Bazı insanlar susar. Söylemedikleri bütün o nefessiz -kendine yasaklı- kelimeler, içlerinde yalnız onların bildiği bir boşlukta asılı kalır. Ne etsen çıkmaz. Bazen o sözler öyle birikir, eskir, hatta taşlaşır ki artık anlatılamaz. Susan her insan, içinde kimsenin bilmediği ölü kelimelerden sessiz bir mezarlık taşır, diyen Günhan Kuşkanat ile Doğan Kitap etiketiyle yayımlanan Aşk Bir Kar Tanesi adlı romanı üzerine söyleştik.
Aşkın bir kar tanesi oluşundan bahseder misiniz? Romanda okuru neler bekliyor?
Söyleyeceklerim birçok okura biraz sert gelecek ama yine de söyleyeceğim. Aşkın bütünüyle sahiplenildiğinde eriyip yok olduğuna inanırım. Aşkın sadece, onun izin verdiği koşullarda oluşması ve yaşatılması gerekir. Yani onu avucunuza alamazsınız, alsanız da onu o eşsiz hali ve şekliyle fazla tutamazsınız. Avuçlarınızda tuttuğunuz, kavuştuğunuzu sandığınız şey artık yalnızca ‘meşk’tir, yani kavuşmazken ‘aşk’ olan şey çoktan yok olmuştur. Şair Oragon’un dediği gibi mutlu aşk yoktur çünkü gerçek aşklar imkânsız olanlardır ve mutlu sandığınız hikâyeler henüz bitmemiştir. 
Baba, doktor olan roman karakteriniz, susan, bir şeyleri içinde yaşamış, anlaşılamayan duygu durumlarında birçok insanın -özellikle erkeklerin- sesini temsil ediyor diyebilir miyiz? Susmanın derinliğinde neler yatıyor?
Aslında romandaki herkes, bir şeyleri içinde yaşamış ve susmayı tercih eden insanlardan. Fakat romanda içinde yaşadıklarını en çok susan karakter Lucien olsun istedim.
Eserinizin birinci derece tek karakteri Serap, adeta sustuklarını babasına, insanlığa anlatıyor. Bu anlatış beraberinde neleri getirip götürdü? Anlatmak bir kaçış mıdır?
Benim romanlarımda ‘anlatmak’ bir kaçıştan çok yaşananlarla birikmiş ve sonunda çaresizlikle kopmuş bir çığlıktır. Kahramanlarım hayatın gizemli akışında olup bitenlere çareler bulup çözümler üretecek kadar bilge değildir, sadece olanı anlatırlar, hayatın anlaşılmazlığına en fazla onlar şaşırır, çıkışsızdırlar, sonunda galip geldikleri bir şey yoktur, aksine yeniktirler, anlatırken kelimeleri yorgunlukla dökülür ve sonunda vardıkları tek yer sorular sormaktır, çünkü onlara göre insan bilmek için değil sormak için vardır.
Biraz da günümüz roman dünyasından konuşalım isterim. Yeni formlar, teknikler, biçemler, kurgular vs. deneniyor. Siz roman evreninizi okurlarınıza nasıl açarsınız?
Anlatmak istediklerimi yazarken bir biçim kaygısı hiç duymadım. Birilerinin veya bir akımın taklidi olmak istemem. Yazdıklarıma–aranırsa–bir isim bulunabilir, kolaylıkla bir akıma veya bir gruba dahil edilebilir ama bana sorsanız hiçbirine ait olmak istemem çünkü böyle bir derdim yok. Yazıyorum işte. Okuduklarımdan elbette etkileniyorum ve elbette hayranlık duyduğum ustalardan çok şey öğrendim ve belki anlatım biçimim zaman zaman bilinen başka yazarların anlatma biçimiyle benzeşiyor hem belki de bu kaçınılmaz, ama ben kimseye öykünerek yazmıyorum.
Eserinizin bir derdi var. Ziya Gökalp der ki: Bugün siz yazarlar, elinizdeki kuvveti biraz bilseydiniz, az zamanda memleketin hâlini değiştirebilirdiniz. Derdi olan her türdeki yazılarımızla okura düşüncelerimizi aşılamak istiyoruz. Sizce insanlara ne derece ulaşıp onları değiştirebiliyoruz?
Elbette her eserin bir derdi var, ama benim derdim kendimle. Ben kimseyi eğlendirmeye uğraşmıyorum, kimseyi değiştirmeye çalışmıyorum, haddim olduğunu da düşünmüyorum. Ben tablolar yapar gibi, fotoğraflar çeker gibi beni etkileyen, gördüğüm, yaşadığım, hissettiğim veya hayâl ettiğim sevinçleri, hüzünleri, pişmanlıkları, zafer sandığım oyalanmaları ve kocaman hayal kırıklıklarını ve yenilgilerimi uzun uzun yazıp susuyorum. Dünyanın bunca derdi varken, beni kendi derdine düşmüş olmakla suçlayabilirsiniz, küçük burjuva sorunlarımı küçümseyebilirsiniz, ama ben buyum. Okur bunu anlasın isterim, hatta beni beğensin, hatta sevsin isterim elbette, ama ben böyleyken ve beni ve yazdıklarımı değiştirmeden sevsin isterim.






