"Annesine, gökyüzünü işaret ederek oranın ardında dünya bitiyor mu diyen çocuktan, gökyüzünde olup biten her şeyi teleskopla görebilen bir adama dönüşen Lorenzo için hayat başka bir yöne doğru akışını gerçekleştirmeye başlıyor elbet..."
Elena Poniatowska romanı Gökyüzünün Derisi’ni okuduktan sonra ilk, insanı oluşturan katmanlar, yaşam içinde sürdüğü yolculuk nasıl da gökyüzünün katmanları gibi diye düşündüm. Yaşamın döngüsü içinde inanılmaz katmanlardan oluşan insan hayatına, insan derisine karşılık uçsuz bucaksız olan gökyüzünün kendisi, derisi. Evet neden olmasın, insanla gökyüzü arasında kurulan güzel bir bağ bu, güzel bir benzetme. Gökyüzünün Derisi. Bir kitap ismi. Güney Amerika ve Meksika edebiyatının en önemli kadın yazarlarından, sosyal ve politik konularda uzmanlaşmış, önemli feminist aktivistlerden biri sayılan, sol görüşlerinden dolayı "Kızıl Prenses" lakabı ile bilinen ve "Meksika'nın büyük harfli kadını" olarak kabul edilen Elena Poniatowska romanı Gökyüzünün Derisi okunup bittiğinde uzun süredir ara verdiğimi roman okuma edimine tekrar geri dönmem gerekiyor diye düşündüm. Tekrar fark ettim ki, bir roman okumak gökyüzüne bakmaktan farksız bir şekilde gözünün alabildiğine genişleyen bir anlama, kavrama hâli. İlk kez Türkçeye çevrilen, bu sayede Türkiyeli okurla ilk defa buluşacak olan, halihazırda halen yaşayan Güney Amerika topraklarının yetiştirdiği en iyi kadın yazarı Elena Poniatowska’nın Gökyüzünün Derisi romanı için hissettiklerim ve düşündüklerime ek olarak size anlatmak istediğim birkaç önemli nokta daha var. Buyurun lütfen.
Oranın Ardında Dünya Bitiyor Mu?
La Piel Del Cielo, Gökyüzünün Derisi. Roman boyunca gökyüzünde gerçekleşen tüm hareketlerin bir adamın hayatını nasıl değiştirdiğini okuyoruz. Güney Amerika coğrafyasının hem doğasıyla hem insanıyla hem de siyasi yapılanmasıyla en hareketli, en karmaşık, en çözümsüz çekişmelerine sahip Meksika şehrinin üstünü örten gökyüzü, tüm olup bitenlere rağmen Lorenzo De Tena’nın çocukluğundan beri yeryüzünde en ilgisini çeken yer. Çünkü Lorenzo her şeyden önce meraklı, soru soran bir çocuk. Bu yüzden kitabın ilk açılış cümlesi Lorenzo’nun annesine sorduğu bir soru cümlesi oluyor: “Anne, oranın ardında dünya bitiyor mu?” Dünyadaki ve gökyüzündeki şeyler hakkında, havada ve suda yaşayan canlılarla ilgili bilgi sahibi olan Florencia’nın cevabı şu oluyor: “Seni, ilk bakışta görünen şeylerden daha uzağa götüreceğim.”
Lorenzo De Tena’nın gökyüzü kadar hareketli yaşamı bu diyalog sonrası uzanmaya başlıyor önümüzde. Bir insanın ömrünün tüm hareketini ve beklenmedik yıldız kaymalarıyla baştan sona kat ettiği bir hayatı olduğunu düşünelim. Aile içinde küçük bir çocukken başlayan, yetişkinliğe geçerken yakın çevreyle oluşan, büyüdükçe farkındalığı bambaşka şeylere kayan ve bir süre sonra asıl olanın fark edildiği bir hayatı tüm meseleleri ile kavrayabilmenin zorluğunu da düşünelim. Bir de buna yaşanılan coğrafyanın toplumsal ve siyasi iç işleyişinin hareketlerini eklediğimizde romanın aldığı kıvam, hikâyenin kurgusunu gerçeklikten daha gerçek kılıyor hiç şüphesiz.
