Esra Ertan • Modigliani Oğlu Modigliani*
5 Kasım 2017 Öykü

Esra Ertan • Modigliani Oğlu Modigliani*


Twitter'da Paylaş
0

Yanına eli boş gitmek istemedim. Görev gibi alınmış olmamalıydı. Sevinçliydim. İlk tiyatro oyunumun kitabı çıkmıştı. Elimde bu sevinci de anlatacak bir şey olmalıydı. Eski plaja çıkan yolun başında çiçekçi gördüm. Bir demet beyaz papatya aldım. Kız epey uğraştı demeti süslemek için. İstediğim emek duygusu kollarımın arasında. Eve yaklaştım. Yıllardır atamadım şu duyguyu. Beğenecek mi endişesi gibi bir şey. Çocukluğumda bırakmalıydım oysa. Bakalım ne diyecek… Bir süredir uğramamıştım yanına. Kal derse kalırım yemeğe de. Kapıyı açtı. Solgun, küçük yüzünde emanet bir gülümseme. Nereye saklıyorsa yine aldığı yere koyacak. “N’oldu sana, evin yolunu unuttun bakıyorum.” Terliklerimi alıyorum dolaptan. Kış gibi üşüyorum bir yandan da. Görünmez bir kalkanla oturma odasına yürüyorum. Mutfağa geçerken, karnıyarık yapmış, onu söylüyor. Cacık mı yapsınmış yanına, söğüş salata mı. Bu seçim daraltıyor içimi. Fark etmiyor. “Cacık iyi olur,” diyorum. Çocukken kütüphanecilik oynadığım koltuğa oturuyorum. Kolluklarında kanaviçe örtüler. Hâlâ saklıyor bunları. Biriktiriyor böyle böyle. Melamin sütlüklerden, düğmelerden, krem kutularından bir bellek yaratıyor. Sanki zamanı bu evde tutmaya çalışıyor. “Aysun aradı, ona da gel dedim. Başka yere söz vermişler. Karşıya geçeceklermiş.” Sesinde bir memnuniyetsizlik. Bizimle olmalıydılar oysa. Aysun da benim gibi. Yaşamını nasıl yöneteceğini yeni yeni öğreniyor. Yine de benden farklı bir şey yaptı. Daha fazla dağılmadan evden kaçtı. “Doğum gününde toplanacağız nasılsa.” Hâlâ mutfakta mıydı belli değil. Sessizlik, tekinsiz bir şekilde koridora dağıldı. Karnıyarığın kokusunu bastırdı. Terliklerimin ucunda durdu ve birikti. Mermer sehpaya eğildim. Küllüğü önüme çektim. Bir sigara yaktım. Pencereye yürüdüm. O âna kadar televizyonun açık olduğunu fark etmemiştim. Siyah, ince çerçevesine baktım. Öfkeli bir kaplanın, antilop mu geyik mi neyse işte bir zavallıya kurduğu tuzak doluşuverdi odaya. Kaplanın bakışlarındaki kararlılığa daldım sonra. Sanırsın ki elimdeki küllük, ayağımın altındaki Isparta halısı, pencerenin önündeki menekşeler onun, her şey onun, bu ev onun. “Bu menekşeler yerini sevmiş, ne güzel açmışlar.” Elinde büyük, beyaz bir kâseyle odaya girdi. Masada tangır tungur tabakları düzenledi yeniden. “İçme şu pis şeyi, hani bırakacaktın, hey hey! Senin sözüne aldanmam daha.” Pencerenin önüne yığılıyorum. Dişlerimin arasından ince bir esinti giriyor, sızlatıyor. Neremin sızladığını anlamaya çalışıyorum. Vücudum baştan başa sızlıyor. ”Ben iyiyim böyle. Spora başladım hem.” Homurdanmalarını duyuyorum. Homur homur cümlelerime karşı koyuyor. Yaşlılık diyorum içimden. Ona baktığımda, uzun yalnızlıkların ne denli korkutucu olabileceğini görüyorum. Bir kelimeyle, bir bakışla, bir hatırlayışla korkunun yayılmasından sakınıyorum. “Sen çorbayı dök,” diye sesleniyor. Sıcakta içilmez ki şimdi bu. “Yoğurt çorbası yapmışsın, oh mis gibi nane kokuyor,” diyorum. Kâseleri doldururken masaya göz gezdiriyorum. Bu düzende hatırladığım bir şeyler var. Yıllar öncesinden çıkıp gelen bir kavga cacık kâsesinin yanında dikiliyor. Bağırış çığırış, balkonu saran sarmaşık, aniden indiren yağmur… “Tencereyi karıştır önce, daldır kepçeyi bakayım.” “Daldırdım zaten, az koyuyorum ikimize de.” Sofranın başına oturuyor. Ben de yanına. “Sinan’la aranız nasıl? Tanıştırsana artık bizi.” “Bir yaramazlık yok, olur, bir ara uğrarız.” Çorbanın içindeki köfteleri seçiyorum tek tek. Çok kaynatmış yine. Her kaşıkta yüzüm nemleniyor. “Aman kızım, bak artık yaşın geçiyor. Bu saatten sonra armudun sapı üzümün çöpü deme, akıllı ol bak.” Durumu dramatikleştiriyor. Sinan’ı artıklaştıran bu tavrı boğazıma yumru gibi oturuyor. Yine beni anlamıyor. Oturduğu sandalyenin ayağı yere vuruyor. Sanki yarattığı drama eşlik ediyor. Sessizce yoğurtlu çorbamızı içiyoruz. Ama sıcak basıyor. Çorba hararetimi arttırıyor. Sinan’la ilgili bir şey söylemek istemiyorum. Dahası onu nasıl anlatacağımı, hissettiklerimi