Uğur'a mı Geldiniz?
Televizyonun kumandasını ani bir hareketle eline aldı. Kapatma düğmesine başparmağını yerleştirmiş, öylece bekledi. Bekledi. Uzun uzun ekrana baktı. Haber kanalı açıktı. Koalisyon hükümeti henüz kurulamamıştı. Genelkurmay başkanı emekli olacaktı. Bir tekne batmıştı. Yolcu otobüsü kaza yapmış, on yolcu olay yerinde ölmüştü. Evvelki gün şehit olan binbaşı gözyaşları içinde uğurlanmıştı. Bir askeri araca saldırı yapılmıştı. Yine yaralılar, yine şehitler vardı. Genç delikanlıların fotoğrafları art arda görüntüye geliyordu. Düğmeye bastı. Yatak odasına geçti.
Gardıroptan giysiler çıkarıp yatağın üzerine attı. Bluzlar, tişörtler, hırkalar. Karman çorman bir manzara. Aynadaki görüntüsüne baktı. Gözler kıpkırmızı. Küçücük kalmış. Yanaklar ıslak. Silmedi, sadece seyretti. Sonunda karar verdi. Elinde beyaz elbise. Bir aynadaki görünüşüne baktı bir de elbiseye. Düğmelerini açtı. Her düğme üzerine üç beş damla düştü. Önce sol kolunu sonra sağ kolunu giydi. Düğmeleri ilikledi. Acele etmeliydi yoksa yetişemeyecekti.
Karşıdan karşıya geçerken bir korna sesi duydu. Camdan sarkan şoför bağırıyordu. Dikkat etsene kardeşim, ölümüne mi susadın? Elini kaldırdı. Adam bağırarak giderken aniden fren yaptı. Duran taksinin arka kapısını açtı ve bindi. Kızılay'a dedi. Adam başladı konuşmaya. Konuştu, konuştu. Tek kelimesini duymadı. Radyoda çalan şarkı ise içine işledi. Yalnızlığım yollarıma pusu kurmuş beklemekte. Acılar gözlerini dikmiş üstüme nöbette.
Önünden geçen yayaların hepsine laf attı. Genç bir delikanlıya el kol hareketi yaptı. Ayrancı'dan geçtiler. Sonra Bakanlıklardan. Adam bir kadın şoföre bağırıyordu. Işıklarda beklerken dikiz aynasına baktı, sonra kolunu geriye attı ve arka koltuğa döndü. Abla n’oldu? Üzdüm mü seni? Ablam senin iyiliğin için dedim. Hay Allah. Gözü aynada vitesi değiştirdi. Onu üzmek için ne demiş olabilirdi ki?
Müsait bir yerde inmek istedi. Kafanı şişirdim abla, kusura kalma, dedi ilk defa daha farklı bir sesle, şefkatle.
Paranın üstünü aldı. İndiği yere baktı. Yürümeye başladı. Kafasına şemsiyeler çarpıyordu.
Saçı, başı, yüzü gözü ıslanmıştı. Gençlerin olduğu yere doğru yürüdü. Koyu bulutların altında şemsiyelere sığınmış onlarca insan. En yakın arkadaşı yanına geldi. Boynuna sarıldı. Sımsıkı. Birbirlerini bırakmadan öylece kaldılar. Arkadaşının gözü giydiği elbiseye ilişti. Onunla buluştuğunda giydiğin elbise mi, diye sordu. Evet anlamında başını salladı. Pastaneye götürmüştü, saatlerce konuşmuştuk.
O an üzerine bir şey geldi. Anlayamadı. Baktı elbisenin omuzunda beyaz bir leke. Bakışlarını lekede sabitledi. Uzun uzun baktı. Lekeyi mendille çıkarmaya çalışan arkadaşına engel oldu. Güvercinler, dedi arkadaşı. Hadi gel aileyi görelim. Güvercinlerle bile anıları vardı.
Biliyor musun, biz o buluşmadan sonra mektuplaştık. Askerlik bitince gelecekti. Yine aynı pastanede buluşacaktık. Kararımı mektuplarda yazamadım. Çekindim. Heyecanlandım. Bekledim. Gelince söylerim dedim. Oysa o ısrarla sordu. Her mektupta. Buluşunda konuşuruz dedim. Tahmin bile edememiştir heyecanla beklediğimi. Ona evet diyeceğimi. En son gönderdiğim mektup? Eline geçmiş midir acaba? Canım, dedi arkadaşı, eminim anlamıştır hislerini.
Arkadaşının koluna girdi. Kalabalığın arasına karıştılar.
Yanına doğru yürüdükleri bir kadın başını kaldırdı, Uğur'a mı geldiniz? diye sordu. Evet, dedi sesi titreyerek. Uğur nerede?
