Faruk Turinay ile Dipsiz Göl odağında yapmış olduğum söyleşi ilk etapta öyküleri yaratan sebeplerde biriken malzemenin önemi çerçevesinde gerçekleşerek ilerledi. Dünya edebiyatını kapsayan kadim metinlerin malzemesinin değeri metinlerarası yol alışlarda birbirini beslerken yaratılan yeni öyküler adına sağlam bir zemin hazırlıyor. Bu yüzden Dipsiz Göl içindeki her bir öykü özgün yapılarıyla hem anlatılagelen hikayeleri hem de yeni öykü anlatımlarını güncelliyor. Faruk Turinay ile Dipsiz Göl odağında gerçekleştirdiğim kapsamlı söyleşi için buyurun lütfen.
Aynur Kulak: Dipsiz Göl kitabı, güncel olan salgın, hastalıklar, eve kapanmalar, raflardaki kitapları tekrar okumaya başlamalar konu edinilerek antoloji içeren bir metinle başlıyor. Kitaptaki son öykü Dipsiz Göl ve içinde yer alan Göklerden Gelen Mektup metni ile de öyküler bir bütünlüğe kavuşuyor. Dipsiz Göl kitabı tam da böyle bir dönem yaşıyorken baştan sona hayatlarımızın -kadim metinler üzerinden özellikle- yeniden yazılması meselesini önümüze koyuyor sanki; ne dersiniz? Tüm bu bahsetmeye çalıştığım unsurlar üzerinden- edebiyatla olan bağınızı konuşarak başlamak isterim. Dipsiz Göl’deki malzeme nasıl birikti?
Faruk Turinay: Okumayı öğrendiğimden beri okuyorum. Ama bundan on, on beş sene önce ne edebiyat hakkında ne de pek çok başka şey hakkında neredeyse hiçbir şey bilmediğimi fark ettim. Daha ciddi, sanki sınava girecek bir öğrenci gibi okumaya başladım. Hâlâ da böyledir. Edebiyatla ilişkim hem hoşlanma, hem mecburiyet ilişkisi: Yani yapacak daha güzel bir şey bulamadığım zamanlarda onunla ilgileniyorum. Dipsiz Göl’deki oyunları, hem zevk için, hem de iyi oyun oynayanları kıskandığım için oynadım. Kitaba adını veren son hikâyedeki o kısmın “Göklerden Gelen Mektup” adını taşıması, aslında bundan on bin sene önce din, sanat ve edebiyat diye ayrı şeyler olmadığı, bunların kökeninin aynı olduğu düşüncesinin bir yansıması olabilir.
AK: Dipsiz Göl’ü tamamlamanız, tüm öykülerin yazılması ne kadar sürdü? Dipsiz Göl öykülerinin sadece akla düşen bir hikâye anlatma fikrinden ibaret olmayıp farklı teorileri, pratikleri de göstermek adına yazıldıklarını görüyoruz. “Neden?” sorusu etrafında şekillenen bu öyküler hangi aşamalardan geçti, üzerlerine nasıl çalışıldı?
FT: Dipsiz Göl’deki öyküler üç-dört yılda birikti. Bunların bazıları okuru yorabilecek türden öyküler olduğu için kaygılıyım biraz ama bunu göze aldım. Kitabın neredeyse her sayfasında yaşayan ve yaşamayan insanlara, olaylara, kurumlara, eserlere, eşyalara, yerlere doğrudan ya da dolaylı göndermeler, bunlarla oynanan oyunlar var. Yani hikâyelerimin bir ana gövdesi, bir de bulmaca tarafı var.
