Aeneis
Aeneis’te, kâhinlerin Latium’a kızı Lavinia’yı uzak diyarlardan gelen yabancıya vermesini, o soydan büyük bir imparatorluk geleceğini söylediği yerdeyim. Koltuğumda oturmuş yıllar süren yolculuğun saatlere ve sayfalara indirgenmiş halini okuyorum. Kahvemden bir yudum alırken aklıma takıldı, ya okuma yazma bilmeseydim ya da Vergilius bu ısmarlama destanı yazarken yüzyıllar sonrasında okunacağı tahmin edebilir miydi. Ölmeden önce yakılmasını istediği sayfaların Türkân Uzel çevirisi elimdeki. Sayfaların üzerindeki siyah işaretler ve okumakla oluşan anlam beni bilmediğim dünyalara götürüyor. Düşüncelerim karışıyor, olaylar gelişiyor, kahvem soğuyor.
Büyümüş
Yoğun bir poliklinik gününün ardından turşum çıkmış halde koltuğa yığıldım. Evimi ve kedilerimi çok seviyorum. Ayşe aradı bugün, iki yıldır çocuk hastalıkları uzmanı. Mecburiye gitmedi, muayenehane açtı. Sabah gelen bir bebek için aşı sordu. Kuzeninden destek istiyor. O kadar hoşuma gitti ki. Daha dün oynama şıkıdım şıkıdımla altını temizlediğimiz bebek Ayşe değil miydi. “Verem aşısını”, dedim “haftaya açacağız, yolla sen hastanı”.
Kırmızı
Oturduğum sandalye gıcırdıyor. Sağdaki dosya çekmecesine uzanırken biraz tiz, soldaki pencereyi açıp kaparken pes. Gıcırtıdan hoşlanmadım. Teknik servisi mi arasam, kendim mi yağlasam. Arkama yaslanıp kollarımı kaldırdım, avuçlarım tavana el sallıyor. Tam sandalyenin sırtına yaslanıp gerinecekken yine bir gıcırtı.
Tam o sırada kapıda belirdi. Gıcırtılı gerinişimden utanıp toparlanmaya çalıştım. Masanın altına saklanmaya vakit yoktu.
“Sevdiğini söylemiştin, bu benim bahçeden,” diyerek kıpkırmızı bir elma bıraktı önüme. Elmayı elime aldım, kokladım. Bir ısırık atmak istedim, kendimi tuttum. Teşekkür ederken o çoktan hafta sonunu anlatmaya başlamıştı.
Gözgöze geldiğimizde elma mı daha kırmızıydı, sevinçten yanan yanaklarım mı, bilemedim. Kırmızı başlıklı kızın hikâyesi nasıldı.

Geçmiş
Öğlen yemeğinde mercimekli çorba vardı. Nefis olmuş, gaz yapmasa bari. Polikliniğe başlamaya yarım saatim kaldı. Masamda duran kitabın kapağı ilginç. Ömür İklim Demir’in Muhtelif Evhamlar kitabı. Kapaktaki resmin aslında bir fotoğraf olduğunu, üstelik yazarın kendisinin çekmiş olduğunu okuyunca uzun uzun bakmaya başladım.
Nasıl biri olduğunu merak edip googledan taradım. Bir söyleşisinde “Geçmiş, sahip olabileceğimiz tek masal, bu nedenle de onu var olduğundan daha görkemli hatırlamayı çoğumuz seviyoruz. Ben de o gruba giriyorum, çünkü yaşanmış olayları irdelemek, o olayların diğer olaylarla ve insanlarla olan bağlantılarını görebilmek hep daha kolay oluyor,” demiş.
Bu sözleri akşam düşüneceğim, ilk hasta odaya girdi.

Mektup
Bu gece Leyla Erbil’e bir mektup yazmaya karar verdim. Bunda yarısı boşalmış şarabın etkisi olmuştur elbette. Aklımda başka bir şey vardı, bir türlü anımsayamıyorum.
Bana bir mektup yazmış olduğunu varsayarak başlıyorum, “Sayın Erbil, mektubunuzda özgünlükten, başkalarının takipçisi olmamaktan dem vuruyorsunuz, dilin ve edebiyatın bu konuda sonsuz olanaklar sağladığına değinerek. Size katılıyorum. Bir tarlaya hangi tohumun ne zaman ve nasıl ekileceğini bilmeden, doğru bir şekilde toprağı havalandırıp tohumun büyümesine yardımcı olmadan nasıl çiftçi olunabilir. İyi bir çiftçinin buğdayı çuvala doldurduğu ana kadar geçen sürede, çalışkanlığı ve yeteneği de önemlidir. Yazarda da bu özellikler aranır. Sizde fazlası ile mevcut olan bilginizi ve deneyiminizi bizlerle paylaşmanız ne güzel ve ne güzelsiniz siz.”
Olmadı. Hiç tanımadığımız bir kadına, hele de Leyla Erbil’e “Ne güzelsiniz siz,” denir mi. Bu paragrafa sonra tekrar bakarım.
“Hiç yüz yüze gelmedik. Farklı dönemlerde benzer sıkıntılardan çok kere öldüğümüzü, kendi külümüzden yeniden doğduğumuzu, Anka iken aynaya bakamadığımızı biliyorum. Yazdıklarınızı okudukça böyle bir sonuç çıkardım.
Gün geçmiyor ki erkek olmadığım için ah etmediğim bir olayla karşılaşmayayım. Yo sakın yanlış anlamayın beni, sonra gücenirim. Kadınlığımdan çok memnunum, bu coğrafyada yaşayan bir kadın olmaktansa hiç. Neler gelmiyor ki başımıza.”
Yine olmadı. Tanımadığımız birine gücenemeyiz. Aslında mektup da yazamayız. Tanımadığımız birinin yazdıklarını okur, onun maharetle oluşturduğu dünyanın kapısından içeri girebiliriz. O sırada yazarı mı yazarın karakterini mi içselleştirdiğimiz akademik tez konusu. Bir kadeh daha içip yatayım. Mektup kalsın. Leyla Erbil çok iyi bir yazar, çok da güzel bir kadın. Mektupta olmuyor, bari buraya yazayım.
Orman
Ağaçların çevresinde göllenmiş bir kalabalık. Her çeşit insan. Genci, yaşlısı, okumuşu, çiftçisi, memuru, emeklisi, öğrencisi. Şapka takanı var, başı açık güneşte yanmış olanı, fotoğraf çekilirken yaşmağıyla yüzünü kapatanı. Ayaklarda terlik, naylon ayakkabı, spor ayakkabı, sandalet. Bakıyorlar, bir ağaçlara, bir kendilerine bir de karşılarındakilere. Yerde yeni kesilmiş bir ağaç, dalları kırılmış, reçinesi sızıyor, yere çarptığı anda parçalanan sincap yuvası. Bir sincap şaşkın titriyor. Ağacın kalın gövdesi toprağa uzanmış, insanları ayırıyor.
“Dağılın.”
Toparlak yüzü ter içinde kalmış, sıcaktan gömleğinin yakası ve koltuk altları su içinde kalmış, deri kemeri göbeğinin altında, pantolonun paçaları ayakkabılarının üzerine düşmüş jandarma yeniden bağırdı “Dağılın.” Sert çıkan sesi kuş cıvıltılarına karışıyor.
Bir orman daha yok oluyor.


.jpg)