Bakışlarıyla işaret etti kadın. Ortadakiydi.
Yağmur iyice şiddetini artırdı.
Sonra ezan başladı. Yağmur sele dönüştü.
O Gün Ölmedi
O gün ölmedi. Patlamanın şiddetiyle kafasını bir yerlere çarpmış olmalıydı. Eliyle başını yokladı. Kocaman bir yumru oluşmuştu ve biraz da ıslaklık. Acıyı hissetmedi. Ama içi yanıyordu. Daha dün yaşanmıştı benzer bir saldırı.
Olan biteni izledi. Yerinden kıpırdayamıyor, birileri onu sedyeye yatırıyordu. Gözü cebinden düşmek üzere olan zarfa ilişti. Üzerinde kızın el yazısı olan beyaz zarf.
Onu düşünmek iyi geldi. Ambulansa taşınırken yağmurdan ıslanan bedenini yumuşacık bir his sardı. İçi hâlâ pır pırdı. Mektup almıştı ondan. Günlerdir her akşam defalarca okuduğu o mektubu.
Lise son sınıfta tanışmıştı onunla. Ürkek bakışlı, çekingendi. Okulun bahçesinde önüne çıkıverdiğinde nasıl da heyecanlanırdı. Tıpkı kendisi gibi. Heyecandan ikisi de doğru dürüst konuşamaz, belki de saçmalarlardı.
Her gün koridorlarda karşısına çıkmaya başladı. Havadan sudan konuşmaya çalışırken yüzleri kızarıyordu. Derken bir gün ona açılmaya karar verdi. Bir ortak arkadaşıyla haber yolladı. Kantinde sakin bir masada beklemekteydi. Konuyu tahmin etmiş olmalıydı. Hayır demedi kız, ama cevabı evet de değildi. Zamana bırakalım, seni tanımak isterim dedi ve derse yetişmek üzere hızla yanından ayrıldı.
Üniversitede istediği bölümü kazanamadı o sene, tekrar deneyecekti elbette ama belki de iyi olmuştu. Askere gitmeli, bir an evvel bitirmeli, sevdiğiyle evlenmeliydi. Böyle bir dönemde askerlik yapmak zordu. Herkes vazgeçirmek istedi. Ama kararından dönmedi.
Bayram izninde memlekete ailesine geldi. Hemen ertesi sabah için bir buluşma ayarladı sevdiğiyle.
Mezuniyet sonrası ilk görüşmeleri olacaktı. Evlenme teklif etse çok mu erken olurdu acaba? Turuncu vosvosuyla onu son duraktan aldı. Nereye gitmek istersin diye sordu. Gitmek istediğin özel bir yer var mı? Aslında biraz uzakta, sakin bir pastaneye çoktan karar vermişti.
Yok, dedi kız titrek sesiyle, boğazını temizledi, yani, sen nasıl istersen.
Direksiyon başında ilk defa bu kadar heyecanlanıyordu.
Pastane oldukça sessizdi. Belki iki belki de üç saat oturdular. Beyaz bir elbise giymişti. Sade ama özenliydi. Ne giysen yakışıyor sana ama bu elbise ayrı bir yakışmış, dedi. Kızın yüzüne ışıl ışıl bir pembelik yayıldı. Gözlerini alamadı ondan. Ağzının içinde gevelediği bir teşekkür cevabını duydu sadece. Başını öne eğişini, çay bardağını sımsıkı tutuşunu seyretti.
Sessizliği bozmak için konudan konuya geçti. Ciddi konulara gelemedi. Askerlikten bahsetti. Asker arkadaşlarını anlattı. Komutanın kızına ders verdiğini söyledi. Birden gözlerinin içine baktı. Acaba kıskandı mı, diye geçirdi içinden. Hemen devam etti. Çocuğun dokuz yaşında olduğunu, ara sıra ödevlerine yardım ettiğini anlattı. Zor şartlardan, çıkan çatışmalardan ise hiç bahsetmedi. Üzmeye kıyamazdı.
Ayrılma zamanı geldi. Otoparka doğru yürüdüler. Parktan geçtiler. Kuğulara baktılar. Güvercinlerin ortasından geçerken birden onlarca güvercin havalandı. Neşeyle gülüşmeleri içini ısıttı. Yağmur başlamıştı. Şemsiyesini açtı. Kıza yaklaştı, kız usulca koluna girdi. Yakıcı bir sıcaklık yayıldı içine. Sessizce yürüdüler. Arabaya bindiler. Hiç konuşmadılar. Onu aldığı yere, son durağa bıraktı. İnerken, sana askerden yazacağım, dedi. Arkasından baktı. Aklı beyaz elbisesinde kaldı. Onun için özel alıp almadığını düşündü.
