Siz hiç kot ütülediniz mi Tonguç Bey? Ben ilk kez bu sabah. Kot ütülenmez demeyin. Bilmiyor değilim. Düzgün olsun istedim. Her şey. Siz hiç alarmsız yaşadınız mı peki? Ben ilk kez dün kurdum bir alarm. Pazartesiden Cumaya. Cumartesi? Tam emin olamadım. Neyse belli olur o. Öğle yemeği sırasında sorarım Berkan'a. Sigorta, giriş işlemleri falan haftaya başlar herhalde, ay başıyla birlikte. O kadarlık namussuzluğun lafı olmaz aramızda. Aylık akbil yapsam mı diye aklımdan geçirdim iki defa. Biri dün Kadıköy'den hâlâ sığıntı gibi hissettiğim, sırf bu işe yakın diye Taner'le tutmaya razı olduğum eve dönerken. Öbürü bugün sabah, devrim olduğunda ilk önce onu yıkmaya karar verdiğim alışveriş merkezinin yanından işe gelmek üzere metro merdivenlerini inerken.
Metroda yanımda oturan kavruk gencin façalı kolunda, hapishane ya da askerlik eseri olduğu sezilen acemi "ya umut da biterse" dövmesine bakıp en fazla beş saniye bir beyaz yakalı gibi üzüldüm. İşe sekiz dakika erken varabilmiş olmama en az on saniye çocuklar gibi sevindim. Bina girişinde kayıt alan güvenlik beni tanır sandım. Bu yenik, mahcup bakışı da tanımayacaksa işi ne? Tanımadı. Çok görmedim ona da adının Muzaffer oluşunu. Muzaffer'e kendimden bahsettim. Düşüşlerimden. Yeniden kalkışlarımdan. Yenilmenin düşmek değil kalkmamak olduğundan. Bu klişenin henüz onun dağarcığında bayatlamamış olduğuna güvenerek:
"Hani geçen hafta da gelmiştim? Staj için? Tonguç Bey ile görüşmüştüm. Galiba bugün başlıyor stajım. Sanırım. Onaylatmak lazım tabi..."
"Sizi biraz bekleteceğiz."
Elime ziyaretçi kartını ikinci kez veriyor Muzaffer. Üzerinde üniformasıyla. Yine camlı soğuk bekleme odasındaki koltuklara geçiyorum. Koltuklar hâlâ aynı renkte. Kendi kendime şeytanın avukatı oyunu oynamaya başlıyorum. En kötüsünü düşüneyim de, sonuç iyi olursa... Müstakbel def ediliş sahnemi tatbik ediyorum hayalimde. Oturtuyorum karşıma ampul Tonguç'u, "tanık sizin" deyip artistik bir referansla jürinin huzurundan çekileceğim âna kadar sıkıştırıp duruyorum.
"İşin içinde Zeki Demirkubuz yoksa "Bekleme Odası" kulağa hiç anlamlı gelmiyor Tonguç Bey. İşin içinde para olunca kelimiz de, dil sürçmelerimiz de, kütüğüne kayıtlı olduğumuz ilçe de dikkat çekmiyor Tonguç Bey. Benim bu kırmızı koltukta ne işim var Tonguç Bey?"
Tonguç giriyor içeri, mevsimsiz gevrek beyaz bir turp gibi. Mahkeme salonundan kırmızı koltuklu cam odaya ışınlanıyorum. Hazırlıksız yakalanıyorum.
“Oğlum sen ne diye geldin?" (Oğlum ne lan!)
"Ne işin var burda? Haber vereceğim demedim mi sana?" (Ne işim mi var? Bir işim yok muymuş yani benim? İşsiz miyim?)
"Ciddi misiniz?"
"Evet."
"Daha o pozisyon için bütçe ayarlaması yapılmadı. Görüşme yapıp sana dönecektim ben. Sen herhalde o heyecanla anlamadın."
"Dalga geçiyorsunuz?"
"Hayır ciddiyim."
Sırtıma bir-iki-üç kez vurup belli belirsiz odanın kapısına doğru pışpışlayarak,
"Senin şey, şey olmuş. Iııaahhh... Yanlış anlaşılma olmuş. Sen bekle ben şey yapıcam sana. Bütçe... Onun şeyi gelince şey olur."