Teoriye, pratiğe gelince öyküleri “dur, şu edebi tekniği, biçimi deneyeyim,” diye düşünerek yazmadım. Öykülerin konuları kendiliğinden bazı teknikleri kullanmaya zorladı beni. Mesela kitaptaki ilk hikâyenin (“Hayatın Işığının Yandığı Anlar: Kısa Hikâyeler Antolojisi’nden Üç Madde”) içindeki “Muska” adlı alt-hikâye, olay devam edecekmiş gibi görünürken pat diye bitiyor. Sonradan bir yerlerde okudum: Bu tekniğe “bathos” deniyormuş. Gogol’ün sevdiği bir yöntem. Alaycı ve biraz sadistçe bir yönteme benziyor. Her neyse, yazarken bunu bilmiyordum. Gerek de yoktu zaten. “Muska”yı yazarken hikâyeciği aniden bitirmem gerektiğini hissettim ve bitirdim: “Vakti geldiğinde eceliyle öldü”.
Öykülerimin “Neden?” sorusu etrafında şekillendiğinden pek emin değilim. Fakat hangi aşamalardan geçtiğini bir düşüneyim... Bu, her bir öykü için farklı. Kafanızı şişirmemek için sadece ilkinden bahsedeyim: Anlatım şekli, yapısı, konusu önceden yazdıklarımdan farklı çok kısa hikâyeler yazmak istedim. Biraz daha hayatın içinden, sade olsun, diye bir şeyler geçmişti zihnimden. Art arda üç kısa hikâye doğdu. Bilerek yapmamıştım ama bunların özü birbirinden bağımsız değilmiş gibi geldi bana: karakterlerim ya kendi hayatlarının saçma olduğunu düşünüyordu ya da hayat gerçekten öyleydi. Yarı-deli biri, İbrahim Öykü Armağan Seçici bunları derlemeli (belki de yalan söylüyordur, bizzat yazmıştır!), ayrıca başına bir giriş yazısı yazmalıydı. Ve bunu yaptı. Tuhaf, dengesiz, öfkeli, alaycı bir adam. Ama delirdiği için artık daha az acı çekiyordur umarım. Onun için bazen üzülüyorum.
AK: Birkaç dönemi kapsayan, buna istinaden yüklü bir dönemsel dünya edebiyatını önümüze koyan öyküler okuyoruz. Don Quijote’den Ulysses’e dönemsel anlatı bazında birbirine sürekli el veren edebi metinler içinde günümüz öykü anlatımını birleştirmek ve daha da önemlisi gündelik hayat içerisinde yaşarken yazmak, bunu konuşmak isterim.
FT: “Metinler-arası bir ilişki kuracağım bir kitap okuyayım da onu sonradan uyduracağım bir hikâyenin içine yerleştireyim” demiyorum. Zihnimde zaten bir sürü kitap, insan, tarihte veya günümüzde gerçekten olmuş olaylar ve kendi uydurduklarım cirit atıyor. Benim de tahmin edemeyeceğim bir anda bunlar birbiriyle ilişkiye geçiyor. Böylece öykülerimin içeriği ile biçimi, yapısı aynı anda zihnimde şekilleniyor. Öykü şekillenince beni yazmaya zorluyor. Ben kendimi sadece kayda geçiren biri gibi hissediyorum.
AK: “Bugün Yedinci Gün. Tanrı dinlenecek ben çalışacağım.” Kitap kapağında okuduğumuz bu cümle çeşitli çağrışımlara ve bilgilere götürüyor zihnimizi. Öyküler boyunca metinlerarası yolculuklarımızda “hikaye anlatma ya da hikâye anlatıcılığı” meselesi çok ön plana çıkıyor “Büyük Hikayem Benim” öyküsünde anlatıcı karakter “İnansınlar bana, gerçekten varım!” diyor. Hikâye anlatmanın -ya da yazmanın- altında biraz da bu yok mudur zaten?
FT: Haklısınız, Dipsiz Göl’deki öykülerde anlatıcılarımın bazıları hikâye anlatma meselesine kafayı takmış gibi görünüyor: kim anlatıyor, nasıl anlatıyor, niye anlatıyor, anlatamayanlarda eksik olan ne, vs. Buna itiraz edemem. Ama bu, elimde değildi. Kafamın çalışma şekli böyle. Yeri gelmişken bir itirafta bulunayım da rahatlayayım: Gerçekten bir yazar, bir hikâye anlatıcısı olduğuma dair kuşkularım vardı. Bu kuşkularım giderek azaldı. Belki bu dönem kapanmıştır.