Eve gidince annesine anlattı heyecanını. Gelin getircem sana anacım, dedi. Hayırlısı oğlum. Şu askerlik bitsin de istemeye gideriz gönlünün sultanını inşallah. Cümlesini bitirmeden yanağından öpüverdi anasını.
İzin bitti. İçinde özlem duygusu.
Kantinden bir tomar kâğıt, zarf ve bir de tükenmez kalem aldı. Başladı yazmaya. Uzunca bir mektup oldu. Bayramda görüştüğümüzde biraz durgundun dedi. Umarım toparlamışsındır. Dönünce oturup bazı ciddi –yoksa önemli mi demeliydi– konuları seninle konuşmak istiyorum. Cümlelerin yerlerini mi değiştirsem acaba, diye düşündü. Önce teşekkür edip, havadan sudan bahsedip, en sonunda da.. Tam kâğıdı buruşturmak üzereyken vaz geçti. İçinden geldiği gibi kalmasına karar verdi. Gözleri daldı gitti. O gün hiç aklından çıkmıyordu. Detayları unutmamak için zihninden geçirdi. Beyazlar içindeki sevdiğini, terleyen ellerini, gözlerini kaçırmasını. Her detayı düşündü. Sesini hatırlamak istedi. Hatırlayamadı. O kadar az konuşmuştu ki. Sadece yani derken ki yumuşacık tonunu duyar gibi oldu. Olsun dedi, ömür boyu duyacağım o sesi. Onunla konuşmamak bile güzeldi.
Pastanede birlikte dinledikleri şarkı geldi aklına. Ona sımsıkı sarılarak dans ettiğini hayal etmişti. “Anladım sonu yok yalnızlığın. Her gün çoğalacak.” Terhis olana kadar tam da şarkının sözleri gibi çoğalacaktı yalnızlığı, özlemi. Ama o anları doyasıya yaşadı, o içini titreten hiç bitmesin dediği sessiz anları.
Pastanede çay bardağını elinde tutarken gözü parmaklarına takılmıştı. İncecik sade bir gümüş yüzük takmıştı. Mektubu yazmaya ara verdi, sağ elinin yüzük parmağına baktı. İç tarafında onun ismi yazılı bir yüzük hayal etti.
Haftalarca cevap bekledi. Zor görevlere onu düşünerek hep cesaretle gitti. Ve bir gün bir mektubu olduğunu öğrendi. Ondan gelmişti. Kalbi küt küt attı. Ölümle burun buruna geldiğinde bile hissetmediği bir korku. Ya bana artık yazma dediyse? Ben nişanlanıyorum, hayatımda biri var, gibi bir şeyler yazdıysa? Mektubu açarken elleri titredi.
Sözcükleri atlaya atlaya hızla okurken, dönünce görüşelim, özledim gibi bir cümlede durdu bakışları. Beyaz sayfanın orta yerinde bir yerlerde. Dönünce görüşelim, özledim. En yakın arkadaşının yanına gitti, cümleyi defalarca okuttu. Oğlum, dedi arkadaşı, düğününe çağırmazsan öldürürüm.
Duymadı arkadaşını, sadece askerlik bir an önce bitsin istedi.
Haydi, dedi, şu görevi de bitirelim de akşam kutlayalım.
Ayakları yere basmıyordu sanki. Diğer arkadaşlarıyla beraber askeri aracın arkasına bindi. Yüzünde belli belirsiz bir gülümseme.
Sonra o patlama. Sonra curcuna. Ve ambulans. Tam da sevdiğine kavuşacakken, tam da çok mutluyken.
Kalabalığın içinde beyaz elbiseli bir kızın silueti belirdi. Gelmişti. Onun için gelmişti. Annesi çöktüğü yerden başını kaldırdı, Uğur’a mı geldiniz, diye sordu. Evet, dedi kız, yüzü gözü ıslak. Yağmur hızla yağmaktaydı.
Uğur nerede? Annesi başıyla işaret etti.
Ortadakiydi. Ezan sesi yağmura karıştı.
Uğursuz Konser
Konserdeyim. Beş bin kişilik açık hava tiyatrosu tıklım tıklım dolmuş. Eskiye özlem duyan insanlar koşa koşa gelmişler belli ki. Şöyle bir sağıma soluma bakınıyorum. Hiç mi tanıdık yok acaba? Yok işte! Genelde yaş ortalaması kırk ve üzeri. Gençler azınlıkta.
Etrafa bakıyorum. Sadece gözlem, sadece merak. Ama bazen nedense ısrarla bazı sıralarda duruveriyor bakışlarım. Yirmili yaşlarında bir delikanlı var az ilerde. Ama o değil işte.
