Firar
30 Mart 2019 Öykü

Firar


Twitter'da Paylaş
0

Gözkapaklarını araladı, sonra hemen kapadı. Parmaklıkların arasından giren güneş tam yüzüne geliyordu. Öbür tarafa döndü, gözlerini açtı. Kolundaki saate baktı, 11.20’yi gösteriyordu. Yavaş hareketlerle yatağından indi. 

Telefon hâlâ çalıyordu. Ekrana baktı, arayan Müge’ydi. Bir süre telefon elinde öylece durdu, ardından açtı. Kısa bir selamlaşma, birkaç hal hatır sözünden sonra yatağına çöktü.

“Tebrik ederim, yolun açık olsun,” dedi kuru bir sesle. “Her şeyi ayarladın mı? Kalacak yer, eşya.” Biraz dinledi, sonra devam etti. “Başarılar, kazanacağını biliyordum.”

Telefondaki uzun uzun anlatıyordu. “Olabilir,” dedi. “Şimdiye kadar hiç düşünmemiştim. Denemeye değer. Olur, pazartesi giderim.”

Telefonu kapadı, yatağına fırlattı, başı önde banyoya gitti. Annesinin günaydın dediğini duymadı bile. Yüzüne su çarptı, aynanın karşısına dikilip uzun uzun baktı. “Peki sen ne işe yarıyorsun,” dedi aynadakine. “Verdiğin kararlardan hangisini yaptın. Kıpırda artık biraz. Bu hapisten kurtulmak için kazman gereken tünel belki de bu.”

Mutfağa girdiğinde kahvaltı hazırdı, annesi çayı demlemişti. 

“Müge aradı, yüksek lisans kazanmış. Eskişehir’e taşınıyor,” dedi.

“Aferin, fırsatlarını iyi değerlendirse bari. Aynı sınıfta mıydınız siz.”

“Evet, aynı sınıftaydık,” diye cevap verdi. “İşten ayrılacak ya, yerine beni önerebilir mi diye sordu.” Cümleleri kestirip atıyor, tabağına bakarak konuşuyordu.

“Sen ne dedin?”

“Olabilir.”

“O da ne demek. Ne olursa olsun kabul et. Hiçbir şey değilse bir meşgaledir.”

“Anne yine başlama, hedeflerim var, onlar için bekliyorum.”

“Kızım odana kendini hapsediyorsun. Bütün gün hindi gibi düşünerek hedefler ayağına gelmez. Sen yine hayallerin için bir yol ara ama bu arada bir de iş tut.” Kelimeler ağzından hızla yuvarlanmıştı.

Sedef elindeki ekmeği ufalıyordu. Annesi çatalının ucundaki peyniri didiklemeye başladı. İkisinin de gözleri masada geziyordu, birbirleriyle karşılaşmaktan kaçarcasına. Sedef annesine bakmadan konuşuyor, annesi sözünü bitirir bitirmez kahvaltısına dönüyordu. 

“Yapacak iş bulamadıkça oturup ağlıyorsun. Öyle odanda boş boş oturdukça da yapacak iş bulamıyorsun. Bütün gününü yatağında geçiriyorsun.”

“Ders veriyorum ya.”

“Ondan kazandığın parayla mı açacaksın atölyeni. Mezun olalı iki yıl oldu.”

“Tamam anne, gideceğim.”

Elindeki ekmeği ufalamayı sürdürüyordu. İki yıl oldu, diye düşündü. Atölye açacaktım. Para kazanmam lazım. Evin tek odasından atölye olmuyor. Gece gündüz, hep bu evin içinde yapamam. Ders burada, arkadaşlarla görüşme burada, hayat annemle burada. Artık evden çıkmak için bir sebebim bile kalmadı.

“Pazartesi görüşmeye gideceğim.”

 

Bir etek, bir gömlek geçirdi üstüne, hemen işbaşı yaptırmazlar herhalde, diye geçirdi aklından. Hem bakalım onlar beni beğenecekler mi. Tanışma için etek iyidir, bu kıyafetle çalışılmaz yoksa. Gelişigüzel bir makyaj yaptı, uzun zamandır gerek duymamıştı bu malzemeleri kullanmaya. Hızlı adımlarla başı önde girdiği metro istasyonunda çevresindeki hareketi görünce duraksadı, etrafına bakındı. Kimi bütün şıklığını takınmıştı, kimi öylesine çıkmıştı. Kimi aceleciydi, kimi uyku sersemliğini üzerinden atamamıştı. “Dışarısı,” diye mırıldandı. “Ne güzel başka hayatların varlığı.”

Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Merkezi. Bu tabelanın altından geçerek girilen ağaçlı bahçede, tam karşıdaki binanın üçüncü katında sanat atölyesi. Müge öyle tarif etmişti, psikiyatri bölümü içinde. Önce bölüm başkanını bulacaktı, odası zemin katta denmişti. Koridoru bulunca içeri girmeden önce söyleyeceği bazı cümleleri sınavdan önce son kez tekrar eden bir öğrenci gibi mırıldandı. Odanın önünde gözlerini tavanda bir noktaya dikti, düşündü ve kapıyı tıklattı. Bölüm başkanının sıcak karşılamasıyla koltuğuna rahatça yerleşti. Kısaca Müge’den konuştular, sonra detaylara geçtiler. Görüşme bitip de koşullar üzerinde anlaştıklarında Sedef girmeden ezberlediği cümleleri kullanmaya gerek duymamıştı.

Atölyeye giderlerken geçtikleri bölümlerde karşılaştıkları doktorlarla tanıştırılıyordu. Hastalara ders vereceği büyük salona girince hızlıca göz gezdirdi Sedef. Seramik heykeller için kil, köşede elektrikli seramik fırınlarını gördü. Bir duvar boyunca duran tuvaller. Ortadaki masada resim ve heykel için kullanılan aletler. Bir kenarda ebru tezgâhı bile kurulmuştu. İhtiyaç duyduğu birkaç malzemeyi görevlilere söyledi ve bir sonraki sefer için –işinin ilk günü için– sözleştiler. 

“Hayırdır, anahtarla açmadın kapıyı,” diyerek karşıladı annesi.

“Beni sen karşıla istedim,” dedi ve elindeki buketi uzattı annesine. Hiçbir şey anlatmadan mutfağa daldı, tencereleri açıp kontrol etti. “Hadi yiyelim, açım ben.”

“Tamam sen giyinene kadar hazır işte.” Sedef odasına giderken arkasından seslendi, “Bakıyorum havandasın.”

Sedef yemekte sürekli konuşuyordu, annesinin bakışlarını esir almıştı. Kendisi anlatmaktan yiyemediği gibi ona da fırsat vermiyordu.

“Bu kadar çabuk çağırdıklarına inanamıyorum. Bir an önce başlasam...”

 

Hastanenin kapısından girerken yavaşladı, merdivenleri tereddütlü adımlarla çıkıyordu. O kadar da sabırsızlandım, boş çıkmasa bari. Becerebilecek miyim ben bu işi. Etkisi olacak mı hastalara gerçekten bu terapilerin. Müge başarılı oluyor dediğine göre. Başlamışken vazgeçmek olmaz, yarı yolda da bırakamam ki. Şimdi karnımdaki bu ağrı da nesi. Odaya göz attı, birkaç dakika kullanacağı malzemeyi düzenledi. Tuvalleri kenara çekti. Konuştukları gibi bölüm başkanı da o sırada geldi. Dakikalar ilerledikçe hastalar da içeri girmeye ve meraklı gözlerle Sedef’i süzmeye başladı. 

“Sedef Hanım, bazı hastalarımız burada yatılı tedavi görenler. Bazıları da ayakta tedavi görüp atölyeye dışarıdan katılıyor.”

Yirmili yaşlarının ortalarındaki gencin yanına gitti. “Tanju voleybolcu, bileğinin üzerine düşünce ameliyatla koluna platin takıldı. Alçısı çıktıktan sonra da fizik tedaviyle beraber sanat terapisine yönlendirildi.”

Bir taraftan bastonuna yaslanmış, bir yandan oğlunun koluna girmiş orta yaşlı adam içeri girince bölüm başkanı yanlarına gitti. “Hoş geldiniz Hasan Bey, bugün randevunuz var mıydı psikiyatride, baktı mı size bizim gençler?”

“Günaydın doktor bey, baktılar baktılar,” diye cevap verdi adam.

“İlaçların dozunu değiştirdiler hocam, kolay mı, şeker illeti gözlerini söndürdü,” diye araya girdi oğlu.

 Hemşire tekerlekli sandalyeyi iterek odaya bir hastayla girdi. Bir omzu düşmüş, boynu hafif yana eğik genç adamı Sedef’e teslim etti. Halil’le tanışırlarken bir kadın içeri daldı. Şen şakrak, “Siz yeni hocasınız değil mi, maşallah, ne güzel gencecik,” deyince tez ve yüksek sesiyle içerideki durgun hava değişti. Kadın kendini hızlıca Sedef’e tanıttı, MS hastası olduğunu da sözlerinin sonuna ekledi.

Beyaz kısa saçları dağılmış, üzerinde geceliği, tek elinde bağlı olduğu serumla bir kadın başını içeri uzattı.

“Yine mi başlıyorsunuz.”

“Buyrun, gelin siz de,” diye cevap verdi Sedef.

“Yok istemez.”

“Yalnızca izleyebilirsiniz,” dedi yan gözle bölüm başkanına bakarak. Bölüm başkanı da bakışlarıyla onu onayladı.

“Ne çıkar izlesem. Neye yarayacak. Serumu mu çıkaracak kolumdan,” diye cevap verdi kadın ve dönüp gitti.

Bölüm başkanı lafı fazla uzatmadan çıkınca Sedef atölyede yarım kalmış işlerden hangisini kimin yaptığını öğrenmekle işe başladı. Her birinin işlerini önlerine getirdi, aralarında dolaşmaya ve yaptıklarıyla ilgili sohbete koyuldu. Biraz cesaretini toplamalı, alışmalıydı. Yapabilirim, diye düşündü, birbirimize temas edelim yeter.

 

Günler geçtikçe Sedef iyiden iyiye alışıyordu hastanenin ortamına. Bir işe yaramak onu heyecanlandırıyordu. Canlanmış, enerjiyle dolmuştu. Her gün en az yarım saat erken gidiyordu. Atölyeyi düzenliyor, yapacak bir iş bulamazsa hastalar gelinceye kadar ufak karalamalarla uğraşıyordu.

“Seni bir saat sonra alıp odana götüreceğim,” dedi hemşire felçli adamı odaya bırakırken. Cevabı beklemeden çıktı atölyeden.

“Gitti benim gardiyan,” dedi Halil zorlanarak. Bakışıp gülüştüler. Sedef onun önüne tuvalini getirdi, sehpasının üzerine hazırladığı paleti koydu. Adam güçlükle fırçaya uzandı, zar zor parmaklarını bükerek tuttu fırçayı. 

“Bak,” dedi. “Açıldı kolum, bak.”

“Bravo sana Halil, iyi gidiyor.”

“Şunun karşısında bir dalıyorum ki acımı ıstırabımı unutuyorum,” dedi tuvali göstererek, anlaşılır anlaşılmaz bir tonda. “Her sefer biraz açılıyorum.”

Her sefer biraz açılıyoruz, yalnız sen değil biz, diye geçirdi Sedef aklından. Belki de siz beni tedavi ediyorsunuz. Firarıma yardım ve yataklık. Bir kahkaha çıktı ağzından.

“Devam,” dedi gülümseyerek.

Bu sırada Hasan yavaş adımlarla oğlunun kolunda içeri girdi. Sedef yerlerini gösterdi. Oğluyla girdikleri sohbet uzayınca Hasan yüksek sesle böldü:

“Hadi hadi madem geldik yine, ne marifet varsa şu heykelde yapalım.”

Sedef henüz tamamlanmamış kilden yunusu adamın önüne koydu. Adam eliyle heykeli yokladı, kili yonttuğu aleti eline aldı. Söyleniyordu.

“Ölsem de kurtulsam şu karanlık odadan.”

“Öyle deme Hasan Bey, o duvarları yıkıp kaçacaksın,” dedi tekerlekli sandalyedeki.

Adam bir eliyle kabaca yaptığı yunus heykelini yoklamaya, öbür eliyle de detayları şekillendirmeye başladı.

“Sırf senin hatırın için geliyorum buraya oğlum, bilesin,” dedi. Bisturiyi sert hareketlerle yönlendiriyordu. 

“Gayret et biraz, bak sonunda ellerin, kulakların senin rehberin olacak,” diye cevap verdi oğlu.

Sedef hastaları kontrol edebilmek için salonda volta atıyor, bir yandan da yapılanlara onlar gibi bakmak için sorular soruyordu. Arada dalgın dalgın dolaşırken odadaki aynayla karşılaştıkça konuşurcasına bir ifadeye bürünüyordu yüzü. Kendi hevesinin yansımasıyla karşılaşıyordu. Hasan’ın yanına geldi, “İşte Hasan Bey, artık ellerinle görüyorsun. Daha sonra daha da çok göreceksin.”

“Sen bak bakalım, nasıl görünüyor yunusum. Bitiyor artık,” dedi kaskatı bir ses ve donuk yüzüyle Hasan.

Sedef yumuşak sesiyle cevap verdi: “Çok güzel, biraz daha çalışmak istiyor, solungaçlarını yapmayacak mısın?”

Adam durdu, ellerini yunustan çekti, az ötesinde duran Sedef’e çevirdi başını. “Ne kadar beyaz ve ince ellerin var senin,” dedi. 

Sedef esmer, kemikli ellerine baktı, “Evet,” dedi. Kısa bir sessizlik oldu, “Bak beni görmeye başladın bile. Hadi, yunusa da devam, aklında nasıl kaldıysa,” dedi.

Adam yunusun üzerinde ellerini gezdirmeye devam etti. “Neresine geçsem şimdi?”

Sedef göstermek için ellerini adamın ellerinin üzerine koydu, gözlerini kapadı. Birlikte heykelin detaylarını yoklamaya başladılar. Kendini yunusun çıkıp geldiği o uçsuz bucaksız okyanusta gezer buldu.

Gözlerini açınca odadaki aynayla karşılaştı, “Gideceğin yere vardın,” diyordu aynadaki. 


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR