“Sonbahar.”
“Efendim?”
“Leylekler, diyorum. Göçüyorlar.”
“Göç zamanı. Gidecekler.”
“Öyle ya. Göç zamanı. Bitecek. Hepimiz bir yerlere göçeceğiz.” Gözlerini kaçırma. Sen de biliyorsun ben de.
“Öyle konuşma. Hepsi geçecek.”
“Geçecek... Oğlan?”
“Annemlerde. Geldikten sonra, okula gitmek istemiyor. Getirmedim.”
“İhmal etme. Git sen. Bir de senin yokluğunu duymasın.” Büyüyecek. Kim bilir nasıl koca adam olacak. Boyu senin gibi olsun. Üç ay. Üç ay sana da yetti. Süzüldün. Duruldun. Lisede böyle miydin? Gülüşün doldururdu sınıfı. Sonra evimizi doldurdu. Yaparız, derdin. İşten gözün yılmazken, şimdi iki lokma yemek fazla geliyor. Sana da bana da. Hoş, benim iki lokmam, şu hortumlardan akıp gelen.
“Giderim. Yeni geldim daha. Bir şey olmaz, meraklanma.”
“Eve?”
“Uğruyorum. Bıraktığın gibi. Dağıtmadım meraklanma. Gelince yine dip bucak elden geçirirsin.”
“Keşke.” Dağılan, düzeni bozulan keşke sadece evdeki dolaplar, eşyalar olsa. Oğlum, sen hep bir aradaydık. Biz dağılıyoruz. Evim, şimdi ıpıssız. Her şey öylece kaldı. Ne çok ‘keşke’ler olacak. Bensiz. Okullar okunup bitirilecek, hep merak edilip de bir türlü gidilemeyen yerlere gidilecek, sonra yine huzur bulduğumuz evimize dönecektik. Yaşlanacaktık. Yapacağımız, yaşayacağımız onca şey varken.
“Değerleri çok değişti.”
“Dün iyiydi. Konuştu benimle”
“Geceden beri ateşi çok yüksekti. Kan değerleri de normale gelmedi bir türlü. Eşiniz…”
İşte böyle. Bir gün geliyor herkesin macerası bitiyor. Saçlarım dökülmüyor. Boğazım ağrımadan yutkunuyorum. Canım da yanmıyor artık. Oğlumu bastım bağrıma. Doyamadım. En çok da ona.
Zaman durdu. Söz bitti.
Yuvadaki son leylek de çok uzaklara doğru havalandı.






