Kelimelerin mezarlığında gece bekçisiydim
Dirilecekleri günü bekledim.
– Didem Madak
Perde akşam üstü göğüyle aramıza ince bir set çekiyor. Rüzgârın cömertçe estiği kısacık anlarda akşam güneşi odanın içine sarkıyor. Odadaki iki kişilik yalnızlık, sokaktan gelen akşam üstü fısıltıları, çocukların gülüşmeleri ve üst kattan gelen tıkırtılara eşlik eden televizyonun sesiyle bölünüyor. Duvarın çatlağından içeri sızan sesler saat yediye geldiğinde duvarı yıkarcasına odanın içinde yankılanmaya başlıyor. Babam saat yediye ramak kala kumandayı sol eliyle kavrayıp baş parmağı ile ses açma tuşuna olanca gücüyle basarak tiz sesli kadının sesinin evin her köşesinde duyulmasını sağlıyor. İşte saat tam yedi. Evin her köşesinde bizlere iyi akşamlar dileklerini ileten o tiz ses yayılıyor. Yemek vakti geldi. Kalkıp mutfağa gitmem gerekiyor. Ayaklarımı yataktan aşağı sarkıtıp elimi yatağın bitişiğindeki kapının koluna atıp odanın içine şöyle bir göz gezdiriyorum. Küçük sehpanın yamacında duran deve tabanı bir yaprak daha patlamış, buhurdanlıktan eriyen mum sehpanın üzerine dökülmüş odada geceden kalma lavanta kokusunun hayaleti dolaşıyor… Güneşin görünür kıldığı toz zerrecikleri odanın boşluğunda oradan oraya salınarak ışıkla bitmez bir oyuna tutuşuyorlar... Bir gayret ayağa kalkıp kavradığım kapı kolunu aşağı doğru itip kapıyı aralıyorum.
Yirmi beş adım. Mutfağa ulaşmak için. Kapıdan çıkıp sağa dönüyorum bir, iki, üç, dört, beş…. yirmi üç, yirmi dört, yirmi beş…
Kollarımı olanca hızıyla sıvayıp yemeğe girişiyorum. Sesler değişiyor. Tıkırtıların ve fısıltıların yerini çatal bıçak sesleri alıyor. Mutfak tezgâhı, buzdolabı ve ocak arasındaki kısacık mesafede bir saat boyunca gel git yapıyorum. Domatesleri yıka, yemeğin tuzunu kontrol et. Bir saatin sonunda haber spikerininkini aratmayacak tizlikte ve yükseklikte mutfaktan evin diğer odalarına sesleniyorum. Sesim ablama on beş adım, abime yedi, babam ve anneme atmaları gereken otuz adımın ulaklığını üstleniyor.
Yemek hazır!
Kapılar bir bir açılıp hemen geri dönmek üzere aralık bırakılıyor. Yedi adıma rağmen abim en son gelen oluyor hep. Yedi adım değil de yetmiş adım atmışçasına yorgun ve bitkin geliyor. Koşmuş da soluk soluğa kalmış, soluğu yerine gelsin diye bir yudumda koca bir bardak suyu içermiş gibi yiyor yemeğini. İlk o kalkıyor sofradan, yedi adımı üçe indirip aralık bıraktığı kapısından içeri süzülüp ikinci raunda hazırlan boksörler gibi çay saatine kadar kapıyor kapsını.
Ablam… O sofraya ilk gelip ikinci giden. Bulaşıklar üstüne kalmasın diye bir lokması hep eksik kalıyor gibime geliyor. Bir gözü kaşığında diğeri yanında oturan bende. Sofrada inanılmaz bir yarış, burun farkıyla bu gecenin de kazananı o. Koridorda yol alıyor. Otuz adım. Kumandayı eline alıp günün dizisine başlıyor. Odasının kapısı hâlâ aralık.