Anlattığın hikâyeye inandırma meselesine gelince, bunun doğuştan gelen bir yetenek ve çalışma işi olduğunu düşünüyorum. “Büyük Hikâyem Benim” öyküsündeki merhamete muhtaç karakterim Edip Yılmaz, “İnansınlar bana, gerçekten varım!” diyorsa, bu, anlatma yeteneğinden mahrum ve tembel olduğu için olabilir! Ama hikâyenin sonuna doğru, anlatmaya başladığı görülüyor. Acaba seksen üç yaşındaki bu ihtiyarın ömrü yetecek mi?
AK: Öykülerde genelde anlatıcı karakterin başına bir şey geliyor, anlatılan hikâye bir kırılmaya uğruyor ve yeni bir dönem başlıyor. Karakterleri konuşmak istiyorum sizinle, karakterlerin yol alışlarını, kadim metinlerin rüzgârını arkalarına alarak ilerlemelerini. Karakterler Dipsiz Göl içerisinde anlatılan öykülerin omurgası niteliğinde. Ne dersiniz?
FT: İlk sorunuza cevap vereyim önce: anlatıcı karakterin başına gelen bir şeyle hikâyenin kırılmaya uğraması. Bu durum benim de kafayı taktığım sorunlardan biri. Hikâye içinde hikâye, çok eski bir edebi teknik. Binbir Gece Masalları, Decameron böyledir mesela. Bazısı da hem bu tekniği kullanır, hem de bu teknikle ufaktan dalga geçer: Mesela Eco, Gülün Adı romanının başında, “Doğal Olarak, Bir Elyazması” der. Buradaki “doğal olarak” sıfatı Eco’nun yaptığı bir şaka, malum: Yani elyazması olmasa ben bu romanı nasıl yazacaktım, çok alışılmış bir teknik ama artık idare edin, gibisinden. Dipsiz Göl’deki hikâyelerde bu tekniği özellikle kullanmış değilim, sadece anlattığım şey bazen beni böyle bir tarza yönelttiğinde kendime engel olmuyorum. Hep de böyle yapacak değilim: Mesela geçen ay oturdum ve tek bir uzun hikâye yazdım, orada öyle bir kırılma yok. Kimisi bu tarzı sevmez. Mesela bir yazar mı, eleştirmen mi, şu an kim olduğunu hatırlayamadım, şöyle bir şey diyordu: “Hikâyenin başını ve sonunu at, geriye kalan şey iyi hikâyedir.” Onun ne demek istediğini anlıyorum ama bu konuda katı görüşlerim yok.
Dipsiz Göl’deki karakterlerle ilgili sözlerinizi iltifat olarak kabul ediyorum, çok naziksiniz. Teşekkür ederim. Bunu yapabildiysem ne mutlu bana.
AK: Öykülerdeki anlatım-olay aktarımları-karakterler-nesneler-duygular düşünüldüğünde zamanın değişime etkisine, zaman izleğine çok önem verdiğiniz belli oluyor Faruk Bey. Bu yüzden metinlerdeki zaman kavramını kullanmanızı atlamaksızın konuşmak isterim sizinle.
FT: Zaman her hikâyecinin, romancının belirlemesi, sınırlarını çizmesi kaçınılmaz bir şey gibi geliyor bana. Anlatacağım hikâyenin zihnimde tam olarak şekillenmesi için gereken iki şeyden biri.
