Sis ya da başka bir pus çökmüştü şehrin penceremden göründüğü kadarki kısmına. Evim çok yüksekte sayılmasa da, birkaç blokluk bina, iki-üç ana cadde ve birkaç ağaç silueti görünüyordu. Gözlerimin keskinliğinden mi bilmiyorum ama karşıdaki caddeye odaklandığımda seçerdim gidiş-geliş yoldaki giden araçların kırmızı, gelenlerin beyaz, uzun-kısa huzmeli farlarını. Pustan ya da kömür dumanından olsa gerek, en fazla iki kilometreye kadar net görünür en iyi havasında. Bu şehrin sonbaharı da böyle işte. Odam büyükçe. Pencere önüm müsaittir bir çay içimine. Gürültülü caddemde kırmızı-mavi polis ve ambulans, bazen itfaiye ışıkları. (Sarı yanardönerli, sireni de caba.) Şikâyetçi oluyorum ama daha geçen gün sürat motoruyla yaptığı gürültüye beddua okuduğum gençler kaza yapınca ve kırılınca bir yerleri, bu üç gürültü makinesinin varlığına ve işbirliğine teşekkür ettim resmen. Bazen işe yarayıp bazen de can sıkan gürültüler içindeyiz. Sadece kulağa değil göze, ruha, beyne zarar veren gürültüler içindeyiz. Ağlayan insanlar, televizyon sesleri, klimaların fanları, sabaha karşı bile yanıp sönen reklam tabelaları, Gençliğe doyamayan, yüksek ses çılgınları ve araçlarından yükselen sesler, Perdesiz salonlardan içeriye göz atınca görünen yarı açık özel hayatlar, aile kavgaları, sevişme sesleri. Tam aşağıda, penceremin altında yani, benim dinlenme saatime aldırış etmeden para kazanmak için gitarının bedenini tırnaklarıyla kazıtan orta yaş sendromlu garipler. Baktığında çok gürültülü bu şehir. Kulağa, göze, ruha huzursuzluk veren çok büyük gürültüler. Daha pencereyi açmadan hem de.






