renk senin. Tuhafiyeye söyle ten rengi o anlar.” “Tamam tamam. Eee parası?” “Üzerinde yok mu Sami? Aptal Sami!” “Benim param hiç olmaz.” “Bekle camdan atacağım sana sigara paketine koyup.” “Tamam tamam, hadi bekliyorum. Lambanın tam altındayım." “Bekle Sami bekle.” Eşlerini eve hapsedip namuslarını bekçileyen erkeklerin egolarını tatmin ettikleri yerdi gazino. Burada ikincil kimlikler sergilenirdi. Esnaf, fabrikatör her biri aynı sahnenin kötücül oyuncularıydı. Çarşıda pazarda beyefendi bildiklerimiz burada sapkın birer canavardı. Çirkindi. İğrendim. “Nerelerdesin kız? Epeydir yoksun. Telefonların da kapalı. Anlat bakalım.” “Kötü şeyler oldu. Sana ulaşamadım. Sürekli peşimde olan biri vardı.” “Tahmin etmiştim.” “Bana işkence yapıyor, akla gelmeyecek isteklerde bulunuyordu. Ben de annemin yanına kaçtım.” “Eee peki dönmeyecek misin Aynur?” “Yok ne dönmesi, canımı yolda mı buldum?" “Eee peki gazino. Patron çocuklara seni sormuş. Kimse izini bilmiyor.” “Hepsinin adı batsın be. Kaçmak zorundayım anlıyor musun. Öldürecek beni.” “Tamam. Üzme kendini. Bende gelirim yanına. Geçer hepsi.” Telefonu ağlamaklı ses tonuyla kapatan Aynur’un hali pek de yabancı gelmiyordu bana. Hemen hemen hepimiz bu tip şeylere maruz kalmıştık. Fakat Aynur çok gençti. Gençlik tüyleri yolunmuş etten arda kalandı. Otogara doğru yola koyuldum. Son günlerde ülkedeki patlamaların sıklığı yüzünden otobüse, metroya binmek endişelendiriyordu beni. Gerçi yaşadığım coğrafyada insanlar her saniye canları için endişeleniyordu. Ülkedeki gündem günden güne hararetleniyor. Devletliler kadınlara, çocuklara ve doğaya düşmanlaşıyor. Malatya’ya kalkan otobüsün içinde bir ben bir de yaşlı bir adam vardı. Otobüs eskiceydi. Muavin nemrut yüzlü biriydi .Çay ve su istediğimde bana alacaklı mahalle bakkalı edasıyla bakıyor ve yüzüm, vücudum her yerimi süzmekten kendini alamıyordu. Bu ritüeller saatlerce sürdü. Yaşlı adam öksürmekten bayılacak halde yolculuğa devam ediyordu. Bir süre sonra her şey alışılır duruma geldiğinden yolculuk esnasında camdan yitip giden evlere, dağlara ve bozkıra baktım. Her saniye yeni bir an ile yer değiştiriyordu. Gece olmuştu ve soğuktu. Ayaz kendini iyi hissettirmeye başlamıştı. Telefonumu elime aldım ve cevapsız çağrılara baktım. Her zamanki gibi kayıtlı olmayan numaralar serisi ve bir sürü cevapsız çağrılar... Adını sanını bilmediğin kaba saba sesler ve ben sizi aramamıştımlı dönüşler... Otobüs mola verdiğinde sigara içmeye çıkıyor. Topluluk arasına girip yemek yemeye cesaret edemiyordum. Uzunca bir uykuya daldım. Serin ve derin uykularım vardır benim. Aynur, “Sabah saat 7’de otogarda olurum” demişti. Fakat otogarda ben ve çöpçüler dışında hiç kimse yoktu. Neyse ki köyünün adını bir kâğıda yazmıştım. Otogardaki yemekhaneye sordum. Bir saat daha bekledim fakat ne gelen vardı ne giden. Köy otobüslerinin kalktığı durağa doğru yürümeye başladım. Sora sora Bağdat bulunurmuş ya, işte tam da öyle. Sora sora yolları erittim. Anadolu’da herkes her konuya hâkimdi. Kime ne sorsam hızır gibi yardıma yetişen insanlar beni heyecanlandırıyordu. Beni tanımıyorlardı ve sanki biz kırk yıllık ahbaplar gibi söyleşiyorduk. Kendilerine karşı ön yargılı olmaktan utandım. Şehrin vicdanı yoktu. Köyler, dağlar ve bozkırdı gerçek. Türkülerin yalan söylediğini hiç duymadım. Yollar uzayıp kısalıyordu yine. Yorgunluktan ve uykusuzluktan rengim kaçmıştı. Uyukladım. “Abla geldik abla. Kalk abla geldik son durak abla.” “Ne ne oldu?” “Abla dediğin adrese geldik.” “Hee tamam. Özür dilerim. İniyorum hemen. Sizi de beklettim.” “Yok abla olur mu. Şimdi bu patikayı dosdoğru takip et canım ablam.” “Eee sonra peki.” “Aynur ablaların ev caminin hemen arkasındaki tahta kapılı ev. Numara 34 abla.” “Tamam teşekkürler.” “Ne demek abla. Selametle.” Patikadan doğru açıldım kayısı bahçelerinin sonsuz kokusuna. Köye vardığımda yabancılığımdan nem kapan köylüler yüzüme bön bön bakıyordu. Aynur’un evine yaklaşmıştım. Aynur’un evinin tam önünde misket oynayan çocuklar birbirlerine bağırıyor ve kavga ediyorlardı. Tam o sırada aralarından minikçe biri, “Abla sen kimsin?” dedi. Bu abla sözüne hem kızıyor hem tebessüm ediyordum. “Aynur bu evde mi oturuyor,” dedim. “Evet, evet Cahit amcaların evi işte orayı demiyor musun,” dedi. “Cahit amcanı bilmem, ben Aynur’u arıyorum,” dedim. “Tamam, tamam bu ev işte,” dedi. Evin giriş kapısı hafifçe aralık bırakılmıştı. Sanki kısa mesafeli bir yere gidip hemen dönülecek gibi aralıklıydı kapı. Çekinmeden girdim içeri.. Yanık kokusu bütün evi kaplamıştı. Ayakkabılarımı bile çıkarmadan mutfağın oraya yöneldim. Çaydanlık. Çaydanlığın altındaki su bitmiş ve altlığın yanmasına ramak kalmıştı. Aynur’a seslendiysem de sesime bir karşılık alamadım. Evin hemen girişindeki koltuğa oturdum. Az biraz nefeslenmekti niyetim, hem o sırada ev ahalisi de gelir diye düşündüm. Uzunca bekleyişten kimselerden ümidimi keserek televizyonu açık olan odaya yöneldim. Televizyonu kapayıp ev sakinlerine ulaşmak için bir telefon numarası ya da bir adres aradım. Televizyonun hemen yanındaki telefon defterinden. Defter bomboştu. Salonda Aynur’a ait olduğunu düşündüğüm bir bluz asılıydı. Belli ki buradaydı. Yan odanın kapısını iki kez tıkladım ses çıkmadı ve içeri girmek zorunda kaldım. Duvarda asılı ipte sallanan o bebek yüz başka dünyalara bağışlamıştı kendini. Temizlenip süslenmiş ve ışığa son vermişti bedeni. Boynuna astığı mektupta ise şöyle yazıyordu:[Beni filikaların çocukluğuna bağışlayın.]