Bir tanıdık görmeyi bekliyorum sanki. Israrlı ama ya görürsem korkusuyla bakıyorum. Amfinin üst sıralarından başlayarak dolanıyor gözlerim.
İşte. İşte orada. Dedim ben. Dedim işte. Biliyordum. Geleceğini biliyordum.
İlerde ayakta. Upuzun boyuyla gözlerden kaçamayacak cüssesiyle. İşte o. Oturacağı yeri mi arıyor? Yo, sadece öyle duruyor. Dimdik. Tıpkı okulun koridorunda durduğu gibi.
Yine beni mi arıyor acaba? Eskiden olduğu gibi. Üst katın penceresinde duruşu, benim bahçeye girdiğimi gördüğünde camdan yok oluşu, birden binanın kapısında karşıma çıkıverişi. Tesadüf bu ya!
Bir sabah yine çıkmış karşıma, kalbim ağzımda. Garip bir sohbet. Ben heyecandan konuşamıyorum, o da sadece havadan sudan sorular soruyor. Konsere gidelim mi, ya da sinemaya, diye soruveriyor. Dersler yoğun, bizimkiler ne der bilmiyorum, derken duyuyorum sesimi, oysa evet diye heyecanla boynuna atılmak istiyorum.
Konsere gitmeyi sevdiğimi biliyor. Hele Sezen Aksu’yu mümkün değil kaçırmam. Son buluşmamızda, pastanede dinlediğimiz parçasında nasıl da susmuştuk. Sanki kollarındaydım, uzun uzun dans ederken birbirimize sessizce ne çok şey söylemiştik.
Onca sene sonra birbirimizi yeniden görmek için bu konserin bulunmaz bir fırsat olabileceğini fark etmiş olmalı.
Tıpkı benim ısrarcı gözlerim gibi etrafa bakıyor. Sakin görünmeye çalışan yüz ifadem gibi yüzü. Bedeni tıpkı o günde donup kalmış. Aynı yaşta, aynı mekânda.
Acaba kendimi belli etmeli miyim?
Acaba bir defa konuşsam bir türlü dinmeyen yürek sızım geçer mi?
Israrcı davransam mı? Tamamlanmamış bir hikâyeyi tamama erdirsem mi? Yoksa o nasıl seyredileceği meçhul denizlere hiç mi girmesem? Ne dibini görmek mümkün denizin, ne rüzgârın yönünü kestirmek.
Yanımda oturan bir kadın, Bırak açma eskiyi, diyor, diğer yanımda bir başka kadın da dahil oluyor sohbete, Yıllarca bekledin sırf bu karşılaşma için, ne bekliyorsun, hiç düşünme, diyor.
Kendi halimde bir o yana bir bu yana bakarak içten içe hangisini dinlesem acaba diye düşünüyorum.
Gitmem ki yanına, gidemem. Yok zaten orada. Yanılsama bu. Sadece bir düş. Değil mi yoksa?
Biletler kapış kapış satıldığı için merdivenlerde oturuyorum. Birdenbire önümde kocaman bir beden beliriyor. Önce aldırmıyorum. Yanımdan sürekli birilerinin izin isteyip geçmesi gayet normal. Ama biri sürekli duruyor sanki yanımda. Dimdik hareket etmeden. Başımı kaldıramıyorum. O az evvel etrafa fıldır fıldır bakan ben içime kapanmış derinlere dalmışım.
Aniden bir el uzanıyor elime. Diğer bir el ise çenemi nazikçe kaldırıyor. Gözlerimi kapıyorum. Bakmaya hazır değilim biliyorum. Hiç konuşmuyor. Ben gözlerimi hiç açmıyorum. Bekliyor. Ellerim ellerinde terliyor. Sözcükler uçuşuyor karanlık gözlerimin önünden. Yüzlerce, binlerce. Tutup birini seçip alamıyorum. Alıp da dudaklarıma koyamıyorum. Hangi sözcük uygun olur ki bu sessizliği sonlandıracak. Hangi duyguyla açabilirim ki gözlerimi.
O da susuyor. Birlikte yaşanamayan onca yılın ardından hangi sözcükle başlanabilir ki? Hangi sözcük geri verir hayatı?
Alkışlar geliyor kulağıma. Sanatçı sahnede yerini alıyor demek ki. Ellerim hala terli, gözlerim sımsıkı kapalı.
Efsane kadın en sevilen parçalarından biriyle başlıyor konserine. Herkes hep bir ağızdan eşlik ediyor. Ezbere bildiğim şarkının sözcükleri bile çıkmıyor ağzımdan. Yanaklarım, dudaklarım ıslak.
Beş bin kişi aynı anda bağırıyor. “Anladım sonu yok yalnızlığın.”