[button]Semih Gümüş[/button]
Benim kuşağım 68’li ağbilerimizin yanı başında yetişti. Onlarla aynı sert savaşımlar içinde olacak yaşta değildik ama peşlerinden giderdik. Üniversitelerdeki toplantılara ya da sokaktaki gösterilere olabildiğince katılırdık. Daha ortaokul yıllarımızda. Onların 12 Mart faşizmi altında ezilip yok edilmeye çalışıldığının da yakın tanığıyız. Lise yıllarımız 12 Mart dönemi içinde geçti ve biz liseyi bitirmeden 1973 seçimleri yapılmış, yeni bir dönem başlamıştı.
Kendi dünyamızdan da önce, arkadaşlık ilişkilerimizle kesin seçimler yaptık ve sosyalist ve devrimci parti, örgüt ve hareketlere dağıldık. Neden sonra 1978 Kuşağı olarak anılacak kuşağın (ben aslında 1974 Kuşağı demeyi daha doğru buluyorum), yalnızca sömürüsüz bir dünya ve sosyalizm ideallerini düşünen ve başka hiçbir şey düşünmeyip kendisi için hiçbir şey istemeyen bireyleriydik. Doğal olarak katıydık, sekterdik, çünkü yalnızca örgüt disiplini ve dünyası içinde ve yaratıcılığını bir yana ittiğimiz düşüncelerle yaşıyorduk.
Yaşadığımız şu gezegenin tanık olduğu en acımasız diktatörlüklerden biri olan 12 Eylül, işte bu kuşağı yok etmeye çalıştı. Neler yaşandığı biliniyor. Diyarbakır Cezaevi’nden Mamak’a, Metris’e, Bayrampaşa’ya, kıstırılıp kaldığımız karanlık sokaklara… 12 Eylül’ün acımasız işkence tezgâhları ve devlet şiddetiyle yaşadık. Yenildik elbette. Ama yok olmadan. Dağıldık da. Pek çoğumuz kendine bir hayat kurmaya çalıştı, sinik dünyalar kurdu; önemli bir bölümümüzse, beklemeyi seçti.
Kısası, 1978 Kuşağı, Cumhuriyet tarihinin en çok acı çekmiş, en çok şiddet görmüş kuşağıdır.
12 Eylül’den bu yana otuz üç yıl geçmiş. Düşünüyorum da, biz bu ülkede demokrasinin kırıntısını bile yaşamadık. Neredeyse bir gün bile istediğimiz gibi bir ülke görmedik. Onca zaman, insanı ne yapabilir. Ayakta kalanlar, yenik hissetmedi kendisini, yok olmadı ama bu ülkenin geleceğinden ümitlerini de adım adım kesti. En azından kendim için diyebilirim bunu. Düşüncelerimle dik durabilmişsem de, ümitlerimin artık tükenmeye yüz tuttuğu kuşkusuzdu.
Gezi-Taksim Direnişi’nin aşıladığı
Gezi-Taksim Direnişi’nin benim durumumdaki sayısız insanın duygusunu hangi noktada yakaladığını belirtebilmek için anlatıyorum bunları. Aynı devletin, Gezi Parkı’na düzenlediği bir sabah operasyonunun nelere yol açtığını haftalardır yaşıyoruz.
Polisin en azından benim gördüğüm kırk beş yıl boyunca hiç değişmeyen tutumu, hiç kıpırdamayacakmış gibi duran koskoca ülkenin, yerinden şöyle bir kalkıp silkelenemesine neden oldu.
Önce dayanışma ve destek bilinciyle Gezi Parkı’na koştu insanlar, sonra köpüren bir duygu selinin nasıl boşaldığına tanık olduk. Abartısızca söyleyebiliriz, yukarılardan, tepelerden kopup gelen bir sel gibi Taksim’e aktı İstanbul. Bir benzeri, bugünküne hiç benzemeyen bir başka İstanbul’da, 15-16 Haziran 1970’te yaşanmıştı ve yüz binden çok işçinin kendiliğinden ayaklanıp yürümeye başlaması, devleti gerçek anlamda ürkütmüştü. N’oluyoruz, denmişti ilk kez. Bu yüzden 12 Mart’ı koşullayan nedenlerden oldu 15-16 Haziran.
Bugün İstanbul, yaklaşık yirmi iki milyon insanın yaşadığı dev bir şehir. Bir megakent. 31 Mayıs’ta Gezi Parkı’nda çakan kıvılcım, İstanbul’un yalnızca coğrafyası ya da topoğrafyasıyla anılan, yüksek binaları ya da ülkenin kasasının yarısını elinde tutan bir metropol olmadığını göstermeye başlamıştı.
Başlangıçta merkezde yoğunlaşan dayanışma bilinci, şehrin geniş coğrafyasının bütün semtlerine, mahallelerine, sokak aralarına yayıldı. İlk bir iki gün ne olduğunu ve ne olabileceğini anlamaya çalıştık. Bu arada sert çatışmalar da başladı. Neden sonra ülkenin hemen bütün şehirlerinde, o şehirlerin büyüklüğüyle karşılaştırıldığında epeyce kitlesel sayılacak gösterilerle kendini dışavuran, topyekûn bir dayanışma fırtınası yaşamaya başladık.
Devletin kolayca denetimden çıkmaya yatkın polis örgütüyle uyguladığı ölçüsüz şiddetin karşısında, haftalardır barışçı niteliğini elinden kaçırmayan bir sokak direnişi de boyun eğmeden sürdü. Bu yazı yazıldıktan sonra da epeyce değişiklik olacak belli ki.
Anlattıklarımı büyük ölçüde biliyoruz. Artık asıl önemli olan, yirmi gün sonra bugün, Gezi-Taksim Direnişi’nin niteliğinin ve bundan sonra ne olacağının çözümlenmesi.
İstanbul’da yaşanan
Medyanın, siyasal iktidarın açık baskısıyla –ama yalnızca bu yüzden değil– ve bu arada kendi ekonomik çıkarları öyle gerektirdiği için baş sansürcü kesilmesi yüzünden, Gezi-Taksim Direnişi’nde yaşananlar, başka yerlerde yaşayanlarca tam anlamıyla görülemedi. Gerçi, ekranlar alabildiğine demokratik biçimde açılsaydı da tam anlamıyla görülemeyecekti. Çünkü içinde yaşanması, hissedilmesi, dokunarak anlaşılması gerekiyordu.
İstanbul’un yaşam kültürünün doğası, geleneksel olanın uzun ömürlü olmasını önlüyor. İsterse siyasal tutuculuk olsun, ya değişmeye zorlanıyor ya da değişmeyen çürüyor. Üstelik yalnızca günlük yaşam kültürü bakımından bile yerinde duramayan bir özü var İstanbul’un. Radikal değil ama sürekli akan, dolayısıyla yatağını aşındırıp yenileyen bir öz bu.
Taksim, bugün değil, dün de bu ülkenin en önemli alanı değil miydi. On gün boyunca o alanın dört bir yanına barikatlar kuruldu. Polis giremesin, alanı dağıtamasın diye. Kendini savunmak için. Sık aralarla, ne varsa yığılarak. Ben geçmişte böyle barikatlar görmedim. Yapılmışsa, Kürt illerinde yapılmıştır.
Barikatlar, bir özgürlük parkına dönüşmüş Gezi Parkı, Gezi Parkı’nda kurulmuş komünal günlük yaşam gibi özellikleriyle görmeden anlaşılamayacak bir kültürün iki hafta boyunca Taksim’e egemen olduğunu söyleyebiliriz.
Öte yandan, Taksim’e Beşiktaş’tan başlayarak çıkan bütün alanlarda, caddelerde ve sokaklarda, ilk beş gün boyunca polisin acımasız sertlikteki müdahalesine dirençli bir savunmayla (saldırıyla kesinikle değil) verilen karşılık da görülmeye değerdi.
Savunmanın biçimleri meşru muydu?
Bundan hiç kimsenin kuşkusunun olmaması gerekir. Bazen taş atıldı mı, sağa sola zarar verildi mi, oldu bunlar. Savunmanın böyle bir sertlik kazanmasının bir tek nedeni vardı: polisin şiddetinden kurtulabilmek, bedenini, canını koruyabilmek. Başka nasıl olabilirdi.
Kimileri, artık başlangıçtaki isteklerden sonra Taksim ve Gezi de polisten arındırıldığına göre, eve dönülebilir, dedi. Aceleci yargılarla. Daha çok, Direniş’in şu ya da bu ölçüde yanında bulunan –ya da öyle görünen– aydınlardan, üniversite hocalarından, gazetecilerden geldi bu. Demokraside seçim var, sokakta kazanılmaz, da dendi, yaptıkları değerlendirmeleri güçlendirmek için.
İkisi de yanlış.
Taksim-Gezi Direnişi’nin, kuşkusuz daha kapsamlı biçimde değerlendirilmesi gereken istekleri vardı, bunu ayrıca değerlendirelim. Dolayısıyla o istekler en azından belli ölçüde karşılanmadan, Direniş’in eve dönmesi isteği yeterli değildi. Gezi Parkı’nın korunması ve bütün alanların gösterilere açık olması istekleri, bana kalırsa ötekilerden daha önemliydi.
Seçim ve parlamentoya gelince, demokrasinin elbette en önemli kurumlarındandır ikisi de. Daha doğrusu, en önemlisi olabilir de, olmayabilir de. Sizin demokrasinize bağlı bu. Demokrasinin doğru dürüst olduğu yerlerde seçim ve parlamento çok değerlidir. Kırıntısının bulunduğu yerlerde ise, bir başlarına ne sağlar bu ikisi.
Bazen en etkili afyon da olabilir seçim. Bu ülkede yetmiş yıldır yapılıyor. Gerçek bir demokrasi kazanıldı mı. Seçim, bir küçük azınlığa koca bir ülkeyi yönetme yetkisi verdikten sonra, hemen her zaman kötüye kullanılmadı mı?
Halk demek ki seçmiştir seçeceğini, ona karşı çıkan yok. Ama seçimi kazanmak, bir komşu ülkenin iç savaş içinde oluşan siyasal kaosuna karışma yetkisini ya da bireylerin yaşam biçimine müdahale hakkını verir mi bu demokraside? Seçimle gelip seçimle gidecek hükümetler, kendilerine ait olmayan şehirlerin ana alanlarını, bulvarlarını, tarihsel dokusunu değişterecek kararlar alabilir mi?
Seçim, bir hükümeti bugün getirir, yarın götürürse, hükümetlerin yetki alanları demokratik biçimde, kendiliğinden sınırlanır.
Sonunda, kendi yetki alanını sınırsız gören AKP hükümeti, insanların tepkisinin ve öfkesinin kendiliğinden açığa çıkmasına yol açmıştır işte. Biz de bu hükümete ve körlemesine onun yanında duranlara bunu anlatamıyoruz.
Gezi-Taksim Direnişi’ne katılanlar
Siyasal partilere ve kurumlara bağlı olmadan, kendiliğinden ortaya çıkan, gençlerden başlayarak her türden meslekten, iş alanından, işsizden, ev kadınından insanı içine alan, sivil bir harekettir Gezi-Taksim Direnişi. Bu hareketin belli önderleri yok. Başlangıçta hiç kimse yönlendirmedi, bugün de hâlâ kimin nasıl yönlendirdiği belli olmayan bir hareket olarak sürüyor.
Bu önemli mi? Çok önemli. Kitlesel bir direnişin siyasal öncüleri olmadan topyekûn direnmenin yollarını bulması ve belli bir örgütlülük içinde birbirine kenetlenmiş bir güce sahip olmadan polisin silahlı müdahalesine karşı kendiliğinden sokakta örgütlenebilmesi, düpedüz olağandışı ve bu ülkede ilk kez görülüyor bu.
Öte yandan, kitlelerin asıl deneyimi siyasal örgütlerin çekip çevirdiği alanlarda değil, kendiliğinden hareketler içinde oluşur, sınanır ve pekişir.
Çok konuşulduğu için belirtebiliriz: Direniş’in önünde olanlar için Kemalizm de –belki olumlu yönleri de olabilen– bir dogma olmanın ötesine gitmez bence. Kemalizm gibi geçmişten gelen, bugün geçerliğini arasa da bulamayacağı ideolojilere değil, dünyayı yeniden kuracak yeni düşüncelere açık onlar. Dünyadaki demokratik değerleri benimsemişler, dünyaya açık yaşam biçimlerinden en ufak bir ödün verme yanlısı da değiller. Hekimler, hukukçular, mühendisler, sanatçılar, üniversite öğrencileri. Çeşitli entelektüel uğraşlar içinde yaşayan, buna uygun meslek alanlarını, sanatı, kültürü sahiplenmiş bir topluluk. Katı değiller, hoşgörülüler, değişik kesimlerle işbirliğine açıklar. Bu dünya görüşleri doğrultusunda kendilerini ifade edecek bir siyasal partiye ya da gruba sahip değiller, o kalıplara girmeleri de zor. Kendilerini bugüne kadar güçsüz saydıklarından, ya siyasetin uzağındaydılar ya da destekleyecek bir şeyler arıyorlardı, bazen de bulduklarını sanıyorlardı. Bu kitlenin bir siyasal parti içinde örgütlenebildiğini düşünün: O partiyi yönetmeye kim cesaret edebilir!
Gezi-Taksim Direnişi’ne katılımın genişliği inanılmaz oldu. Bu direnişte yukarıda sıraladıklarımız ve benzeri ”altın yakalıların” rolü olduğu gibi, bazı genç, dünyaya açık genç burjuva kesimlerin de yeri olduğunu görmezden gelmeyelim. İş dünyasının genç insanlarının yanında, otellerin, restoranların, bazı markaların-mağazaların direnişe korkmadan destek vermesi başka nasıl açıklanabilir? Eski rejimden nemalanmış, yeni rejimde rağbet görmemiş, tersine yandaş olmaları beklenen büyük –ve demokrat olup olmadıkları da belli olmayan– burjuva kesimlerin de bu direnişe alttan alta destek vermiş olabileceğini düşünmek yanlış olmaz.
Kemalist odakların yeri
CHP’nin ya da Kemalistlerin olup biteni anlaması kolay değil. Onların bu direniş içindeki sloganları ve beklentileri aslında bütünüyle siyasal ve kısa vadeli hedeflere, yani AKP hükümetinin değişmesine ayarlanmış. Demek bu doğrultuda bir beklentisi var onların. Oysa Gezi-Taksim Direnişi’nin de bu beklentiyi karşılıksız bırakacak niteliği apaçık.
Bu çevrelerin etkisi belki İzmir’de daha açık görülmüştür ama İstanbul’da, sokaklarda Türk bayrağı ya da Atatürk resimleriyle dolaşıp “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” sloglanlarını atanlar daha çok örgütlü ve belli gruplar ve küçük bir azınlığı oluşturuyorlar. Sokaktaki gencin, ”Mustafa Keser’in askerleriyiz” biçimindeki mizahi yanıtı da var onlara.
CHP’nin şu andaki asıl beklentisi, bu sürecin AKP’de yol açabileceği yıpranmayı kendisine oy olarak dönüştürmektir. Bunun olup olmayacağını sonra göreceğiz.
Öte yandan, polis şiddetinin en pervasızlaştığı 15-16 Haziran günlerinde, CHP’nin, insanların yaşam hakkını korumak için milletvekilleriyle apaçık öne çıkması da gerekirdi ama bu desteğin çok cılız kalmış olduğunu kaydedebiliriz. Nitekim CHP’den sonra gelen açıklamalarda, Gezi Parkı direnişçilerini anlayamadıklarını belirten yorumlar yapıldı.
İşçi ve emekçi kesimi
İşçi ve emekçi kesimlere ya da onlardan yana olanlara gelince, onlar da alanın kendilerinin ve demokrasi güçlerinin gösterilerine kapatılmak istendiğini iyi fark ettiler. Ve kendi direnişlerini her türden yaşam biçiminin, varolma haklarının ve özgürlüklerin korunması için, demokratik hak ve özgürlükler için mücadeleyle birleştirdiler. Ama bu direniş bir işçi direnişi olmadı. DİSK, KESK gibi örgütlerin verdiği destek de bellli ki kitlesel bir desteğe dönüşmekte zorlandı. Bu sınırlılığın nedeni, 12 Eylül dönemi boyunca işçi örgütlerin tabanının büyük ölçüde eritilmesiydi elbette. Oysa oradan gelecek kitlesel bir desteğin önemli bir yeri olabilirdi.
Kürt siyasal hareketi
Kürtlerin ve onların siyasal temsilcilerinin bu direnişi başlatmakta önemli payı oldu. Sırrı Süreyya Önder, hem BDP milletvekili hem de İstanbul milletvekili olarak büyük bir cesaret örneğini, güleryüzle sergiledi. Ertuğrul Kürkçü parlamento kürsüsünden net açıklamalar yaptı. Selahattin Demirtaş grup toplantılarında yaptığı konuşmalarda, yüksek perdeden, kararlı destek mesajları verdi. Kürt siyasal hareketi üstelik bu arada olağanüstü bir sorunun zor çözümünü yürütüyor. Direniş’in son haftasında BDP’nin parti olarak edilgin görünmesinin asıl nedeniyse, Kürt illerinde barış ve çözüm sürecine ilişkin kaygıların tartışılmaya başlaması ve Kuzey Kürdistan Konferansı’na ilişkin çalışmalar olmalıdır. Bu arada barış ve çözüm sürecinin hükümet tarafından yokuşa sürülmeye çalışılmasına karşı Kürt siyasal hareketinin tavır almak zorunda kalması da yeni bir siyasal cephe açılmasına neden olabilir.
Kimi Kemalist kesimlerin bu direnişi doğru kavrayarak, direnişe büyük ivme kazandıran Sırrı Süreyya Önder’in dediklerini anlamaya, dinlemeye çalışacağını ayrıca umalım.
Taksim Dayanışma ve siyasal partiler
Taksim Dayanışma bir bileşim. İçinde aradığımız pek çok demokratik kitle ve meslek örgütünün, işçi örgütünün, pek çok sivil inisiyatifin bulunduğu bir oluşum.
Bileşenlerin son listesinde şu siyasal partiler var: BDP, CHP, EMEP, HSP, İP, ÖDP, TKP, YSGP, DSİPH, DİP, EHP, ESP, SDP, ÖSP, İKP, SYKP, TKP1920.
Burada düşünelim: Bu siyasal partilerin Taksim Dayanışma içinde olması doğru mu? Bana kalırsa, daha baştan yer almamaları gerekirdi. Üstelik zamanla azalmak yerine çoğaldılar.
Direniş’in başından beri medyada, sosyal medyada, sokakta ve kendi kendimize konuştuklarımızı, Gezi-Taksim Direnişi’ne verdiğimiz anlamları, Direniş’in niteliğini düşünerek arayalım yanıtı.
Taksim Dayanışma içinde siyasal partilerin örgütsel kimlikleriyle bulunmaları yanlıştı. Direniş’in başlangıçtaki anlamı ve amaçları siyasal değildi, her şeyden önce. En temel insan haklarının ve özgürlüklerin korunması için açılan bayrağı siyasal değil, demokrasinin kaldırdığını görmek zorundayız. Bu ikisinin örtüşeceği alanlar olabileceği gibi, ayrılması gereken alanlar da vardır.
Bu siyasal partilerin üyeleri ve sempatizanları bireysel kimlikleriyle doğal olarak direnişin içinde değil miydi. Olması gereken elbette budur, bundan ayrı durulamaz. Demek ki partilerin katılımı gene öyle olmalı ve o sınırda durmalıydı.
Sözgelimi Taksim Alanı’nda parti pankartlarının öne çıkması, her şeyden önce o partiler tarafından önlenmeliydi. Onlar geri çekilseydi ve duvar yazılarına yansıyan yaratıcılık ve mizah, alana egemen olan pankartlara da egemen olsaydı, görüntü çok daha güzel olmaz mıydı? Bana kalırsa, daha da nitelikli! Kaldı ki Gezi Parkı’nda Direniş’in son zamanlarında Taksim Dayanışma da gecikmiş bir kararı ortaklaşa alarak, önce parti flamalarının toplanmasına karar verdi.
Öte yandan, adını andığım siyasal partiler Gezi-Taksim Direnişi’ne öncülük etmeye çalışmadı, bir adım geride durdular, bu olumluluğu da belirtelim. Ama adlarını da Taksim Dayanışma bileşiminden geç olmadan çekmeleri daha doğru bir duruş olurdu.
Kadınlar ve gençler
Taksim Dayanışma’nın ilk günlerde Bülent Arınç ile yaptığı görüşmeye katılan heyette tek bir kadının bile olmaması eleştiri konusu edildi. Haklı bir eleştiriydi bu. Taksim Dayanışma içinden ya da dışından kimileri, bunun önemli olmadığını, herkesin bir ve aynı olduğunu, buna benzer sözlerle belirtti.
Oysa bu temsil biçimi sanılandan çok önemlidir. Gezi-Taksim Direnişi’nin asli unsurları arasında öncelikle kimleri sayabiliriz: Gençleri ve genç kadınları. Büyük bir özveri ve cesaretle, katılımcı davranışla, tükenmeyen bir dirençle öne çıktı bu iki kesim. Öyleyse Taksim Dayanışma’yı temsil eden bütün heyetlerde kadınların ve gençlerin de bulunması geçiştirilecek bir konu olmamalıydı.
Yapılan görüşmelerde, hükümet yetkililerinin, karşılarında takım elbiseli beş yetişkin erkeği görmeleriyle, sözgelimi iki kadın, iki erkek, bir gençten oluşmuş bir heyeti görmeleri arasında fark vardır. Temsilse, bu bileşimdir asıl temsil edecek olan.
Ayrıca bu söylediğim bir kota sorunu da değil. Gezi-Taksim Direnişi’nin asli unsurları gençler ve genç kadınlarsa, temsil Direniş’in doğasını da doğru biçimde yansıtmalıdır. Bunun da neden sonra anlaşıldığını ve kadınların ve gençlerin Direniş’in son zamanlarında gitgide daha çok öne çıktığını biliyoruz. Demek ki kazanılmış bir deneyimin de bu olduğunu kaydedebiliriz.
Bugünkü durum
Başbakan’ın ve çeşitli hükümet yetkililerinin art arda yaptığı konuşmalar, Gezi-Taksim Direnişi’nin anlamının hükümette karşılığını bulamadığını gösteriyor. Kritik bir durum yaşandı. Berbat bir saldırıyla karşılaşan Direniş, bileği bükülmeden ayakta kalmayı başardı. Artık yeni bir aşamaya geçildi.
Peki bugün ne yapılmalı, yarın ne yapılacak ve yakın bir gelecek için öngörülerimiz nelerdir?
Bu sorunun yanıtını bu direnişe katılanlar net bir biçimde biliyor mu?
Taksim Dayanışma’nın 6 Haziran’da yaptığı açıklamadaki şu görüşleri önemliydi:
“Bizler haklı ve meşru mücadelemizi sürdürürken, taleplerimizden geri adım atmayacağımızı bir kez daha ilan ediyor, herkesi sokakların bu kararlılığının geleceği aydınlatacak güç olduğunu göstermeye çağırıyoruz. Haklı mücadelemize katılamayan tüm yurttaşlarımızı destek olmaya çağırıyoruz. Çünkü meşru, haklı ve doğru olan biziz. Bir kez daha devlete ve hükümete sesleniyoruz. Yanlış yapıyorsunuz, vazgeçin ve demokrasinin gereklerini yerine getirin. Bu daha başlangıç, mücadeleye devam!”
Bu netlik değerli ama direnişin nasıl yürütüleceği konusunda da kesin düşüncelerle tamamlanmalıdır.
Sözgelimi Taksim Dayanışma’nın dört temel talebinden ikisi olan, bütün gözaltına alınanların serbest bırakılması ile şiddetten sorumlu vali ve emniyet müdürlerinin görevden alınması ve haklarında soruturma açılması istekleri, dört temel talep arasında öne sürülebilir miydi?
Bu talepler kamuoyuyla paylaşılabilirdi ama hükümet yetkilileriyle yapılan görüşmelerde, olmazsa olmaz, vazgeçilmez talepler olarak dayatılması, yanlıştı. Çünkü bu ikisi aslında siyasal niteliktedir. Varsa onun koşulları, hükümetle siyasal örgütler arasındaki görüşmelerde öne sürülebilir, dünyada pek çok örneği yaşanmıştır. Hükümetin istifasını istemekle eşdeğerde iki taleptir bunlar. Ama ne Taksim Dayanışma siyasal bir oluşumdur, ne de Gezi-Taksim Direnişi siyasal bir direniş. Olmayacak iki talebin öne sürülmesi, sonunda hiç göz önünde tutulmayan iki talep olarak kaldı, çünkü yerinde olmayan öngörülere dayanıyordu, sonucu da baştan belliydi.
Öte yandan, Gezi-Taksim Direnişi’nin, Direniş’i yalnızca izleyenler de içinde olmak üzere, büyük bir kamuoyu desteği var. Direniş’in saygınlığı büyük. Haklılığı onaylanmış durumda. Polis şiddeti karşısında gönül yandaşlığı çok geniş. Böyle bir momenti yakalamış durumda Gezi-Taksim Direnişi.
Bu kaybedilebilir mi?
Direniş’in daha büyük bir şiddetle ve ciddi bir kayıpla sonuçlanması, kısa bir dönem içinde moral bakımdan gerilemeye neden olabilirdi. Neyse ki karşılaşılan şiddetin doruk noktası büyük bir olgunlukla atlatıldı.
Bu arada yakalanmış olan momentin iyi değerlendirilememesi ve mücadele biçiminin belirsiz kalması (yüz binlerce insan aynı noktada nasıl tutulacak), kendiliğinden bir sönümlenmeye neden olabilirdi. Burada bir belirsizliğin ortaya çıktığını söyleyebiliriz. Pasif direniş biçimleri işte bu noktada etkili olabilirdi, sokaktaki bireylerin herkesten bağımsız, kendi başlarına geliştirmeye başladıkları eylem biçimleri de bunu sağladı. Duranadam, bu yaratıcı biçimlerin yolunu alabildiğine açmış oldu.
Duranadam ve yakında onun yerine geçecek yeni pasif direniş biçimleri sürerken, hükümetin olası yanlış adımlarına karşı 31 Mayıs’tan sonra kendini gösteren kitlesel direnişin yeniden ortaya çıkacağını bekleyebiliriz. Demek bu, demokratik ve atikapitalist bir kitlesel harekete dönüşmenin de sağlam ipuçlarını veriyor. Bundan sonra en önemli sorunun bu olduğunu düşünüyorum. Bunun bir ucunda Seattle’ın olduğunu da söyleyebilir miyiz? Sanırım evet. O zaman yönü de bellidir.
Gezi-Taksim Direnişi’nin sonuçları
Bugükü sonuçları ortada. Çok ve çok olumlu. Ülkenin tarihini, siyasal atmosferini, günlük yaşam kültürünü, davranış kültürünü değiştiriyor.
Daha da önemlisi, benim kuşağım ve bizden önceki kuşakların elli yıldır hayal edip de göremediği bu halk hareketi, demokrasinin yalnızca sandıkta kazanılamayacağını, bütün toplumun kendi elleriyle, etiyle, canıyla demokrasiye sarıldığında onu kazanabileceğini gösterdi. Demek ki bundan sonra hiçbir iktidar, halkın isteklerini göz önünde tutmadan adım atmayacaktır, atmaya heves eden bir an düşünecek, esip gürlemeyecek, savurup durmayacaktır. Siyasal iktidarlar duracakları yeri öğrenmek zorunda kalacaktır.
Bugünler zor ve çetin günler. Büyük ümitler ve pırıltılar taşıyor.