Arkasını dönüp yürürken konuşmaya devam ediyor. Ben apar topar çantamı yükleniyorum. Patlak, dikişleri sökülmüş, iç lastiği görünen bir top gibi hissediyorum. Arkasından yanlış anlamamın sebebinin karakterimdeki bir sorundan ya da algılayışımdaki kronik bir kıtlıktan kaynaklanmadığını, hatta bu sıkıntının onun havada kalan yuvarlak sözleri nedeniyle doğduğunu anlatmaya çabalıyorum. O yürümeye ve konuşmaya devam ediyor, ben çantaya sol kolumu bir türlü sokamıyorum. Cümlelerim sünüyor, Tonguç Bey'in sesi gevriyor.
Bütçe diyor, şeyden haber diyor, gelsin ben de sana demiştim haber şey edicem diye... Sen diyor şey olmuşsun herhalde işte.
Dayanamıyorum.
"Ne olmuş, ne olmuşum, ne!" Patlıyorum. Çıkıyor kelimeler ağzımdan.
Bir sessizlik ânı... Sakinleşmezsem bu iş olmayacak. Motoru rölantiye alıp devam ediyorum.
"Ama ben baya kötü oldum. Bu kırmızı koltuklar..."
Bahsettiğim ne, anlamıyor. Anlamak için zaman da harcamıyor. Küçük düştüğüm aşikâr. Hatanın onda olduğu da. Hatasını kabul etmeden teselli etmesi lazım. Zihni bu düşünsel ralliye yenik düşüyor. Fena afallıyor.
"Hayır hayır estağfurullah..." (Ne estağfurullahı ya? O burda kullanılmıyor ki. Kusura bakma diyecektin. Dilin varmadı.)
"Tammam. Diyor. İki m ile."
Gemileri yakıyorum artık.
"Tamam o zaman siz bana bütçe şeyi şey olunca şey edersiniz."
Aramızda bir gerginlik yaşanmamış gibi davranıyor. Benim onu gerebilecek kadar cürmüm yok diye düşündüğünden elbette. İyi küfür yiyor benden. Merdivenden ilk iki basamağı tek adımda hoppalayarak çıkıyor. Salatalığı da tuzla...
Muzaffer kimliğimi uzatıyor. Göz gözeyiz. Bu defa eminim. Az öncekiler neyse de, böylesine yenik bakışları bir daha asla unutamaz. Çıkıyorum binadan. Bir yaş damladı damlayacak. Askerde ankesörlü telefonun başında nasılsam öyleyim. Yapayalnız. Çaresiz. Kadıköy'e, eve dönmek, bir kaldırım taşı da olsa tanıdık bir şeyler görmek istiyorum. Gideyim buralardan, dayanamıyorum. Bu kadar çok arabaya, cama, metale, betona. Her zaman her yerde vardı bunlar, evet. Ama böylesine uzun boylu değil.
Bir süre boş baktıktan sonra yürümeye başlıyorum. Gece, yeni evimdeki çıplak odamda öksüz duran yer döşeğine doğru atacağım adımlara kadar, sokakta amaçsızca devam edecek gezintimin startını veriyorum. a.m.'ın 10'u. Cv'imdeki İngilizce gediğim en büyük kaygı kaynağımdı zaten. İş bulana kadar Taner'in eski Arap ev arkadaşlarıyla grup seksten fırsat buldukları anlarda pratik yapayım madem, diye düşünüyorum. Grup seks falan, aklım uçuyor. Mercedes GLA 200 teğet geçiyor fermuarı bozuk sırt çantamı. Bu götü boklu imajını neyle temizleyeceğim ben? Elit bir plaza insanı olmak ölümden daha mı mühim? Çık ulan içimden komprador şeytan.
Metroya iniyorum. Civardaki tüm takım elbiselerden daha yavaş hareket ediyorum. Donakalmış hayatımda depara kalkmam gerekiyor. Bense yürüyen merdivenin sağ tarafında öylece duruyorum. Uzak gözlüğümü de takmamışım. Yirmi sekiz yaşındayım zaten, almaya çalıştığım iş için fazlaca geçkin görünmeyeyim. Tabelalara yakından baka baka ilerliyorum. Taksim tarafına gideyim. Ordan boğaz havası alıp vapurla geçerim Kadıköy'e. Meydana yönlendiren tabelaları takip ediyorum. Bir işe yarasın bunca yürüyüş, kilo vereyim, yürüyen merdivenleri kullanmıyorum. Acelem de yok.