Annem ve babam, onlar da son bardak sularını içip kalkıyorlar. Koridorda otuz adım atıp salonda çayı beklemeye başlıyorlar. Burun farkı ile yine bana kalan mutfağı toparlamaya başlıyorum. Kalan yemekleri dolaba koy, tabakları sıyır, bulaşıkları makineye diz, tezgâhın üstünü sil… evin seslerine fokurdayan suyun sesi ekleniyor. Çayı demliyorum. Bardakları tepsiye dizip otuz adımda salona varıyorum, bir otuz adımda tekrar mutfağa çaydanlığı alıp ışığı kapatıyorum. Bir kez daha sesim, kelimelerden yoksun bir toplanmanın ulaklığını üsteleniyor.
Çay hazır!
Koridorun sonundaki kapının sesi geliyor sadece hafif aralık… otuz yedi adımın sonunda beş kişilik sessizliğimiz tamamlanıyor salonda. Çaya düşen birkaç şekerin sesi, şekeri dağıtan kaşığın bardağa çarpışları, nefes almaya dair birkaç yudumun sesi ve diziden kulaklarımıza çarpan birkaç tutkulu sözcük dimağımıza yerleşiyor çıt çıt eden çekirdek sesleriyle. Annem ve babamın dizleri hafitten birbirine değiyor, sırtlarını duvar dibindeki yastıklara yaslamış ellerindeki çayı yudumluyorlar. Ara ara yüzleri neredeyse tek sıra halinde dizilmiş bize dönüyor, gözlerinde asılı kalmış birkaç kelime, dudakları kıpırtısız... Abim sıranın başında bir eli çay bardağında, diğer eli tepsiyle ağzı arasında gidip geliyor. Ortalama bir hesapla tepsideki tabaklara uzanıp bir şeyler yiyor. Ablam aramızda bağdaş kurmuş, sağ dizinin dibine bıraktığı çay bardağıyla sofradaki eksik lokmasını tamamlarcasına bir şeyler yiyor.
Kendime çektiğim sağ dizimle hemen ablamın arkasında, sol dizimin yanında çaydanlıkla oturuyorum. Yitirdiğimiz sesler evde yankılanmasın diye gözlerim televizyon ve bardaklar arasında mekik dokuyor. Sırayı bir kez şaşırsam eğer bardağı ilk boşalanın akciğerlerinden gelen hava soluk borusuna dolacak ve gırtlağındaki tellerin birbirine değmesi ile harfleri dilinin uçuna getirip “çay” diyecek. Böylece sesi evin seslerine karışacak. Bazen duymak için görmemiş gibi yapıyorum boşalan bardağı. O zaman aralık bıraktığı kapısını kapatmak isteyen aceleci bir ses “çay” diye sesleniyor salonun boşluğuna, işte o zaman kendi sesimden başka bir ses duyabiliyorum.
Görmemiş gibi yapıyorum. Gözlerimi dikip televizyona, boşalan bardağı görmezden geliyorum. Salonun orta yerinde aceleci bir sesin üç harfi duvara çarpıyor. Duvardan kulağıma çarpan “çay” sesiyle çaydanlığı elime alıp dolduruyorum bardağı.
Saat ona geliyor. Yavaş yavaş toparlanmaya başlıyor salonun ahalisi. Abim eline aldığı son bir bardak çayla yol alıyor, abimin peşi sıra ablam, ablamın peşi sıra ben elimdeki boş çaydanlık ve bardak tepsisiyle geçiyoruz koridordan. Uzun bir yolcuktan dönmüş gibi yorgun argın sızıyorlar odalarına aralık bıraktıkları kapılardan. Işıkları bir bir yanıp sönerken derin soluk almalar ekleniyor evin seslerine. Ha gayret deyip toparlıyorum mutfağı, kelimelerden yoksun bir sofranın daha kırıntılarını temizleyip diziyorum bardakları yerine, arta kalan çayı tek seferde evyenin içindeki süzgece döküp. Yirmi beş adım atıp kapatıyorum odamın aralık kapısını. Penceremdeki gün ışığı yerini gecenin karanlığa bırakmış. Gecenin karanlığı ile aramdaki kalın perdeyi çekiyorum.
Kelimelerin tadına bakmadan, cümle kapısında bir günü daha bitiyoruz. Sessizlik karışıyor evin seslerine…