Hikâye ilerledikçe hayatlarının bambaşka yerlere dallanıp budaklanarak kök salacağını okuyacağımız beş kardeş ile tanışıyoruz. Lorenzo bu beş kardeş arasında en çok soru soran ve belki de bu özelliğiyle (belki de değil kesinlikle bu özelliğiyle) hayatı beklenmedik derecede farklı yönlere kayan bir karakter olarak zihnimize yerleşiyor. Onun kişisel tarihi, ailesinin, çevresinin, yaşadığı toplumun ve içinde bulunduğu coğrafyanın eksikliklerinin de tarihi. Başının üstünde bir bulut misali taşıdığı ve yaşadığı her an içinde hissettiği gökyüzü onun bu kişisel tarihinin en önemli eşlikçisi. “Bu sonsuz, dipsiz, limitsiz kendisini bir uçuruma atan gök kubbe onda inanılmaz büyük bir hayret yaratıyordu!” Evet, kendisini zaman zaman -özellikle Meksika halkının kahramanı olan Emiliano Zapata’nın devlete karşı gerçekleştirdiği isyandan beri- uçuruma atan toplumsal-siyasal yapı yapılmak istenen her yeniliğin engelleyici unsuru olarak karşımıza çıkıyor, özellikle bilim söz konusu olduğunda. Fakat Lorenzo tam da böyle bir çıkmazın içindeyken her gözünü yukarı çevirip baktığında kendini hayrete düşüren gökyüzünü ona yaklaştıracak ve tam manasıyla içine yerleştirecek olan, en az kendisi kadar gökyüzüne tutkun Luis Enrique Erro ile tanışıyor. Bu tanışmanın hayatını ne kadar değiştireceğinden habersiz olan Lorenzo, Erro’nun bir tepeye konuşlanmış ve yalnız bir mantara benzeyen gözlemevinde gözlem yapmaya başladığı andan itibaren kainattaki düzenin onu başka bir adama dönüştürdüğünü fark ediyor: “Gökyüzünde neler olduğunu merak etmeden kendilerini küçük konularına adamış olarak sonsuz bir tatmin arayışında yaşayıp duran çok tuhaf adamlardı etrafındakiler.”
Annesine, gökyüzünü işaret ederek oranın ardında dünya bitiyor mu diyen çocuktan, gökyüzünde olup biten her şeyi teleskopla görebilen bir adama dönüşen Lorenzo için hayat başka bir yöne doğru akışını gerçekleştirmeye başlıyor elbet. Hikâye bu şekilde devam ediyor; zaman zaman Lorenzo kardeşlerinin sorunları ve siyasi çalkalanmalarla ilgilense de, Amerika’ya, Harvard Üniversitesi’ne misafir olarak gidip Gringoların arasına (Meksikalıların Amerikalar için kullandığı sıfat) karışsa da, yukarıdaki gökyüzü eşlikçisi olmaya devam ediyor. Bir tutkudan veya birkaç kişiden ibaret olmayan hayatın sesi, nefesi, duygusu Lorenzo’yu arayıp bulmakta gecikmiyor. Oranın ardında dünya bitiyor mu, diye soran çocuk bitmediğini yakalandığı aşk tutulması ile yeniden keşfediyor. Gökyüzünün de ötesinde, coğrafyalar üstü bir durum bu onun için.
Yaşadığı aşk tutulması ile hayatın da ne kadar değiştiğini, kendisinin, düşüncelerinin değiştiğini hissetmeye başlıyor Lorenzo. Köyde kardeşleriyle beraber geçirdiği günler, sonrasında kardeşlerine kol kanat gerdiği zamanlar çok gerilerde. Fausta’ya tutkun, aşık bir adam o artık. Her zamanki gibi kafasının içinde bin tane soru var: “Neden erkek olan Lorenzo’ya karşı gök bilimci olan Lorenzo’yla savaşmadım?” Teknolojinin, evlerimize giren bilgisayarların, astronominin, cümle gök biliminin geldiği nokta Lorenzo’nun içinde bulunduğu zamana kadar sorduğu soruların da ötesinde bir evren yaratmakta. Romanın başında nasıl cevap vermişti çocuk Lorenzo’ya Florencia, “Seni, ilk bakışta görünen şeylerden daha uzağa götüreceğim.” Gökyüzünün Derisi işte böylece bizleri kişisel, toplumsal, tarihsel bazda, tutkuyla yaşanan aşklar aracılığıyla teknolojik ve bilimsel keşiflerle ilk bakışta göremeyeceğimiz yerlere götürüyor.
Teleskop Vasıtasıyla Ulaştığımız Yıldızlar
Gökyüzünün Derisi bir çocuktan yola çıkarak bireysel, sosyo-kültürel, toplumsal, siyasal, ekonomik ve teknolojik kapsayıcılığı ile bir yüzyılın tamamını ucuz bucaksız gökyüzü misali önümüze seriyor. Tam anlamıyla bir roman okuyoruz. 2013 yılı Cervantes ödülü sahibi Elena Poniatowska’nın 4. Alfaguara Roman Ödülüne layık görülen Othello Yayınları tarafından dilimize kazandırılan eseri Gökyüzünün Derisi okur olmanın güzelliğini hissedeceğiniz bir roman olarak raflardakini yerini aldı. Othello Yayın ekibine teşekkürlerimi göndermek isterim ve tabii ki böylesine kapsamlı bir romanın çevirisini gerçekleştiren kişiye teşekkür etmeden bitiremem bu incelemeyi. Gökyüzünün Derisi’ni İspanyolca aslından tüm ince detaylarıyla çeviren Beyza Fırat Flores Gonzalez’e ne kadar teşekkür etsek az. Dünya edebiyatı dediğimiz olgu tam da böyle oluşuyor çünkü. İyi romanları gören gözler ve çevirisini yaparak dilimize kazandıran kişiler tarafından. Gökyüzünün Derisi’ni okuyun lütfen