nasıl yansıtacağımı bilmiyorum. Kuracağım cümleler hep eksik, hep yetişmiyor. “Ee laflar sende, anlat bakalım. İşler nasıl gidiyor.” Tam sırası işte. “Kitabım çıktı, sana da getirdim bir tane.” Kaçamak bir bakışla sevincini ölçüyorum. Bir şey yakaladığımı söyleyemem. Sanki bu haberi idrak etmesi için biraz zamana ihtiyacı varmış gibi kımıldadı, sandalyesinden doğruldu. Fısıltıyla, “Hayırlı olsun, Allah yolunu açık etsin” dedi. Yetmedi bu. Ellerine baktım. Ama o kalktı, mutfağa gitti. Cızırdayan ocakta bir şeyler yanıyor gibiydi. Beyaz, çiçekli bir tencereyle döndü. Kendi performansıyla meşguldü. Bir biçimde sevindiğini, gururlandığını biliyordum. Ama bildiğim bana yetmiyordu. “İlk sayfasını senin için imzaladım,” diyorum, beklediğim övgüyü almaya kararlı bir sesle. Bu beklentimi anlamamış gibi sakin. Pilavını kaşıklıyor. Ona baktım. Göz göze geldik. Abartıyorsun ama, der gibi sanki. Televizyon hâlâ açıktı. Dönüp omzumun üstünden öfkeli kaplana baktım. İş işten geçmişti. Antilop mu geyik mi artık neyse işte, ulu orta dolaşamayacağını öğrenmişti. Evime gitmek istiyordum. O an karar verdim. Dönünce eve, Lena Horne’dan Moon River’ı dinleyecektim. Bir kadeh de martini bianco içecektim. İçine de şu Ecevit’lerden aldığım tombik yeşil zeytinlerden atacaktım. Evimin olabildiğince mutluluk değerini yükseltecektim böylelikle. İhtiyacım olan şey, şu ana olabildiğince yaklaşmaktı çünkü. Ve şu ana yaklaşmak için onunla arama bir mesafe gerekli. Lena Horne nasılsa bana yardım edecekti. Bardağıma su doldururken, “Çay suyu koyayım ben, sonra kalkacağım,” dedim. “Otur, acelen ne, kal bu gece burada,” dedi baskın bir sesle. Kal bu gece burada, kal bu gece burada. Yasak kelimeler bunlar. Yasaklı. Kalamam, bu dünyada hiçbir yerde kalamam. “Yok, işlerim var. Giderim, haftaya konuşuruz, Sinan’la geliriz.” “Kaç git bakalım yine. Misafir gibi gelmelerin zaten, bir saat ya oturursun ya oturmazsın. Çözemedim çocuk ben seni.” Doğru söze ne denir. Bir şey diyemedim. Demedim aslında. Anlatamıyordum kendimi. Kimseye anlatamıyordum. Böyle bir sorunum vardı. “Haksızlık ediyorsun.” “Yok, hiç haksızlık falan etmiyorum, haydi o zaman doldur şu çayları da içelim.” Mutfağa geçtim, bir sigara yaktım. Tepsiyi çıkarıp, bardakları dizdim. Şekeri indirdim üst dolaptan. Kavanozdan fındıklı kurabiye de çıkardım. Yeniden masaya döndüm. Oturduk. Televizyonu kapamıştı ben mutfaktayken. Kalkıp çantamı aldım yerden. Kitabımı çıkardım ve önüne koydum. Gözlerim üzerindeydi. Mırıldandı. “Modigliani Oğlu Modigliani.” “Bir şiirden esinlenerek yazdım bu oyunu. Almanya’da da sahnelenecek. Yani henüz kesin değil ama ilgileniyorlar.” Nasıl desem, yüzünde, yol yol çizgiler arasında dağılmış bir şeyler gördüm. Toplanıp, bir araya gelmek, haykırmak isteyen şeyler. Sakin, heyecanlı, mağrur. Böyle hepsi, bir iklim gibi etkiledi yüzünü. O an sarılabilirdim ona. Çok yakındık. Eğilip bükülmüş kırmızı parmaklarını kitabın üzerinde gezdirdi. Çayımı içtim, kurabiye de yedim. Sehpanın üstünden sigaramı ve çakmağımı aldım. Çantamı hazırladım. Bir duş alıp, uyumak istiyordum. Kapıya birlikte yürüdük. “Yine gel, bekliyorum,” dedi. Sesi yumuşamıştı. “Tamam,” dedim. “Ararım seni, Sinan’la da konuşayım.” Sarıldı bana. Sessizce ayrıldım. Yorgundum. Taksi çağıracaktım. Sonra vazgeçtim. Eve yürüyerek gittim. Bahar akşamlarını anlatan bir koku vardır. Tarif edemeyeceğim şimdi. Bir sis gibi geceyi ağırlaştırmıştı. Gelir gelmez duş aldım, kahve yaptım ve uzandım. Bir rüya gördüm. Almanya’da bir tiyatro sahnesindeyim. Bağıra bağıra Cemal Süreya’nın Aslan Heykelleri şiirini okuyorum. Perdenin arkasından Modigliani çıkıyor. Parmağıyla seyircileri işaret ediyor. “Bak” diyor. “İşte, orada.” En arkadaki koltuklardan sıçrayarak bir kaplanın üstüme geldiğini görüyorum. Kaçacak yer ararken pat diye önümü kesiyor kaplan. Dişlerinin arasından yiyip bitirdiği geyiğin bir parçası sallanıyor. Belki bundan çorba yaparım diyorum. *Modigliani oğlu Modigliani, Cemal Süreya’nın “Aslan Heykelleri” adlı şiirinde bir dize.

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR