“Kader bizleri görünmez kılar.”
– Gabriel García Márquez
İnsan huzurlu olmaya korkar mı? Ben korkuyorum. Aklımdan sürekli kötü şeyler geçiyor. Aman düşünmeyeyim de düşündüğüm başıma gelmesin, diyorum ama nafile. Ruhum sürekli titreyen bir el gibi tutunmuyor bedenime. Yolum yok, kapalı değil, benim yolum yok. Madem yolun yok bir yol çiz kendine değil mi? Yok, parmaklarım da yok. Parmaksız doğmuşum ben. Şaşırmış herkes.
Sordum anneme, “Allah unutmuş mu bana parmaklarımı vermeyi?” dedim, annem bir köpürdü.
“Tövbe haşa hiç unutur mu?” dedi.
“O zaman niye vermemiş?” dedim,
“Senin de sınavın böyle olsun diyedir Allah’ın işine karışılmaz,” dedi.
“İşine karışmayayım diye mi vermemiş yani parmaklarımı,” deyince terliğin bana doğru uçtuğunu gördüm.
Annem iyi kadındır, beni de pek bir sever. Babam, “Senin bu oğlunu askere de almazlar büyüdüğünde,” dediğinde annem hep öfkelenirdi.
“Nesi varmış benim oğlumun da askere almayacaklarmış? Hem zaten çıkacak benim yavrumun parmakları, her bir işin ucundan tutacak, görürsün bak. Nusret hocaya götürmeye devam edelim de Allah’ın izniyle. Sen de biliyorsun çok güçlüdür hocanın nefesi. Allah başımızdan eksik etmesin,” derdi, gözlerini örgüsünden ayırmadan. Renk renk eldivenler örerdi annem. Bazısı minicik olurdu bazısı babamın elleri kadar büyük. Allah, Nusret hocaya gitmemize izin veriyordu vermesine de bir türlü şu parmakların çıkmasına izin vermiyordu. Askere de almadılar beni.
“Vardır Allah’ın bir bildiği yavrum, sakın üzülme emi,” dedi annem, üzülmedim.
Günler geçti de geçti. Bir işe gireyim çalışayım desem, yok, kimsecikler işe almıyor. Babam zar zor merkezdeki bir lokantaya soktu beni. Daha öğlen olmadan adam cebime harçlık koyup beni eve gönderdi. Cebime koymadan önce uzattı bana parayı tabii ama tutamayacağımı anlayınca sokuşturuverdi cebime.
“Metin abinin selamı var baba, elemana ihtiyaçları yokmuş babana öyle söyle sen o anlar dedi,” dedim.
“Metin abinin çanağına tüküreyim, gavat!” dedi.
Haberlerde görmüşler, Ankara’da bir kızın kolları yokmuş doğuştan, ayağıyla resim çize çize sergi açmış da eli ekmek tutar olmuş. Hatta bankadan kredi çekip babasına daire bile almış.
“Ekmeği nasıl tutmuş ki?” dedim babama da bi kızardı yüzü. Alnında biriken minik terleri dört parmağıyla silerken, “Dalga mı geçiyon lan sen babanla!” diye bağırdı.
Soğan yemiş belli. Beni lokantaya gönderip soğan yediler demek. Annemin domatesli bulgur pilavıyla yemişlerdir kesin. Ben pek seviyorum soğanla bulguru. Aslında yemesinden çok babamın soğanı elleriyle kırmasını seviyorum. Sol eliyle tutup sağ yumruğunu soğanla buluşturmuyor mu, nasıl zevkli izlemesi anlatamam.
“Tövbe haşa bu çocuk isyan etmekten başka bir şey bilmiyor. Sen onun cahilliğine ver bağışla Rabbim!” diye diye ellerini dizlerine vurdu annem. Ben bir şey demedim, ne diyeyim ki?
Günler günleri mi yoksa beni mi kovaladı bilmiyorum. Bir kardeşim oldu. Erkek o da. Parmakları yerinde, saydım hepsini, eksik yok. Hatta bir elinde fazladan parmak var. Sağ eli altı parmaklı.
“Zamanında isyan ettin de ettin, günahlarının bedelini kardeşine ödetmiş işte Allah, beğendin mi yaptığını!” dedi annem kardeşimin altıncı parmağını tutarak. Minicik parmağın nesi cezaydı anlamadım.