Taksim'e çıkıyorum yine, metronun içinde ağır aksak ilerleyip. Yanlış çıkışa yönelip kendimi betona gömülmüş halde buluyorum. Tam nefes almak, biraz olsun güneşe sürtünmek isterken turuncu, çamursu bir ışığa bulanıyorum. Taksim'in yeni çıkışı, yeni hali. Trafik yer altından ilerliyor artık. Eskiden farklıymış gibi. Birkaç yürüyen merdiven daha ve nihayet güneşli meydana ulaşıyorum.
Ne olursa olsun burası efsunlu. Kusacak gibi oluyorum her defasında. Kana karışırken vücut ilkin bir direnç gösteriyor. Sonrası bir mayhoşluk hali. Hiçbir zaman aşığı olamayacağım. Vazgeçemeyeceğim de. Yürüyorum. Taksim kestane kokuyor. Ağustos ağustos ne alaka, anlamıyorum. Mevsimsiz meyveler, sebzeler her yerdeler. Kış gelecek daha. Ulan ben o verdiğin sikko parayla kira, doğalgaz, elektrik bilmem ne payımı ödeyecektim Tonguç gevreği.
Nereye niye yürüyorum bilmeden, hiçbir plan yapmadan sokaklar geçiyorum. Bir faydası olmak zorunda diye tabelaları okuyorum. Belki Taksim sokaklarına hâkim olmak bir işe yarar. Kadının biri, patronun biri yahut ortamın biri beni kabul eder bu bilgi ile. Kabul edilip beğenilmek, istenmek için her şey. Kim istemedi lan beni zamanında. Çıksın ortaya. Nasıl geldim bu hale? Hangi hipnoz temize çeker zihnimi?
Çok yokuş be bu İstanbul! Bir pasaja dalıyorum. Çıkıyorum. Caddeye dönüp tekrar giriyorum pasaja. Müthiş bir yer burası. İçerdeki dükkân sahiplerinden biri kıllanıyor. Üçüncüden sonra tekrar girmiyorum. Arka sokaklara dadanıyorum. Duvarlarda Arapça yazılı İngilizce dil kursu afişleri.
İşsizlik bir şey değil de rezil olmayı sindiremiyorum. Ben o Tonguç'u katlar dişimi kurcalarım, kendi sulak arazimde denk getirsem. Lakin o puştun sahasında, deplasmandayız anlayacağın. Nasıl eziliyor, köpürüp taşıyor içim anlatamam. Yürüdükçe artıyor mu azalıyor mu köpük bilmiyorum. Hava karardı kararacak. Mecbur döneceğim eve. Daha Taner'in anne babası var. Onlara anlatılacak uzun uzun mevzular.
Eve girdiğimde Taner evde yok. Hicran Teyze ütü, Erhan Amca, Yılmaz Özdil güzellemesi yapıyor baba koltuğunda. Çok gecikmeden beklenen konular açılıyor. Ben, "Olmadı," dedikten sonra mümkün olduğunca konuşmuyorum. Hicran Teyze'nin bıraktığı yerden Erhan Amca devam ediyor. Sanki hep aynı sesle anlatıyorlar.
"Ne oldu iş? Aaa, olsun çocuğum. Elbet bulacaksın. İçini ferah tut. Peki o neden öyle demiş? Ha sen yanlış anladın. E yanlış anlamadıysan niye? Olsun sen yine de şey etme. Adam da haklı onca iş güç içinde. Yolla yavrum CD'ni sen başka yerlere de. Tabii yolla."
Buzdolabına ilerliyorum. Misafir evindeki tedirginlikle açıyorum dolabı. Votka var az. İkiye bölüyorum. Ya votka da biterse diye ödüm kopuyor. En azından bir kerede bitmesini yüreğim kaldırmaz.
"Hicran, bizim Namık vardı. Oğlu mu yeğeni mi bu işlerdeydi. Bir soralım değil mi? Sen yüreğini ferah tut. Umudunu kaybetme."
İki bardağa bölünmüş tek içimlik votkayla kafayı buluyorum. Odaya çıkıp son adımları atıyorum. Bir tanecik bira daha olaydı iyiydi. Son bir bira. Uykuya dalmak üzereyken kapı açılıyor. Taner elinde iki birayla giriyor.
"Umut bu kapağın altında Taner. Nasıl slogan?"
"Anlamadım abi kusura bakma."
"Kusura bakma değil. Estağfurullah."
"Nasıl abi?"
"Onu siktir et de, dövme yaptırayım diyorum bir tane."
"Ben de istiyorum abi. Aklımda bir şey var aslında."
"Benim de var Taner, benim de."