Yaşayan bir insan için, mesela benim için zaman başka bir şey. O, bir hayalet ama Casper gibi değil. İnsanı ürperten, sevimsiz bir tarafı da var. Zaman gerçekten var olan tek hayalet! Fakat sadece ürpertici değil, aynı zamanda heyecan verici. Gezi kitabıma "Zamanın Üzerinde Seyahat" adını vermiştim. Bir de zamanın iki yüzünün bir karışımı var. Ölüm, zaman, müze, hatıralar, eşyalar, kitaplar; bunlar zihnimde iç içe. İnsanın yenileceğini bile bile zamana kafa tutmaya çalışması; sanat buradan doğmuyor mu? Unutulup gideceğini bildiğin halde bir şeyleri kayda geçirmek… Bu hem acıklı, hem güzel.
Düzenli bir öğrenci gibi özetleyeyim. Bence hâlâ hayatta olan bir insan için zaman, onunla olan ilişkimize göre üç ayrı duygu yaratır:
- Onu unuttuğumuzda mutlu oluruz. Çok sevdiğimiz bir arkadaşımızla buluşuruz mesela; sohbet ederken, gülerken saatin nasıl geçtiğini anlamayız. Ya da yapmaktan çok zevk aldığımız öteki şeyleri düşünün… Zamanın akışını fark etmeyiz. Bu mutluluktur.
- Bizi doğrudan ilgilendirecek şekilde onun farkına vardığımızda çok ya da az, bir şekilde hüzünleniriz, kederleniriz. Annemiz ya da bir yakınımız hastalanır ya da ölür. Bir gün öleceğimizi düşünürüz. Onların öleceğini düşünürüz. Çocukken okuduğumuz bir kitabı karıştırırız ya da on yıl önce kullandığımız bir eşyayı elimize alırız. O kitap veya eşya yakınlarımızdan birine de ait olabilir. Bunlar bizi düşüncelere sürükler, ürpertir ya da bize hüzün, keder, ıstırap verir.
- Bir de zamanla dolaylı ilişki kurduğumuz haller vardır. Burada zaman askıda durur. Zamanın askıda durması için öncelikle başımızda büyük bir dert olmaması gerekir. Bu hallerde “başkalarının hayatı”na tanıklık ederiz veya o hayatları bir şekilde hissederiz. Yani biri bize yakınımız olmayan, “başka” birilerinin başından geçmiş bir olayı anlatır veya kendimiz bir hikâye, roman okuruz, bir müzeyi gezeriz, bir resmi, heykeli seyrederiz, eski bir şarkı, beste dinleriz. Bunlar bize hüzünle karışık bir mutluluk verir. Belki biraz da heyecan.
Sonuçta zamanı herkes kadar dert ediniyorum. Dipsiz Göl’e bunlar yansımış olabilir.
AK: Öyküler yapıları itibariyle gelişmiş, katmanlarını yaratmış deneysel yaklaşımları önümüze koyuyor. Göklerden Gelen Mektup metni ile de bunu gayet net görüyoruz. Profesyonel deneysel yaklaşımları görmemiz açısından Dipsiz Göl önemli bir kitap, ne dersiniz?
FT: Deneysel yöntemleri kullanma şeklimle ilgili güzel sözleriniz için teşekkür ederim. Bu konudaki tutumuma önceki sorularda yeterince değindim sanırım. Sonuçta deneyselliği oynaması zevkli olmakla birlikte bir araç olarak görüyorum.
AK: Son olarak pandemi sürecinde hepimiz, bütün dünya kendini revize eden, yepyeni bir dönemin içine girdi. Burada ilgilendiğim asıl konu tabii ki edebiyat ve bu minvalde edebiyat dünyası bundan nasıl etkilenecek sizce, nasıl metinler okuyup, nasıl metinler yazma sürecine girilecek?
FT: Geniş çapta salgınlar daha önce defalarca yaşandı. Edebiyat açısından bence salgının savaştan, doğal afetten, büyük siyasi olaylardan farkı yok. Vakti geldiğinde birileri iyi hikâyeler anlatabilir. Büyük olaylar ile iyi edebiyat arasındaki ilişkinin gecikmeli olduğunu düşünüyorum. Okumaya gelince, kimin ne okuduğunu bilmiyorum. Beni sorarsanız hiçbir şey değişmedi.