“Neyse hanım buna da şükür, dert etme sütün kesilmesin şimdi, hem fazla parmak göz çıkarmaz,” dedi babam, gülümsediğini ilk kez gördüğüm ağzıyla.
Birkaç yıl geçmeden, daha kardeşim altıncı parmağının bir fazlalık olduğunu anlamadan annem yine hamile kaldı. Oturduk hep birlikte doğacak parmakları bekledik. Fakat bebek doğmadan annemin karnında öldü. Haliyle parmaklar da tam mı yoksa eksik mi göremedik. Kardeşimle birlikte ördüğü renk renk eldivenleri de gömdü annem. Niye öyle bir şey yaptı anlamadım ama vardır bir bildiği, annemin işine karışılmaz.
Derken güz başladı. Güzün başlaması bir şey değil de şimdi bizimkiler hep buğday ekmekle uğraşacak. Annem pek bi yoruluyor, hiç kıyamıyorum ona. Bazen diyorum insanın parmaklarının olması da ayrı bir dert mi ne. Sonra da kış gelecek tabii. Fırtına uğultusundan camlar titreyecek, ağaçların dallarına yoksulluk çökecek, kar, annemin çarşaflarından daha beyaz nasıl olunur göstermek için tüm soğukluğuyla serilecek yollara. Bir de soba belası var başımızda. Bereket versin odunumuz bol oluyor ancak onları taşımak büyük dert anneme. Zaten tüm evi de ısıtmıyor, samimiyetsiz bir sıcaklığı var meretin. Oturduğumuz oda ısınsa tuvalet buz. Bi çamaşırları çabuk kurutuyor sağ olsun. Sevmiyorum kışı. Bahar öyle mi ama? Her yer aydınlık, cıvıl cıvıl. Annemin yüzü gibi. Hele saksılarına çiçek ektiğinde görün siz annemi. Ne dualarla hazırlar toprağını, suyunu. Geçen bahar sordum anneme,
“Ne diye uğraşıyorsun ki bunlarla, tırnaklarına hep toprak doluyor,” dedim, kızdı sanki.
“Tırnaklarım toprak doluyormuş, dolsun ne olacak? Ölünce tüm bedenimiz toprağa bulanmayacak sanki. Hem toprak doğurur, besler, büyütür, umut verir insana, can verir. Topraktan geldik toprağa gideceğiz senin bundan haberin yok mu? Çekil ayağımın altından işime karışma çocuk,” dedi. Gerçekten de annemin ektiği o tohumlar büyüdü, çiçek açtı. Her birinin ayrı ismi vardı. Elektrikler kesildiğinde annem oturur bize her çiçeğin ayrı ayrı öyküsünü anlatırdı. Annemin ektiği umut dolu öyküler…
“Belim ortadan ikiye ayrıldı yeminle, usandım bu canımdan,” diye söyleniyor kadın. Haklı. Babam hiçbir şeye sürmez elini, ancak gelsin bana laf vursun. Annem, “Pazar günü odunları kır da koy kömürlüğe bari,” dedi babama. Babam fırça bıyıklarını tararken;
“Oğluna söyle kırıversin, ben Pazar günü merkeze ineceğim” dedi.
“Ne işin var ya merkezde kış vakti?”
“Ömer’in altıncı parmağını ameliyatla alalım dedi geçen gün Muhittin Bey. Kahvede otururken hasbıhal ettik kendisiyle. Oğlu merkezdeki hastanede doktormuş. Hemencecik hallediverirmiş. Çocuğa bunca zaman niye zahmet verdiniz, artık tıp ilerledi, dünyadan haberiniz yok yahu diye de herkesin içinde azarladı beni gavat. Neyse yine de iyi adam, sağ olsun. Onun oğluyla görüşmeye gideceğim işte. Bakalım ne yapmak gerek bir soralım.”
“Parmağı ne yapacaklarmış peki alınca?” diye sordum birden.
“Müsait bir yerlerine sokacaklarmış. Tövbe Yarabbim, insanı zorla kötü kötü konuşturur bu oğlan. Hadi ben çıktım hanım,” dedi.
Kış bitti. Bahar geldi. Ömer’in parmağı gitti. Ektim onu annemin saksısına. Bakalım annemin çiçekleri gibi can bulup yeşerecek mi?






